İyiyi Ve Kötüyü Bilmek

Philippe Presles


İşte bir başka test: İki oyuncunun elinde aynı oyun kağıt destesinden Vardır. Desteler Biri Birinden Belirli şekilde farklı resimler taşıyan kartlardan oluşur. Oyuncuların arasında birbirlerinin ellerini görmelerini engelleyen bir ekran vardır. Amaç, birinci oyuncunun tarif ettiği kartı diğerinin tahmin etmesidir.

İkinci oyuncu kartı doğru bilemezse hata kimdedir?

—  İkincide, çünkü yanlış bir seçimde bulundu, der 5 yaşındaki çocuklar.

—  Birincide, der 7 yaşındakiler, çünkü bilerek açık anlatmadı.

Bu basit örnekten anlaşıldığı gibi ahlakı anlama, iyiyi kötüden ayırma yeteneği yaş ile oldukça bağlantılıdır.

Ahlakın Başlangıcı

Bu yeteneğin elde edilmesinin iki ön şartı vardır: bir yandan empati, çünkü başkaları için iyi ve acı olanı hissedebilmek esastır, öte yandan itaat, çünkü bu ahlak öğrenimin temel taşlarından biridir.

Le Petit Robert sözlüğü ahlakı “uyulması gereken kurallara bağlı ve iyiyi amaçlayan toplumsal davranış teorisi” olarak tanımlar. Bu tanımda sözünü ettiğimiz iki bileşenden de vardır, empati ve itaat. Bunlardan sonra, çocuğun değerlendirme gücü gelişince hakkaniyet ortaya çıkacaktır.

Duygusal Titreşimden Empatiye

Çoğumuz şöyle bir olaya tanık olmuşuzdur: Yeni doğan bölümünde ne zaman bir küçük bebek ağlasa, hepsi bağırmaya başlar. Aynı şey kreşteki bebekler için de geçerlidir. Bu, hayvanlarda da görülen duygusal titreşim olgusudur.

Bu özellik, 1996’da Giacomo Rizzolatti1 tarafından keşfedilen ve ayna nöronlar olarak adlandırılan otomatik mekanizmadan kaynaklanır. Gerçekten de, bir Makak maymunu bir hemcinsini hareket halinde izlediğinde, onun da beyninin aynı bölgeleri etkilenir, kendi de aynı hareketleri yapıyormuş gibi. Kuşkusuz, bu mekanizma kendi kendine öğrenme için esastır.

William Hutchison’un[1] [2] [3] 1999’da gösterdiği gibi, aynı mekanizma duygusal tepkiler için de geçerlidir. Hutchison ’un yaptığı deneyde, birinin parmağına iğne batırıldığını izleyen bir kadın, beyninde kendi parmağına iğne batırılmış gibi nöronları harekete geçiriyordu.

Kendimiz bir şeyden iğrendiğimizde harekete geçirdiğimiz nöronlar ile başkalarının iğrenme ifade eden tepkileri karşısında harekete geçen mekanizma aynıdır

Demek ki bebekler daha doğuştan başkalarıyla titreşime girmelerini sağlayan ayna nöronlara sahiptir. Ancak bu titreşim seçicidir. Marvin Sinıner[4] bebeklere şempanze sızlanmaları dinletildiğinde tamamen kayıtsız kaldıklarını göstermiştir. Burada konu otomatik yapılar olduğuna göre, değer yargılarından söz etmeye gerek yoktur...

Ancak duygusal titreşimden gerçek empatiye geçebilmek için çocuğun önünde daha dört yılda kat edeceği bir yol vardır. Chicago Üniversitesi profesörlerinden Jean Decety’ye1 göre, empati kişinin karşısındakiyle aradaki mesafeyi korumasını gerektirir. Diğerinin acılarını onun gibi acı çekmeyecek şekilde algılayabilmesi için kişi kendi duygularını ayarlayabilmelidir. İşte ancak bu şartla çocuk bir diğeri ile acı çekmenin ötesinde onu teselli edebilir, ona yardım edebilir.

Agathe’ın çöreğini yere düşüren okul arkadaşı Emma ile kahvaltısını paylaşması gibi güzel hareketleri çocuklardan düzenli olarak bekleyebilmemiz için 4 yaşlarına gelmelerini beklemek gerekiri

İnsan Kültürünün Kilit Taşı, İtaat

Empati ahlaklı bir varlık olmak için yeterli değildir, toplumun farklı üyeleri arasındaki ilişkileri yöneten temel kuralları öğrenip benimsemek de gereklidir. Bu kuralların doğal bir yanı olmadığından (başkaları konuşurken susmak gibi), oldukça kapsamlı bir eğitimden geçmek gerekir çünkü bu kurallar bütünü karmaşıktır ve bir toplumdan diğerine değişir.

Bu kuralların ilki, tüm ahlaki eğitimin ekseninde yer alan itaattir. Anne ve babama, öğretmenlerime, benimle ilgilenen yetişkinlere itaat etmeliyim. Ahlakın ikinci dayanağı ödevin temelinde de itaat vardır. İtaat toplumlarımızın en önemli değerlerinden biridir çünkü insanların özelliği olan büyük grup çalışmaları onun üzerine kuruludur. Bu nedenle, daha ileride göreceğimiz gibi, saçma sapan emirlere bile karşı çıkılması zordur.

Bununla birlikte, itaat basit bir otorite baskısı olarak algılanmamalıdır. Çocuğun kültürünün bütün temellerini öğrenmesi ve [5] [6] bunun sonucunda bilinç sıçramasını yaparak çok üstün ve insanlara özgü bir özgürlük seviyesine ulaşması için itaat esastır. Sadece özümsenmesi gereken bilgi miktarı o kadar çoktur ki, çocuğun bazı kurallara uyması, örneğin bir yetişkin bilgi dağıttığında sakin ve dikkatli olması gerekmektedir.

Kaçınılmaz İtaatsizlik

Ancak çocuklar pek sakin durmazlar... Karşı çıkmadan her şeyi öğrenmeyi kabul etmedikleri meydandadır. İki yaşından sonra zıtlaşmalar sistematik hale gelir, çatışmaları engellemek zordur. “Hayır" demek açıkça zevkli gelir, yetişkin kişinin önce geri adım atması sonra da patlaması keyifle hedeflenen amaçtır. Belli ki her şey tavır takınmak için bahanedir. Yetişkinlere de tavır alınır, çekişmelerin kaçınılmaz olduğu diğer çocuklara da.

Kuralların öğrenimi, bir yandan insan toplumlarında üstün bir değer olan itaati içselleştirmeye, diğer yandan da kendini başkalarına göre konumlandırmayı öğrenmek için gerekli itaatsizlik deneyimine dayanak oluşturur. Yetişkinlerle yavruları arasındaki bu çatışma süreklidir, insanlarda da, hayvanlarda da.

Şempanzelerde bu çatışmam ilk kurbanı dişi olur. Çünkü en kolay hedef olarak görülürler. Ancak, ister yavrusu tarafından dürtüldüğü, ister dişisi onu aktif olarak savunmasını istediği için olsun, baba da er veya geç oyuna katılır. Burada yetişkin olduklarında baskın olanların yönetimi daima çatışma sonucu ele geçirdiklerine dikkat çekmek gerekir ve dolaysıyla zıtlaşmanın erken yaşta deneyimi ile sonraları grup hiyerarşisinde yükselmek için sarf edilen enerji arasında bağ kurulabilir.

Sonuç olarak kurallar çatışmaları engeller, ki bu ahlaki açıdan doğrudur, ama öte yandan çarpışmayı da öğretir, bu her zaman ahlaki olmasa da yararları vardır.

Akranların Önemi

Çocuklarımızın sadece öğretmenlerinin ve bizim davranış kurallarımıza göre ahlakı öğrendiklerini sanmak yanlış olur, bunu kendi aralarında, akranlarıyla ilişkilerinde koydukları kendi kurallarıyla da yaparlar. Hatta, 1995’de çok ses getiren yayında Judith Harris[7] çocuk davranışlarının çoğunda akranların etkisinin ebeveynlerinkinden daha büyük olduğu hipotezini dile getirmiştir.

Aslında çocuklar kendi aralarında bizimle olduğu gibi davranmaz, içinde bulundukları şartlara göre bir rol oynarlar ki, ileride göreceğimiz gibi, bu son derece sağlıklı bir tutumdur. Yoksa, diye açıklar Judith Harris, aileleri birbirinden o kadar farklı iken çocuk gruplarının evrensel niteliklerini başka nasıl açıklayabiliriz? Haris, yetişkin olduklarında çocukların kişiliğinin aile ortamından çok, sosyalleşme grubu olarak adlandırdığı, çocukların akranlarıyla paylaştıkları ve çevreye bağlı olduğu sonucuna varır.

Bu olguya iki örnek verelim:

—  Önce, büyük bir İngiliz ailesinin, zamanının önemli bir bölümünü yatılı okullarda geçiren oğlu: akranlarıyla birlikte ait olduğu ortamın kurallarını benimseyecek, daha sonra da nadiren gördüğü babasına benzeyecektir.

—  Sonra, zamanının çoğunu Lehçeden başka dil bilmeyen göçmen ailesiyle geçiren Amerikalı çocuğu: okulda İngilizceyi mükemmel öğrenek ve akranlarının adetlerini edinecektir. Yetişkin olduğunda psikolojik olarak ailesinden çok Amerikan kökenli arkadaşlarına yakın hissedecektir.

Akranlarla ilişkiler psikolojik olarak çok önemli bir olgudur, hem empati açısından, hem de sosyalleşme grubunun kurallarını öğrenmek açısından büyük etkisi olacaktır.

Ahlaki Yargı Sıçraması

Ancak ister yetişkinlerin, ister arkadaşlarının kuralları olsun olayın merkezinde yasakların ezberlenmesi vardır. Karşı çıkma olsun olmasın, çocuklar neyin yasak olduğunu pekala bilirler.

Zaten bunu birbirlerine hatırlatmayı da severler ve kolayca küçük bir şef veya çete reisine dönüşebilirler.

Bu süreçte dilin önemi giderek artar çünkü kendileri de başkalarına emir verip onlara çeşitli ahlak konularını hatırlatabilmeye başlayınca, çocuklar kuralları fazla itiraz etmeden içselleştiriyorlar. Bu da bize karşı çıkışlarının aslında kurallara değil de yetişkinlere olduğunu gösteriyor!

Daha uzun süre ebeveyn-çocuk çatışmalarına neden olacak itaatsizlikten sonra itaat çocuğun ahlaki değerlerini belirler, eylemler izinli olanlar ve olmayanlar olarak ayrılır. Hatta Piaget’ye göre çocuklar “doğadan ve cansız nesnelerden kaynaklanan bir adalet” olduğuna inanırlar.

Daha önemlisi Piaget, adalet kavramının her yaşta farklı oluşundan hareketle, ahlaki yargılamanın yıllara göre geliştiğinin altını çizer. 6-8 yaş grubu çocukların %64’ü haksız olduğunu düşündüğü şeyler arasında ilk sıraya yasakları koyar. Örneğin aralarından birinin, kendileri buna cesaret edememişken, yasaklamış olan bir şekerleme alması onlara göre adil değildir.

9 yaşından itibaren çocukların %73’ü adaletsizliklerin başına eşitsizlikleri getirir. Örneğin, aynı çalışma için bir başkasıyla aynı ödülü almamış olmak onlara daha çok adaletsiz gelir.

Hak ve toplumsal adaletsizlik kavramları 9-12 yaş grubunun % 11 ’inde ortaya çıkar, ki bu oran daha sonra artacaktır. Bu aşamada çocuklar sadece farklılıkları değil ihtiyaçları da göz önüne alır. Örneğin hasta olan birinin diğerlerinden daha çok ilgiye ihtiyacı olduğu kabul edilir, buna uyulmaması haksızlık olarak algılanır.

Böylece, koşulsuz izlenen yasaklardan değerlendirmeye alınan eşitsizliklere, ahlaki yargı giderek zenginleşir ve daha karmaşık bir seviyeye ulaşır.

Piaget’ye göre, çocuk heteronominin (grup ahlakına bağlı irade durumu) egemen olduğu, yetişkinlerin otoritesine bağlı ve “ahlaki gerçekçiliğin” (ahlakın bir dizi tartışılmaz kural olarak görülmesi) geçerli olduğu bir dönemden “otonominin adım adım gelişmesine ve eşitliğin otoriteye üstün gelişine” geçiş yapar. Piaget’ye göre, “bilinç her türlü dış baskıdan bağımsız bir ideali gerekli gördüğünde”, ahlaki bir otonomi var olur.

“Salt görev ahlakının yerine böylece yeni bir ahlak anlayışı gelir”. Bunun için çeşitli durumları inceleyebilecek olgunlukta bir bilinç gereklidir, burada gözlediğimiz de “hem zekanın, hem de bilincin çifte gelişimidir”. Piaget bir ahlak türünden diğerine geçişi, doğal olarak çocuğun benmerkezcilikten diğerleriyle işbirliğine geçişiyle açıklar.

Başka bir deyişle, itaat üzerine kurulu bir ahlaktan karşılaşılan durumların incelenmesi ve düşünceyle harekete geçen ahlaka geçiş diğerleri ile diyalog sayesinde olur. Bu etkileşim olmasa, der Piaget, “kişinin kendi düşüncesinin bilincinde olması mümkün değildir, çünkü kendisinin bilincinde olması ben ve ötekinin sürekli karşı karşıya gelmesini gerektirir”.

Yaşa Göre Adalet Kavramı

Ancak kurallar ahlak öğrenimi sürecini yansıtan tek örnek değildir. Çok sık karşılaştığımız bir başka örnek çeşitli paylaşımlar vesilesiyle ortaya çıkar. 4 ila 10 yaş arasındaki altı çocuğun paylaşması gereken bir pastayı ele alalım:

—  4 yaşındaki Blanche pastadan yemeği çok istiyor, en büyük parça onun olmalı çünkü canı çok çekiyor!

—  Pauline 5 yaşında, Blanche’tan büyük olduğuna göre onunkinden daha büyük bir parça istiyor.

—  6 yaşındaki Flora pastanın tam olarak eşit parçalara bölünmesinden yana, ve pastayı kesmeye gönüllü.

—  Eleonore, 7 yaşında, pastayı yapan Cecilia’nın herkesten biraz daha fazla alabileceğini düşünüyor.

—  8 yaşındaki Justine, Cecilia’nın daha fazla alabileceğine katılıyor. Bunu Blanche’da kabul ediyor.

—  Nihayet, 10 yaşında olan ve pastayı da yapan Cecilia pastayı elinden geldiğince eşit parçalara kesiyor ve sonra Blanche’ın masanın altına geçip vereceği isimlerle payların rastgele dağıtılmasını teklif ediyor.

Bu altı davranış biçimi, ilk kez Stanford Üniversitesinden William Damon[8] tarafından tanımlanan altı evreye karşılık gelir:

—  4 yaşında tek önemli olan canının çekmesidir;

—  4-5 yaşlarında dış etkenler göz önüne alınmaya başlanır

—  5-6 yaşlarında eşitlik, yani kendi istekleri diğerlerininkinin ortalaması aranır;

—  6-7 yaşlarında meziyetler değerlendirmeye alınır;

—  8 yaşından sonra, çatışmaları en az indirecek şekilde eşitlik ve adillik talepleri arasında bir denge kurulmaya çalışılır.

Bu evrelerin bize bir kez daha gösterdiği şudur: 56 yaşlarına doğru çocuk benmerkezci mantığı bırakıp önce eşitlik, sonra adil olma ve sonunda tartışmalı durumlarda sorumluluk kavramını kullanarak etrafındakileri de içeren yeni mantıklara geçiş yapar.

İnsan Mekanizmasının Anahtarı: Anlatı

İyi ve kötü kavramları böylece daha ayrıntılı hale gelir ve dünya görüşümüzün zenginleşmesine olanak verir, buna bağlı olarak seçimlerimizin katmanları artar ve ikilemlerimiz derinleşir: kavram özgürlüğümüzün bileşenlerinden biri budur.

Çünkü bir kez ölümlü olduğumuzu fark edince, her şey alt üst olup yeni bir anlam kazanır: bunu çoğu zaman yapıyor olsak da, artık hep günü gününe yaşamakla yetinemeyiz. Yaşamımız zenginleşir: birbirini izleyen eylemlerimizle birlikte, kendimize hem geçmişimizden hem beklentilerimizden oluşan bir kader yaratırız. Eğer yaşamımıza bir anlam yükleyebilirsek bir gün ölecek olmamız düşüncesi daha kabul edilir hale gelir.

Gerçekte, iyi veya kötü diye nitelemekle yetinerek birinin eylemlerini öngörmek hemen hemen imkansızdır. İnsan mekanizmasını anlayabilmek için elinizde daha güvenilir başka bir anahtar olması gereklidir. Bu gözlem Alasdair Maclntyre’ın[9] sözlerine şöyle yansır: “davranışı tam olarak betimleyebilmek için uzun ve çok uzun vadeli hedefi bilmemiz ve kısa vadeli hedeflerin bunlara nasıl bağlandığını görebilmemiz gerekir. Bir kez daha, öykü yazmaktır söz konusu olan”.

Maclntyre’a göre, “Kişinin oynadığı çeşitli roller veya, kendiyle oynadığı rol arasında net bir ayrılma olduğunda insan yaşamının bütünlüğü görünmez hale gelir, o zaman yaşam biri birinden kopuk olaylar olarak görünür.”

Kısacası, eylemleri iyi ya da kötü, tek tek değerlendirmek için uygun unsurlar olsa da, bu eylemleri tahmin etmemize yaramaz. Tahmin yürütebilmemiz için elimizde esas olarak geçmişimiz ve kendi yaşamımızın anlatısı üzerine kurulu bir başka mantık olması gerekir. Kişiliğimize bütünlük veren bu öngörülebilirliktir: kendimiz üzerine inşa ettiğimiz öykü ile uyumlu davranma eğilimiz vardır.

Maclntyre’a göre sonuçta “kendini anlatı şeklinde düşünmek” doğal hale gelir. Buna tümüyle katılabiliriz: öykümüz biziz ve kimi zaman davranışlarımız aykırı görünse de, bize bütünlüğümüzü bahşeden de bu öyküdür.

Özgürlüğün İyi ve Kötü Anahtarları

Hoşlanıp hoşlanmayabileceği kendi imajına, sonuçları iyi veya kötü olabilecek eylemlerinin değerlendirmesine ulaştığında çocuk iyi ve kötünün bilgisine erişir, yani iyiye olduğu kadar kötüye de yönelmesini sağlayacak, giderek bağımsızlaşan kişisel bir ahlaki kod edinir. Bilinç sıçraması böylece kişinin düşünceleri bağımsızlaştıkça büyüyecek yeni bir özgürlüğün başlangıcı olur, onu, eylemleri ve seçimleriyle kendi öyküsünü yazan tek ve benzersiz bir varlık haline getirir. Özgür bir varlıktır, çünkü onu çok yakından tanımayanlara göre, yapacakları öngörülemez, yakınlarını bile şaşırtabilir. Tanrı Adem ile Havva’yı ne kadar iyi tanıyordu?

Sonuçta her çocuğun kaderi bizleri şaşırtmak, hatta ebeveyni veya (olası) Yaradan’ı için bir gizem oluşturmaktır. Bilinç sıçramasının bu son belirtisi kendi kanatlarıyla uçuştur, bilinci artık sadece kendine ait olduğuna göre, çocuk insan tümüyle özgürdür. Ve her çocuk, karmaşık, benzersiz, hayranlık uyandırıcı bir şaşkınlık kaynağı olur. Bize de içindeki bu yaşamsal hazineyi keşfetmesine yardımcı olmak düşer.

Ötekiben’in Yerleşmesi

İki yaşinda kendinden söz ederken ilk kez “ben” diyen çocuk kendi için önemli, bizim için heyecan verici bir aşamadan geçmiş olur. Aynı şey, bundan bir süre önce aynadaki görüntüsünü tanıdığında da yaşanmıştı. O anda küçük çocuk var olduğunu hissetmiş, bu da çok hoşuna gitmiştir. O zamandan beri de aynada kendine gülümser, kendini inceler, kendiyle konuşur. Bununla beraber, büyük maymunlar da aynada görüntülerini tanırlar ve ifadelerinde kendilerini işaret edebilirler.

Ancak kendinin bilincinde olmanın iki yaşında keşfedilen bu ilkel haliyle beş yaş dolaylarında varacağı düzey arasında büyük bir sıçrama vardır. Bunu zihnimizde canlandırmayı nasıl deneyebiliriz?

Simgesel Sıfırdan Cebirsel Sıfıra

Simgesel sıfırı yarattıktan binlerce yıl sonra insanlığın cebirsel sıfırı keşfederek yaptığı kavramsal devrim kadar güçlü bir devrim yaşayacaktır kendi içinde.

Hatırlayın: Milattan 3000 yıl önce, Babilliler bir sayıdaki onluk veya yüzlükleri ifade edecek rakam olmadığı için yerlerini doldurmak üzere bir simge yaratmışlardı: sıfır. Çocuğun dilinde “ben”in kullanılması gibi simgesel bir aşamadır bu. Sınırlı potansiyeli olan bir aşamadır; bu durumda Babilliler ancak basit toplamalar yapabiliyorlardı. Bu evrede, tıpkı maymun gibi çocuk da “ben” dediğinde veya aynaya baktığında kendini sadece şimdiki zamanda algılar.

Beş yaşından itibaren, “ben”, çocuğun içinde yaşatabildiği Öetkiben’e karşılık geldiğinden, gerçek bir zihinselleştirme sürecine konu olur. Tam olarak, manevi anlamıyla “içinde yaşatabilmek”: Tanrı’yı, sevilen bir kişiyi, tüm insanlığı, vs. İnsan, Ötekibenliğini yaratınca, kendi içinde kendini yaşatma, kendi bilincinde olma imkanı bulur. Çocuğun artık ruhani bir yönü vardır ve bundan böyle şimdiki zamanla kısıtlı değildir, yepyeni Ötekiben’ini zamana ve hayal dünyasına yansıtabilir. Ötekiben’ine bağlı tüm soyutlamalar ona açıktır, tıpkı cebirsel sıfırın cebir ile modern bilimlerin tüm kavramsal dünyasını açtığı gibi. Geriye çocukların bu sıçramayı nasıl gerçekleştirdiklerini öğrenmek kalıyor.

İkinci bir Nöron Devresi

Bu gizemin tüm açıklamaları günümüzde hala spekülatif yapıdadır. Ancak Gerald Edelman, Antonio Damasio, Stanislas Dahaene ve JeanPierre Changeux gibi sinirbilimcilerin ortak eğilimine göre, beynin belirli bir bölümünde, “bilinç bölgesinde” değil de, yeri değişken ve geçici olan ikinci seviyede veya üstün bir bilinç vardır. Bir benzetme yapmak gerekirse, bilinç bir kent içinde yoğunlaşmış duracağına sürekli yer değiştiren milyonlarca çadıra dağılmış gibidir.

Bir başka ilginç benzetme: eskiden yeni bir kent kurulduğunda, iletişim ağı olarak sadece sokaklar vardı; daha sonra bunlara kirli su toplama, içme suyu dağıtımı, elektrik, gaz, telefon ve diğer kablolar için birçok yeni ağ eklendi. Geral Edelman’ın önerdiği de benzer bir görüntüdür. Başta var olan ve sürekli gelişip şekil değiştiren nörolojik bir devreden başlayarak, beyin tüm bölgelerini aralarında bağlayacak ikinci bir örgü oluşturan ikinci bir nörolojik devre kurar. Nöronların aralarında binlerce yoldan bağlantı kurma yeteneği sayesinde var olan bu ikinci devrenin beynin farklı bölümlerini aynı anda ve beraber çalışmasını sağladığı düşünülmektedir Gerald Edelman bunu “dinamik bilinç çekirdeği”[10] [11] [12] olarak adlandırır.

Yapısı gereği geçici olan bu çekirdeğin içinde birçok bilgi düzeyi karşı karşıya gelir ve yaşanmışlığı büyük ölçüde zenginleştirir. Örneğin bir müzik parçası dinleyebilir, adını bulabilir, aynı zamanda da bu melodiyi ilk kez nerede, hangi şartlar altında duyduğumu, o anda neler hissettiğimi hatırlayabilir ve davet verdiğimde çalmak üzere bunu bilgisayarımda işaretleyebilirim (geçmişe veya geleceğe ya da soyut yansımalara olanak sağlayan üstün bilinç düzeyi).

Böylece beynin bağlantıdan bağlantıya kurduğu karmaşık nöron örgüsünün, Ötekiben’in temeli olan bu dinamik bilinç çekirdeğinin meydana gelmesini sağladığı varsayılmaktadır. Kendimizi zaman içinde farklı noktalarda veya sanal bir ortamda düşünebilmemiz, bunun sonucudur

Belki de bu nedenledir ki çocuğun bilinç sıçramasını yapabilmesi için beş ila yedi yıl arasında bir süre gereklidir, hem beynin olgunlaşması ve karmaşık yapısının oluşması için, hem de Ötekiben gibi güçlü bir zihinselleştirmeyi yaratacak veri miktarını özümsemek için.

İnsan beyninin çocukluk sürecindeki özellikli gelişimi Jason Hill[13] tarafından da doğrulanmıştır. Araştırmacı yakın zamanda maymun ve insan beyni arasındaki temel farklılıkların doğumdan sonra belirlendiğini, bilinçle ilgili esas bölgeler olan parietal (kafatası yan kemiği), temporal (şakak kemiği) ve frontal kortekslerin beynin diğer bölgelerinden iki kat daha fazla büyüdüğünü göstermiştir. Başka bir deyişle, insan evladı gelişimsel avantajının önemli bölümünü doğum sonrasındaki ilerlemeler sırasında elde eder, sanki küçük çocuğun olağanüstü yapısının karmaşıklığını mükemmelleştirmek için çevresinin kültürel uyarmalarına özellikle ihtiyacı varmış gibi.

Bilinçli Bir Çalışma Alanı

2009’da Raphael Gaillard1 tarafından yayınlanan bir çalışma, beyinde bilinci iş başında görüntülemeye ilk kez olanak verdi. Stanislas Dehaene[14] [15] ve etrafındaki disiplinlerarası ekip araştırmayı epilepsileri nedeniyle ameliyat edilmek üzere derin beyin elektrotları takılan hastalar üzerinde yaptı. Bu sıra dışı düzenek sayesinde beynin genelinde, hiç görülmemiş netlikte, saniyenin binde biri ve santimetre düzeyinde nörolojik olgular ölçüldü (bu ölçümler gene de belirsiz görünebilir ancak daha önce beyinden sadece büyük işlev bölgeleri halinde görüntüler alınabildiği göz önüne alındığında burada ciddi bir gelişme olduğu ortaya çıkar).

Önce, hastalara bilincine varamayacak kadar kısa bir süre bir sözcük gösterildikten sonra bir ölçüm yapıldı. Bekleneceği gibi uyarılan bölgeler, ikisi de beynin arka tarafında bulunan görsel alan ve onun hemen yanındaki parietal alandı.

Hastalara ikinci kez sözcükler gösterilirken bu kez gördüklerinin bilincine varacakları kadar süre tanındı. Gözlemlerin sonucunda bu bilinçli algının gerçekten en baştaki görsel algılamaya göre daha geç oluştuğu ve beraberinde daha çok ve daha geniş beyin bölgesinin uyarıldığı saptandı. Bu alanlar arkadan ön tarafa, beynin genelini kapsıyordu ve en önemlisi aralarındaki etkileşim, büyük ölçekte, tutarlı ve eşzamanlı olarak devreye girdiklerine işaret ediyordu.

Bununla birlikte, görünen odur ki, tüm bilinçli durumlarda beynin iki bölgesi, öndeki frontal korteks ve arkadaki parietal korteks sistematik olarak devreye girmektedir.

Stanislas Dehaene’ye1 göre, bu iki korteks biri birine “uzun aksonlu” nöronlarla doğrudan bağlıdır, böylece aralarındaki senkron ve yansıma (uzun süreli uyarma) mümkün olur. Yani burada söz konusu olan, beyinde her bilinçli görevde gerekli tüm bölgeleri harekete geçirip her seferinde bu özel amaca yönelik geçici ama sürekli yenilenen bir nöron takımı kurulmasını sağlayan gerçek bir bilinçli çalışma alanı ağıdır.

Bu olguya ele takılan iki zili örnek gösterebiliriz: bunları ayrı tuttuğunuz sürece hiçbir şey olmaz, eğer birbirine çaparsanız bir titreşim doğar; ziller rezonansa girmiş ve tek ve zaman içinde uzayan bir ses oluşturmuştur.

İlginç olan, uzun aksonlu nöronların iş görebilmeleri için sinirsel uyarıların hızını kat kat artıracak miyelin kılıfla[16] [17] [18] kaplı olmaları gerekir. Nitekim bu hızlanma mutlaka gereklidir çünkü her türlü bilginin bilince ulaşması aynı bilginin nörolojik olarak algılanmasının çok gerisindedir (bu olgudan daha ileride söz edeceğiz). Bu hızlanma olmasa algılanan bilgiyi bilinçli olarak işlemden geçirecek zaman olmaz.

Miyelin kılıflarının oluşumu hamileliğin dördüncü ayında başlar ve sonrasında da, ergenlik dönemi dahil, yıllarca sürer. Ağaçların kabuğu gibi, bu kılıflar yıllar boyu katmanlaşarak kalınlaşır. Burada da belli bir olgunlaşma sürecinin gerekliliği, bilinç sıçraması kavramıyla bağdaşmaktadır

Hem Geçici Hem Sürekli Bir Varoluş

Demek ki kendimize dair bilincimiz bir homoncülus, yani beynin yönetimini ele almış bir “küçük adamcık” olarak değil, Gaillard’ın deneyindeki sözcük okumalarında olduğu gibi, bir eyleme yoğunlaştığımızda harekete geçen varoluşçu flaşlar halinde ortaya çıkar. Bu durumda o yoğunlaşma anları arasında neler olduğunu sorgulayabiliriz ve bu soru çok zengin araştırma potansiyeli sunan yeni perspektifler açar. Örneğin, Marcus Raichle1 veya Bemard Mazoyer’nin ekipleri bu bilinçli dinlenme dönemlerinde “varsayılan düzen” olarak devreye giren bir başka ağ olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu ağın içinde de nöronlar büyük ölçekte aralarında bağlantı olduğu halde işlerler. Daha iyisi, Bemard Mazoyer bu bilinçli dinlenme dönemlerinde zihnin kendiliğinden serbestçe düşünmeye yöneldiğini ve zamanın %80’ninde bunu kendini geçmiş veya gelecekte düşünerek yaptığını göstermiştir Daha da etkileyici olan ise, bu varsayılan düzenin çoğu zaman aktif durumda olması ve beynin enerjisinin %90’nını kullanmasıdır. Yani buna göre zamanımızın büyük bölümünü gözlerimiz açık hayal kurarak geçiriyoruz ki, beynimiz sürekli hareket halinde tutularak konsantrasyon gerektiren eylemlere her daim hazır olsun. Bu sürekli işleyiş tarzı, neden süregelen bazı sorunlar hakkında uzun zamandır düşünmesek de, çözümlerinin zihnimizde belirlemesini anlamamızı sağlayabilir.

Bir kez daha, bilincin “yoğunlaşmış” ve “varsayılan” iki işleyiş sisteminin oturtulması da beynin önemli bir olgunlaşma sürecinden geçmesini gerekli kılar.

Sonuçta, biz dinlensek de, eylem halinde de olsak, bilincimiz bir şekilde sürekli işlemektedir. Böylelikle biz de biyolojik doğamızdan bağımsız olarak kendi amaçlarımız doğrultusunda davranabiliriz[19] [20]. Örneğin, bize göre öncelikli bir işe kendimizi adayabilmek için yeme isteğimizi erteleyebiliriz. Elbette bu tür bir özgürlük mutlak değildir, er veya geç ön plana çıkacak yaşamsal ihtiyaçlar tarafından şartlandırılmıştır...

Bununla birlikte, ister “yoğunlaşmış” düzende ister “varsayılan” düzende olsun, bilincimiz, kendimizi zamana ve düşleme yansıtmamızı sağlayarak yaşamımızı yönetme imkanımızı kayda değer şekilde artırır. Ki bu da sadece insana özgü bir olgudur.


[1]    Rizzolatti G. et al. Nature Review Neuroscience, 2, 661,2001.

[2]    Decety J. et al. Neuropsychologia, 46, 2607, 2008.

[3]    a.g.e.

[4]    M. L. Simner, Developmental Psychology, 5, 136, 1971.

[5]    Decety J. et al. Neuropsychologia, a.g.e.

[6]    S. Coisne, “Comment l’empathie vient aux enfants’’, Les dossiers de La

Recherche N°34, Şubat 2009.

[7] J.R. Harris, “Where Is the Child’s Environment? A Group Socialization Theory of Development”. Psychological Review. 1995, Cilt. 102. n°3. s. 458-489.

[8] William Damon Laurent Begue tarafından alıntılanmış, Cerveau et Psycho, n°16, Temmuz-Ağustos, 2006.

[9]    Alasdair Maclntyre, Erdem Peşinde, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001

[10]  Gerald Edelman, The Remembered Present: A Biological Theory ofConsciousness, a.g.e.

[11]  Gerald Edelman, Giulo Tonononi, A Universe OfConsciousness How Mat- ter Becomes lnıagination, Basic Boks, 2001.

[12]  Bu durumda Gerald Edelman ile birlikte hayvanların bu uzun vadeli belleğin bilincine sahip olmadığı ve insanlarda üstün bir bilincin var olduğunu kabul etmek mantıklı görünüyor. (The Remembered Present: A Biological Tlıeory of Consciousness, a.g.e.)

[13]  Jason Hill and al. “Similar pattems of cortical expansion during human de- velopment and evolution”, PNAS, Temmuz 20, 2010. Cilt 107, 29:13135-13140.

[14]  Gaillard R, Dehaene S, Adam C, Clemenceau S, Hasboun D, et al. (2009) “Converging intracranial markers of conscious access” PLoS Biol 7(3): e 1000061. doi: 10. 1371/joumal.pbio. 1000061

[15]  INSERM, “Cognitive Neuro-imaging Unit”, Institut Federatif de Recherche (IFR) 49, Gif sur Yvette, France - Üniversite Paris Descartes, Paris, France - UPMC (Üniversite Pierre et Marie Curie), Departement de Phy- siologie, Paris, France - CEA, I2BM, NeuroSpin center, Gif sur Yvette, France.

[16]  Stanislas Dehaene, Basın Konferansı, Fondation Deniker, 11 Mart 2010.

[17]  Bazı aksonlar sinirsel uyarıların aktarımını diğerlerine göre on ila yüz kere arasında hızlandıran bir miyelin kılıf ile çevrilidir.

[18]  Bilinçli çalışma alanı ağı hipotezine göre bilincin nörolojik yapısı doğuşta oluşur ancak işler halde olması için birçok yıl alacak bir olgunlaşma süreci gerektirir.

[19]  Raichle ME., "Two views of brain function”, Trends in Cognitive Sciences, 2010, 14(4): 180-190.

[20]  Mazoyer B, Zago L, Mellet E, Bricogne S, Etard O, Houde O, Crivello F, Joliot M, Petit L, Tzourio-Mazoyer N, 2001 "Cortical networks for working memory and executive functions sustain the conscious resting state in man", Brain Research Bulletin, 54:287-298.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült