İnsan Kendi Mutsuzluğuna Sarılabilir Mi?

Roger Perron


Soru tuhaf gelebilir, ama sorunun yanıtı kesin: evet, insan mutsuzluğundan kopmak istemeyebilir.

Üstelik, bunu kabul etmek için psikanalize gerek yok ki. Otomobilini kaza yapmak istermiş gibi kullanan, bazen de aradığı belayı bulan şu adama batan bir; bir ilişkiyi bitirip başka bir ilişkiye girerken, hep canının istediği gibi (gerçekten zevk alacak bir yan vardır belki de bunda, değil mi?) davrandığını söyleyen, ama her defasında ya bir asalağı, ya alkoliğin tekini ya kaba saba, dövüp söven bir adamı vb. seçen kadına ne demeli? Çok önemli bir sınava girmeden hemen önce hastalanan çocuk, ne peki? Nasıl bir tehlike içinde olduğunu çok iyi bildiği halde uyuşturucu batağına saplanan şu kıza ne demeli? Birçok örnek daha verebiliriz. Bir de çok olağandışı durumlar var elbette: yapılan bütün araştırmalara rağmen bir türlü ele geçirilemedikleri halde, sanki “gelin, yakalayın beni” der gibi kendilerini sunan, sonra da omuzlarından yük atmış gibi davranan suçlular var bir de; artık saklanıp gizlenemeyecekleri için yapıyorlar bunu, değil mi? Belki, ama tek neden de bu değil: bazen cezalandırma ihtiyacı suçluyu o kadar yiyip kemirir ki, kendi kendine ceza vermektense adaletin cezalandırmasını yeğler...

Tamam, bunlar çok ender karşılaşılabilen durumlar, ama cezalandırılma ve kendi kendini cezalandırma arayışı hiç de ender karşılaşılan bir durum değil. Psikanalist, suçluluk duygusunun, karşı karşıya geleceği pek çok iç dramın tam yüreğinde olduğunu gayet iyi bilir. Çok uç durumlarda, suçluluk duygusu çeken zavallı kişi, giderek hep kendini daha çok kurban etmeye dayalı onarıcı davranışlar yoluyla, pek çoğu çocukluk ya da ergenli yıllarında yeralan “suçlarını” itiraf etmekle geçirir tüm yaşamını (bazen aziz denilen kişiler belki böyle ortaya çıkıyordur, değil mi?). Acı veren, anısı kişinin aklından çıkmayan bir olay, bir edim olabilir bu. Artık torun torba sahibi olduğu halde, gençlik yıllarında, çok özel koşullarda yaşadığı, günümüzde pek çok kişinin çok normal bulacağı, bir cinsel ilişki için kendini suçlayan, bunu her an itiraf etmesi gereken bir “suç” olarak gören adam çok iyi bir örnektir bu duruma. Bunun başlıca belirtisi ise, tam anlamıyla bir temizlik saplantısıydı, öyle ki durmadan ellerini yıkamak zorunda kalıyordu; bunu kendisi de saçma buluyordu, ama yapmazsa dayanılmaz bir kaygıya kapılıyordu. Bazen de affedilemez bir düşünce zulmeder; kişinin iyice hiddetlendiği bir an, annesi için “keşke, ölse” demesi buna örnektir (kişinin annesi gerçekten öldüğündeyse, ölümün yol açtığı o koca drama bir de akıl dışı, ama bir o kadar da dehşet uyandırıcı duygu eklenir: “ölümüne ben neden oldum.”)

Bu saplantılı suçluluk duygusunun kurbanları, pek çok kez, bu duygudan kurtulmak için korkmadan mücadele ederler: kendi kendilerine yaptıkları bu suçlamaları onlar da saçma bulurlar, sığındıkları bahaneler de saçmadır, bunun sonucunda benimsedikler davranışlar da saçmadır, ama “engel olamıyorum” der hepsi ele. Shakespeare çok güzel canlandırmıştı bu duyguyu: Leydi Macbeth suçunu doğrulamak ve unutmak için kendi kendine sayısız neden ileri sürer, ama bir yandan da durmadan ellerini yıkar. Bu konuda söylenebilecek son bir söz de, yıldızlar suç burcundayken doğduklarına inanan, tüm yaşanılan boyunca kendilerini suçlu sayan (bunu en açık seçik biçimde yaşayanlar ise, durmadan özür dilerler) ama ne suçlan olduğunu bilmeyen kişilerin sanılandan da çok olduğudur. Tümü de çocukluk yıllarında olmak üzere, “suç” işlendi elbette, ama yoğun bir bastırma çalışmasıyla üstleri kapatıldı.

Analizin işi ise, bu cehennemi mekanizmanın tarihini günışığına çıkartmak olacaktır. Hem zaman hem de sabır gerektiren bir çalışma bu; hastanın da (böylece, o da, adına yaraşır biri olacaktır) çok cesur olması gerekecektir. Adım attığımız bütün bu yol boyunca, değişme isteğiyle değişmeme isteği arasında amansız bir mücadele yaşanacak. Doğruyu söylemek gerekirse, bu mücadele, sözünü ettiğimiz bilinçli ve bilinçsiz suçluluk duygularına odaklanmış olmasa da, her psikanaliz tedavisinde yaşanmaktadır.

Günü gününe izlenebilen bir mücadeledir bu: öyle ki, savunma mekanizmalarının, değişiklik yapılmaması için nasıl ara vermeksizin çalıştığı rahatça gözlemlenebilir. Bazı savunmalar davranış düzeyinde kendini gösterir: özellikle güç geçeceği hissedilen bir ya da birkaç seansa gitmemek (hatta, bunu kendisine doğrulamak için, hasta bile olmak), geçilecek bu sınavı olabildiğince kısaltmak için seansa düzenli biçimde geç gelmek, işi en kötüye vardırıp, tedaviyi kesmek gibi. Bazen de daha ince, usta işi taktikler benimsenir: hasta, uygulanan tedavinin ne denli yararsız olduğunu kanıtlamaya çalışır, kendisinden değil de psikanaliz kuramından söz etmeye yeltenir, analisti çeşitli tartışmalara sürüklemeyi dener, her türlü’ duygulanımsal yansımadan özenle arındırılmış, salt olayları aktaran bir söylem benimser, düş gördüğünü bilir, ama çok şey söyleyebileceklerini bildiği için tüm düşlerini unutur, analistin getirdiği her türlü yorumu reddeder (ya da tam tersine, ilk o davranıp analistten önce yorum getirir, hani şu Vahşi Batı’da düello ederken silahına ilk davranan silahşorlar gibi) vb. Saymakla bitmeyecek kadar taktik var, ama tümünün de amacı bir: ne olursa olsun, yeter ki hiçbir şey değişmesin. İşte, terimin psikanalizde yüklendiği anlamda tüm savunma mekanizmaları, yani bastırmalar, inkarlar, itirazlar, yalıtmalar vb. tüm olanaklarını bu yolda seferber ederler.

Neden, böyle yaparlar? Kuşkusuz bunun tek bir nedeni var, o da genel kural olarak, iyice bilinen bir mutsuzluk ile bilinme' yen başka bir şey arasında seçim yapmak gerektiği; bilinmeyen o başka şey kişinin tüm belirsizlikleriyle yüklü olduğu için, insanın bildik olanı yeğlemesidir. Psikanaliste danışmaya gelen bazı kişilerde hemen göze çarpan bir noktadır bu: yardım istemeye gelirler, analiste de analize de umut beslerler, ama bir yandan da tedirgindirler: böyle yaşayamam artık, değişmek istiyorum... ama değişirsem de, nasıl bili olacağım ki, kim olacağım? Bazen hasta, analizle “doğasından olma” tedirginliği yaşar, kendi kendini bile tanıyamayacağından tedirgin olur, daha önce olduğu kişiyi suçlayacak, hatta unutacak biri olup çıkmaktan ürker. Analist, hastasının tedirginliğini saygıyla karşılaması gerektiğini ve bu tedirginliği üstünden atması için ona yardım etmesi gerektiğini bilir. Analist insanın hem kendisi olarak kalabileceğini, hem de değişebileceğini gayet iyi bilir: kendisi de yaşamıştır bunu. Dolayısıyla, kendisine danışan kişiye, gerçekten de değişeceğini, bunun amacının ise, başkalarıyla daha mutlu, huzurlu ilişkiler kurmak ve kendisini borca batıran çatışmalar karşısında daha esnek ve daha özgür ruhsal bir işleyişe ulaşmak olduğunu söyler; her şey olup bittikten sonra, kendisi olmaktan çıkmayacağını, gene kendisi olarak kalacağım da bildirir. Yaşanan her analiz başlıbaşına bir maceradır, elbette, ama insanın kendisini yitirdiği değil, kendini bulduğu bir maceradır.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült