Dil Ve Toplumsal Dünyanın Anlaşılabilirliği

Pierre Achard


Birtakım uzmanların, konuşucuların söyleyebilecekleri üzerine hazırladıkları anket türü araştırmaların sonucu oluşan istatistiki toplumbilime, Garfinkel, Saks, Schegloff ve diğerlerinin oluşturduğu bir akım (Budun-yöntembilim) karşıttır. Bu akımı paylaşan kişilerin kendilerine özgü yöntemleri vardır.

Bireysel yöntemciler ve Budun-yöntembilimciler temelde aynı görüşü paylaşırlar. Ancak, ilk grup, toplumsal rolünü gerçekleştiren “aktörlerden” bahsederken, diğeri ne yaptığını bilen "üyelerden” bahsetmektedir. Birinci grup için us, evrensel olmakla beraber, araştırmacı bazı davranışların anlamını kendi usuna dayanarak tekrar biçimlendirebilir. Diğer grup içinse, davranışların anlamı, usunu kullanabilen üyelerin yeteneğine bağlıdır. Budun-yöntembilim terimi bu nedenle doğmuştur. Budun-bitkibilim ya da Budun-hayvanbilim, insanların bitki ve hayvanları nasıl adlandırdığını inceler. Budun-yöntembilim de insanların durumuna bağlı olarak onlara özgü yöntemleri incelemektedir. Bu sav İngilizcede "accountability” olarak adlandırılır. Terimin kavram karşılığı “dile getirilenlerin nesne olabilmesini sağlayabilecek elverişli davranış" olarak özetlenebilir. Bireysel yöntemcilik ve Budun-yöntembilim arasındaki bu yaklaşım "bir dile getiriş” olgusundan çok uzaktır. Onlar, birbirlerine olan yakınlıklarından çok (bireyin toplumda bir yer kazanması için gereken toplumsal yapı; özellikle kişinin özel anlaşılabilirlik niteliği), aralarındaki farklarla ilgilenirler (birinci gruptakilerin evrenselciliği ve küreselciliği ile ikinci gruptakilerin görgücülüğü ve sınıflandırmacılığı).

Bu konudaki toplumbilim savlarını, dile verilen yere ve konuşuculara göre toplumsal dünyanın anlaşılabilirlik derecesiyle sınıflandırabiliriz. Bireysel yöntemcilik ve dilsel altyapıların maddeciliği dile hiç yer vermezler. Bunlardan ilki, dünyanın doğrudan anlaşılabileceğini (dile gereksinim duymadan), ikincisi ise, dilin saydam olmadığını ve bilimsel bilginin konusu olduğunu savunduğundan çatışırlar.

Daha önce bahsettiğimiz Sapir-Whorf varsayımı dilin düşünsel bir altyapı, hatta düşünselden öte eylemsel bir altyapı olduğunu ileri sürer. Bu, anlam ve anlamlama arasında bir fark gözetilmediği zaman çok yanlış sayılmaz. Ancak, anlam sadece edim bilimsel bir dil oyunu sayesinde süzgeçten geçirilmiş bir kavram olarak ele alınmamalıdır.

Dil oyunları, zorlayıcı ve keyfi bir dış yapı olarak tanımlanabilir. Bu Foucault’nun "Les mots et les choses" (1926, Sözcükler ve nesneler) adlı eserinde söz ettiği bilgisel kuram (bir dönemin tüm bilgilerini etkileyen ortak biçim) kavramıdır. Eserinde, bilimsel bakış açılarını dünyaya yayan ve canlı-bilim, ekonomi ya da dilbilim gibi öğretileri getiren bir hareket sayesinde, bilginin 16. yüzyıldan günümüze nasıl geldiğini ele almaktadır. Ancak, bunlar arasındaki yakınlıkları, karşılıklı etkileşimi açıklayamamakta, ayrıca accountability terimini de dışlamaktadır. Bilgisel kuramlar nedensiz, kanıtlanamayacak olgulardır. Sürekli gelişirken tarihsel süreçlerinde ele alınan bağımsız-bilim düşününe karşı koymak sözkonusudur: Bilginler, kendi çağlarının terimlerine göre, bilgileri yeniden biçimlendirmekten hiçbir zaman geri kalmayacaklardır.

Bourdieu de dışsallık tanımı savıyla, “gerçek” ve “söylem” arasında tekrara dayalı kullanımlar dolayısıyla işlevsel bir sabitlik çıktığını ileri sürer ve yapıyı yeniden üretmeye dayanan tutumları “alışkı” olarak adlandırır. Ama “istek doğrultusunda gerçekleri almaya” dönüşen bu alışkı, artık işlevsel olmayan “ani” değişimlere uyum sağlamaktadır.

Budun-yöntembilim, etkin kullanımlar içinde evrensel ve doğal nedenler bireysel yöntemciliğe karşıdır. Whorf, saydamlığı ve altyapıyı dilin içinde kabullendiği halde, Budun-yöntembilim, dili anlaşılabilirlik ortamı olarak ele alır ve bu anlayışıyla da bireysel yöntemciliğin tarafına geçer. Foucault, söylemi, anlaşılabilirliklerin dışsal tanımı olarak, Bourdieu ise dünya nesnelerinin altyapısınca belirlenmiş olarak kabul ederler.

Olgubilim, A. Schütz'ten sonra, dil eylemlerince toplumsal biçimde oluşturulan şeye "gerçek” adını verir. Hetişimsel Budun-bileme göre (Hymes, Grumperz, Moerman, Lindenfeld, vb.) anlatım, "kültürel edince” dayanır. Bu bilim dalı, düzenek ve eylem arasında bir fark görür ve sözle eylem arasında birtakım düzenleyiciler olduğunu varsayar. Büyük simgesel etkileşim ailesinin bu dağılımı, anlaşılabilirlik boyutlarını ve dış etken tanımlarını ayrıştırmak için değil, tanımı herhangi bir biçimde kesinleştirmek için yardır.

• İnsani eylemler toplumsaldır, çünkü göstergedirler. Dili paylaşanlara göre, gizilgüçle anlam taşırlar (accountability).

• Dili paylaşanlar, eylemlerin toplumsal göstergelerine, gereken, ama yeterli olmayan bir tutarlılık yükleyerek dünyayı ifade ederler.

• Bu "yerel tutarlılıklar" zaman ve uzam içinde bulunan kısmen keyfi bir anlatım düzeneğine dayanırlar. Bunun en yüzeysel anlamıyla "değişken" olması beklenebilir. "İşçi kültürünün" "şehir kültürüyle" yaptığı konuşmaların işlevsel açıdan sabitleştiği düşünülürse, bunlar farklı “alışkılar" olarak adlandırılabilirler. Ancak, böyle bir sabitleşme sözkonusu değilse "toplumsal değişme" olarak adlandırılır.

• Söylem kavramı anlatım düzeneklerini geliştirir.

Söylem dünyasında, dilsel toplumbilim sorunu çözülmeden hiçbir sorunun içinden tam olarak çıkılamaz. M. Pecheux'nün yaklaşımı, bu açıdan, göz ardı edilemeyecek bir yaklaşımdır. Pecheux, söylemin bir yandan toplumsal bir eylem, diğer yandan da tam anlamıyla bilgi olmasından doğan çelişki üzerinde durmaktadır. Özyapısında bir dışsallık taşımayan bir nesnenin dışsallığı nasıl tanımlanabilir?

Bu büyük bir çelişkidir. Toplumsal bir uygulayım olmasına karşın, nesnelerin anlamlarını biçimlendiren dilsel toplumbilim, genel toplumbilimde anlamların görevini tanımak zorundadır. Bu biçimlendirmenin bilgiye dönüşmesi de toplumbilimi bir ikileme sürükler. Pecheux, daha önce Lacan'ın dikkat çektiği bu noktaları tekrar ele alarak, bu ikileme "Münchausen etkisi" adını vermiştir. Münchausen Baronu (Melies tarafından ortaya çıkarılarak tanıtılan bir kahraman) bir gün bataklığa batınca, kendi kendini saçlarından tutarak kurtarmış. Söylemin öznelliğini nesnel olarak tanımlamak da buna benzemez mi? O halde, bu durumdan nasıl çıkabiliriz? En mantıklı yol, bilinenlerden yola çıkmak. Toplumbilim sözkonusu olduğunda, söylemin nesnel olarak ele alınmasının olanaklı olmadığı ve yorumlamanın nesneyi biçimlendirdiği bilinmektedir, ama bu dil oyunları olabilecek en sert biçimde de oynanabilir. Ayrıca, toplumdaki birey için hiçbir şeyin kesin olmadığı, her şeyin göreceli olduğu da bilinmektedir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült