Psikiyatri; Pahalı Hastalıklar

Cemal Dindar


Meslekten biri olarak şunu hemen söyleyeyim: siz bakmayın televizyon ekranlarında, gazetelerde, kongrelerde, sempozyumlarda, psikiyatri uzmanlarının anlaşılmaktan uzak bir alt dile dönüşen mesleki terminolojileriyle, bu yetmeyince de sözde bilgece bir tutumla, hayatın hemen her alanına ve insanlık durumuna dair yaptıkları konuşmalara. Neşe gibi, gülmek gibi, öfke gibi, daha popüler ve alıcısı bol olan aşk gibi konularda konuşacak en son uzmanlık alanlarından biridir, psikiyatri. Kişisel bir öykü ancak toplumsallıkla mümkün ve toplumsallık insanın tanımında belirleyici öğe ise psikiyatrinin son elli yılı bu tanıma yabancılaşmasının tarihidir. Psikiyatrik literatürde ruhsal rahatsızlıkların temelindeki toplumsal etkenleri araştıran çalışmalar vardır. Hatta toplumsallığa öncelikli önem atfeden kuramlara da rastlayabilirsiniz. Fakat sözünü ettiğimiz zaman diliminde bu çalışmaların giderek azaldığı ve özellikle de geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde yıldızı parlayan neoliberalizmle birlikte hastalıkların etyolojisinde topluma atıfta bulunmanın neredeyse imkansızlaştığı gözlenmektedir. Her şeyin, bu arada ruhsal hastalıkların sorumlusu bireydir. Bireyin bedenidir. Tiçırizm dönemi İngilteresinde sağlık alanına ayrılan kaynağın kısıtlanması sürecine ruhsal hastalığı olan bireylere yönelik hiç de insani olmayan yazılar eşlik etmiştir. Çünkü ruhsal hastalıklar süreğenleşebilen doğalarıyla, uzun dönem tıbbi tedaviye ihtiyaç duyulmasıyla ve kişilerin rehabilitasyonu aşamalarıyla 'pahalı' hastalıklardır. Bu ideolojik yükle birlikte psikiyatri, bir bilgi ve uygulama alanı olarak kliniklere kapatılmış, alan çalışmalarından uzaklaşmış, ruhsal hastalıkların sebepleri, yöntembilimsel olarak yaratıcılığı zorlamayan maliyeti yüksek beyin görüntülenmesi ve laboratuvar teknikleri kullanılan zahmetsiz biyolojik çalışmalarla ve hemen yalnızca kişilerin bedenlerinde araştırılmaya başlanmıştır.

Psikiyatri klinikleri, psikiyatrinin asıl toplumudur. Freud'un, kitle psikolojisi bağlamında kilise ve ordu için söyledikleri burada da geçerlidir; başlarındaki klinik şefleri, hiyerarşideki uzmanları, asistanları, hizmetlileri, kapalı servisleri ve nihayet yatan hastalarıyla bu klinikler birer yapay toplumdur. Bu yapay toplum, onu oluşturanlar için asıl toplum haline geldikçe kapalı bir sistem haline dönüşmekte, bu sistemin ihtiyacı olan bilgi klinikte ve başlıca biyolojik çalışmalarla elde edilmekte, bu çalışmalar anglosakson dergilerde yayınlanmış ve nerede benzer bir kurum varsa orada yeniden türetilmiş araştırmalarla yönlendirilmektedir. Sonra bu yapay toplumun bulguları, bilgisi toplumun geneline

yayılmakta, hemen her insani deneyimin, örneğin neşenin patolojik bir anlatımı elde edilmektedir. Psikiyatrinin ve psikiyatristin konumu tuhaf çatışkılar içerir. Günümüz psikiyatrisi katı bir indirgemecilikle ruhsal süreçleri biyolojik belirleyicilere indirgeme sevdasını neredeyse sanrı düzeyinde yaşarken ve bireyin yaşadığı hemen her ruhsal zorlanmayı DSM-IV ve ICD10'da tanımlanmış hastalık kategorilerine yerleştirmeye ve tıbbi tedavi ile yatıştırmaya çalışırken, psikiyatristler anlaşılması güç bir şekilde birer yaşam felsefecisi gibi, hatta sıklıkla ideolog gibi davranmakta, konuşmakta, bildiriler vermekte, tartışmakta, örneklerini yakın geçmişte sıkça gördüğümüz gibi kişileri, hatta toplumun belli bir kesimini damgalayabilmekte, resmiyetin dışına düşmüş, düşürülmüşlerin örneğin tinercilerin, satanistlerin nasıl hastalıklı karakter özelliklerine sahip olduklarım ve bu nedenle 'sapkın' davranışlarda bulunduklarım bize anlatabilmektedirler. Akşam haberlerde sayın bir uzmanın konuyla ilgili sözde bilimsel analizlerini dinleriz. Aynı saatlerde baskıya girmiş olan gazeteler tinerci çocukların kolluk güçlerince toplandığını sayfalarında duyurur. Burada sözünü ettiğim elbette bir neden sonuç ilişkisi, yani psikiyatrist açıklama yaptığı için çocukların toplandığı değil, sözlü şiddetle, fiziki yaptırımın yanyanalığı, eş zamanlı gerçekleşmesidir. Bu eş zamanlılık hemen her duygunun, düşüncenin, davranışın toplumdaki egemen kabulleri zorladığı durumlarda ortaya çıkabilir. Bu incelemenin ana ekseni genel normları zorlayacak denli şiddetlenmiş duygulanım durumlarında, bu eş zamanlılığın, özne üzerinde ve psikiyatrileştirme diyebileceğimiz bir süreç kanalıyla yaptırım haline gelişidir. Günlük yaşamın bir parçası olan gülmek ve benzeri eylemlerin psikiyatrileştirilerek birer hastalık semptomuna dönüştürülmesi süreci, genelde toplumun ve topluma egemen olmuş kabullerin bu eylemlere koyduğu sınırlarla ilgilidir. Söz konusu kabuller Batı uygarlık tarihiyle yakından ilişkilidir ve gücünü oradan almaktadır. Bu yaptırımın içeriğini ve hangi biçimlerde gerçekleştiğini kavramada, bir semptom olarak neşe artışının ve onun dışavurumu olan gülmenin yolumuzu aydınlatacağını düşünüyorum.

* Gülmenin Kitabı, YGS yayınları, 2003 içinde yer almıştır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült