Varolmak İçin Kendinizi, Çevrenizi Nasıl Yok Ediyorsunuz?

Üstün Dökmen


Evrende denge önemli. Her alanda sürekli değişme, gelişme bulunabilir; ancak denge de var. Sürekli değişen, gelişen insan, çevresiyle olan etkileşiminde belirli bir dengeye ulaşabilir, ulaşmalıdır. Şimdi, kendimizle ve çevremizle (Evren’le) olan etkileşimimizin ne kadar dengeli olduğunu sorgulamakta kullanabileceğimiz iki soru sormak istiyorum: “Varolmak için kendinizi ne kadar yok ediyorsunuz?”, “Varolmak için çevrenizi ne kadar yok ediyorsunuz?”

Pazarda bir şey satın alabilmek için paramızı harcar gibi, galiba varolmak için de kendimizi harcamamız gerekiyor. Bu dünyada varolabilmek için kendi varlığımızı ve çevremizi sürekli harcıyoruz. (Örneğin, Maden, Bakır, Tunç devirlerinde madenleri eritebilmek için yüzbinlerce ağaç yakılmıştır.) Ancak unutmamak gerekir ki bu harcamalar sırasında, eğer denge oluşturamazsak, iflas edebiliriz veya çevremizi iflas ettirebiliriz.

Varolabilmek için kendimizi bir miktar yok etmemiz gerekiyor. Hayatta başarılı olabilmek, yarına kalmak istiyorsanız, çok çalışmalısınız. Çok çalışırsanız az uyursunuz, ömrünüz kısalır. Çok uyursanız ömrünüz uzar, ama yeterince başarılı olamazsınız; uzun ömrünüz fazla işe yaramaz.

Güzel bir söz var; şöyle: “İnsanlar gençliklerinde para kazanmak için sağlıklarını harcıyorlar; yaşlandıklarında ise sağlıklarını kazanmak için biriktirdikleri paraları harcıyorlar.” Bu söz, tercihlerimiz arasında denge oluşturamamanın yarattığı sıkıntıyı dile getiriyor. Gerçekten tercihler arasında denge oluşturmak zordur. Zordur, ama imkansız değildir. Denge oluşturmak için yaratıcılık gereklidir. İnsan yaratıcı olabildiği oranda, kendisini ve çevresini kollayarak gelişebilir. mutlu olabilir.

Bir görüşe göre, Evren’deki tüm sistemler, hem maksimum moleküler karmaşaya ulaşmak isterler, hem de minimum enerjili duruma. Bu iki eğilim bir denge yaratır. Evrende makro düzeyde ve mikro düzeyde görülen sürekli hareket bu dengeyi bozmaz. Fizik-kimya evreni için ileri sürülen bu görüşün, biyolojik, sosyal, psikolojik evrenler için de geçerli olduğunu düşünebiliriz.

Varolabilmek için Dünya’yı sürekli yok ediyoruz. (Belki aynı şeyi Dünya da bize yapıyor.) Daha rahat yaşayabilmek için, ormanları yok ediyoruz, kıyıları doğal yaşama yasaklıyoruz, verimli tarım toprakları üzerine şehirler, fabrikalar kuruyoruz. Kalıcı bir anıt yaparak yarma kalmak istesek, dağın bağrını deşip mermeri çıkarıyoruz; dağı tahrip etmiş oluyoruz. Güzel görünmek isteyenlerimiz, hayvanları öldürüp postlarım giyiyorlar. Kısacası, bugün daha iyi yaşayabilmek için Dünya'yı yaşanmaz hale getiriyoruz. Bir yandan iyi yaşarken, bir yandan da Dünya’yı torunlarımıza saklayabilmek için denge kurmalıyız, yaratıcı olmalıyız, doğayla uzlaşmalıyız. Örneğin,

hayvanların postlarını giymek yerine,

suni kürk giyiniz; böylece

hayatını kurtardığınız bir hayvanı tanımasanız bile kendinize kardeş ilan edebilirsiniz.

O zaman,

siz şehirlerin monoton yaşamında

dönüp dururken,

dağlarda özgür bir kardeşiniz yaşar.

Şaka etmiyorum. Postunu ve canını almak yerine, tanımadığınız bir hayvanı kendinize kardeş ilan edin. Hem onun ömrü uzar, hem sizinki. Üstelik varolma düzeyiniz / kaliteniz yükselir. (Kürk giyme zevkinden vazgeçmek için hayvanları kardeş ila etmek, yüceltme’ savunma mekanizması kullanmak anlamına gelebilir.) “İletişim Çatışmaları ve Empati” adlı kitabımda, kır çiçeklerini koparmadan bulundukları yerde yakınlarıma hediye ettiğimi, böylece onların vazolarda solup çöpe gitmek yerine dağlarda çoğaldıklarını söylemiştim. Aynı şey hayvanlar için de düşünülebilir.

Bir süre önce küçük kızım bana “Baba sen ağaçları seviyorsun, ama bir yandan da kitap yazıyorsun; bu çelişki” dedi. “Ne ilgisi var?’’ dedim. “Kitapların yeni baskı yaptıkça habire ağaç kesiliyor” diye cevap verdi. Haklı. Kitaplarımla ağaçlarım arasında denge kurmalıyım; yayınevimle birlikte, geri dönüşümlü ve doğayı daha az tahrip edecek kağıtlar kullanmaya çalışmalıyız. Bir de şuna karar verdim: Yazdığım kitaplar için ne kadar ağaç kesildiğini hesaplatıp, yerlerine ağaç dikeceğim.

Sistem Yayıncılık da aynı şeyi bastığı tüm kitaplar için yapabilir. Sanırım TEMA da bu konuda bize rehberlik eder.

Eğer kendimizi var etmek için dünyayı yok etmekte aşırıya gidersek, Nasrettin Hoca’nın başına gelen şey bizim de başımıza gelebilir. Hani Hoca eşeğinin yemini günden güne azaltarak hayvancağızı az yiyerek mümkünse hiç yemeden yaşamaya alıştırmak istemiş. Ama eşek ölmüş. Bunu gören Hoca üzerine alınmamış ve olayı “Tam yemeden yaşamaya alışacaktı, ama ne yazık ki ömrü vefa etmedi” diyerek yorumlamış. Bu fıkradaki muhteşem sezgi, bir gün bütün dünyanın kaderini söylüyor olabilir. Yeterince vermeden sadece almaya devam edersek, doğayı ölmüş eşeğe döndürebiliriz.

Yüceltme (sublimasyon), yerinde kullanıldığında kişiyi rahatlatıcı ve geliştirici etkisi bulunan bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Yüceltme, saldırgan dürtülerin, toplumun yararlanabileceği bir duruma, örneğin spor veya sanat etkinliklerine dönüştürülerek giderilmesi anlamına gelir.

İnsan, gelişmeci, yaratıcı, uzlaşmacı olabildiği oranda, kendisini ve çevresini kollayarak varolma düzeyini yükseltebilir, böylece evrenle kucaklaşması, uyumlaşması va yarma kalması kolaylaşır.

“Dövüşme, Geliş”

İnsanlığın en büyük ikilemi galiba dövüşmekle ilgili. Bir yanımız kavga etmek isterken, bir yanımız barıştan yana. Kavgacı yanımızı yaşamın çeşitli alanlarına bulaştırma eğilimimiz de var. Sanırım, pek çok konuda değişmenin ve gelişmenin kavga ederek gerçekleşeceğine inanıyoruz. Örneğin “milli eğitim seferberliği” deriz, “veremle veya sıtmayla savaş” deriz; son zamanlarda trafik canavarına savaş açtık. Zaman zaman da insanın kendi nefsiyle mücadele etmesi gerektiğini, benliğini geliştirmek için adeta insanın kendi isteklerini bütünüyle yenmesi, kendini denetim altına alınası gerektiğini düşünüyoruz. Mücadele ederek değiştirme fikrinin yerini uzlaşarak değiştirme fikrinin alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü:

Bazı alanlarda kavga/mücadele başlattığımızda dengeleri bozabiliriz. Örneğin, sıtmayı yok etmek için kimyasal maddelerle sivrisinekleri yok ettiğinizde, ekolojik dengeyi bozabilirsiniz. (Bu duruma rastlanmıştır.) Bazı alanlarda, özellikle kendi iç dünyamızda, bir şeyleri zorla değiştirmek istediğimiz zaman ise, dirençle karşılaşabiliriz; bu direnç değişimi engeller. Bunun yerine, uzlaşarak değişmek veya değiştirmek istediğimiz zaman, böylesine bir direncin ortaya çıkma ihtimali azalacaktır. Örneğin diyelim ki, kilo vermek için kendinizle mücadele ediyorsunuz. Muhtemelen içinizde, bir kilo vermek isteyen yan vardır, bir de kilo vermek istemeyen yan vardır. Eğer kilo vermek isteyen yanınız, vermek istemeyen yanınıza karşı cephe alırsa, büyük bir ihtimalle kilo vermek istemeyen yanınız da karşı taarruza geçecektir. Kısacası, içerde veya dışarda bir kavga başlattığımızda çatışma ortaya çıkacaktır.

Bana öyle geliyor ki, Cumhuriyet aydını, ciddi bir hata yaptı. (Bu hatayı, doğal ortamlarda veya gerçekleştirdiğimiz dramatizasyonlar sırasında gözledim.) Aydın, aydınlatılması gerektiğini düşündüğü köylü ile karşı karşıya gelince, genelde onu eleştirir. Örneğin onun sekiz çocuğu olduğunu öğrendiğinde, kaşlarını kaldırarak bu sayıyı çok bulduğunu belirtir; yani küçük çapta bir çatışmayı başlatmış ve böylece o köylü ile arasındaki iletişim kanalını kapatmış olur. (Aydın bu tavrıyla, empati kurmamakta, Eleştirici Anababa rolüne bürünmektedir.)

Toplumu aydınlatmaya çalışan aydının, cahile karşı değil, cehalete karşı olmasını beklerim. Ancak, cehalete karşı olanlar, cehaletle kavgaya tutuşmamalıdırlar. Cehalete karşı olanlar, cehaleti yok etmeye değil, cahille ve cehaletle uzlaşarak gelişme sağlamaya çalışmalıdırlar. Uzlaşarak geliştirmek, çatışarak değiştirmekten daha etkilidir. Çünkü eğer siz, cehalete savaş açarsanız, atış talimlerindeki gibi hedefi kaçırıp okunuzu cahile atabilirsiniz; onu incitebilirsiniz, o da size karşı cephe alır. Bunun yerine cahille uyumlaşmaya çalışırsanız, hem onu geliştirirsiniz, hem de siz gelişirsiniz. (Uzlaşmakta, uyumlaşmakta her zaman yarar vardır; çünkü kimin cahil olduğu da her zaman tartışmaya açıktır.)

Sokrates, okuma yazma bilmeyen köleye uygun sorular sorarak, onun bir teoremi kendi kendine ispatlamasını sağlamış. Burada muhteşem bir uzlaşma vardır. Eğer Sokrates “Sen bunu bilmiyorsun, gel sana öğreteyim” mantığıyla hareket etseydi, birincisi o köleyi karşısına almış olurdu, İkincisi ise yalnızca ezberletmiş olurdu. Ezberlemek, gerçek gelişme sayılmaz; Sokrates doğruyu köleye buldurarak onun gelişimine gerçek bir katkı sağlamıştır; üstelik bunu yaparken onu “adam” yerine koymuştur.

Bu noktada kitabın ikinci bölümündeki sloganı tekrarlamak istiyorum.

Dövüşme, geliş!

Ne dövün, ne dövüş Huzurlu ol. geliş.

İnsan, geçmişine esef etmemeli, geçmiş için veya mevcut şartlar için dövünmemeli, kendisiyle barışık olmalı, kendisini ve çevresini sürekli geliştirmeye çalışmalıdır. Böylece yaşamda bir üst satıra çıkabilir, çevresini de çıkarabilir.

Özetle, kendi içimizde veya dışarıda, sorunlar karşısında mücadele etmek yerine, yaratıcı alternatifler bulmak ve böylece gelişerek uzlaşmak, üst düzeyde yeni dengeler oluşturmak, pek çok durumda mümkündür. İnsanın kendisini geliştirme uğraşına, “mücadele” veya “kendini geliştirme savaşı” adını verebiliriz; kendimi geliştirmek için bir savaşım içinde bulunduğumu, bir savaşçı olduğumu düşünebilirim. Ancak bu şüphesiz ki mecazi bir ifadedir, dövüşmek anlamına gelmemektedir. Hayat boyu insanın kendisini geliştirmeye, kendini aşmaya çabalaması, kutsal bir savaşım olsa gerek.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült