Nevrozun Başlangıç Türleri

Sigmund Freud


AŞAĞIDAKİ sayfalarda gözlemsel olarak elde edilen izlenimler temelinde, yatkınlığı bulunan bir insanda nevrotik hastalığın ortaya çıkması için koşullarda olması gereken değişiklikleri anlatacağım. Dolayısıyla hastalığı başlatıcı etkenler sorununu ele alıyor olacağım ve biçimleri konusunda pek bir şey söylemeyeceğim. Başlatıcı nedenlere ilişkin bu tartışma, sıralanacak değişmelerin sadece kişinin libidosuyla ilgili olması anlamında diğer tartışmalardan farklı olacaktır. Çünkü psikanaliz bize kişinin sağlıklı mı yoksa nevrotik mi olacağını belirleyen şeyin, libidonun kaderi olduğunu öğretmiştir. Bu bağlamda yatkınlık [mizaç] kavramı üzerine gereksiz yere konuşacak da değilim.[1] Nevrotik yatkınlığın, libidonun gelişme tarihinde yattığını görmemizi ve bu gelişmedeki etkili etkenleri cinsel yapıdaki doğuştan gelen farklılıklara ve ilk çocukluk döneminde yaşanan dış dünyanın etkilerine bağlamamızı mümkün kılan şey, psikanalitik araştırmalardır.

(a)     Nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek

dışsal bir etkende görülebilir. Kişi, sevgi [aşk] ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. Burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. Burada kader doktordan daha kolay çare sunar,[2] çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir.

Bir bütün olarak insanların büyük çoğunluğunun ait olduğu bu tipte hasta olma ihtimali sadece perhiz durumunda ortaya çıkar. Bundan, ulaşılabilir doyumlar alanında uygarlığın uyguladığı kısıtlamanın, nevrozların nedenselliğinde ne kadar önemli bir rol oynadığı anlaşılabilir. Engelleme hastalık yapıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü libidonun önüne set çeker ve kişiyi ruhsal gerilimdeki bu artışa ne kadar dayanabileceği ve bununla başa çıkmak için ne tür yöntemler geliştireceği konusunda bir sınava sokar. Gerçek dünyada doyumun sürekli engellenmesi karşısında sağlıklı kalmanın sadece iki yolu vardır. Bunlardan ilki ruhsal gerilimin, dış dünyaya yönelik kalan ve sonunda bundan kaynaklanan libidoya gerçek bir doyum sağlayan aktif enerjiye dönüştürülmesidir. İkincisi ise libidinal doyumdan vazgeçilmesi, biriken libidonun yüceltilerek artık erotik olmayan ve engellenmeden kaçan amaçlara ulaşılmasına yönlendirilmesidir. Bu iki ihtimalin insanlar tarafından gerçekleştirilebilmesi, mutsuzluğun nevrozla çakışmadığını, kurbanının hasta mı olacağını yoksa sağlıklı mı kalacağını tek başına engellemenin belirlemediğini kanıtlar. Engellenmenin dolaysız etkisi, o güne kadar etkili olmayan yatkınlık [doğuştan gelen] etkenleri devreye sokmasında yatar.

Bunların bulunması ve yeterince gelişmesi halinde libidonun “içe dönmesi”[3] riski ortaya çıkar. Sürekli engellenme karşısında kişi için değerini kaybeden libido gerçeklikten uzaklaşarak fantazi dünyasına yönelir, böylece yeni arzu giderici yapılar yaratır, unutulan eski yapıların izlerini canlandırır. Fantazi etkinliği ile herkeste bulunan çocuksu ve bastırılmış malzeme arasındaki yakın ilişkinin sonucunda ve gerçeklik testi[4] bağlamında fantazi yaşamının sahip olduğu istisna [ayrıcalıklı] konum sayesinde libido geriye dönük işleyebilir; çocuksu bir çizgide gerileme yolunu izleyebilir ve çocuksu döneme karşılık gelen hedeflere ulaşmaya çalışabilir. Kişinin güncel bireyselliğiyle uyuşmayan bu çabaların yeterli yoğunluğa ulaşması halinde bunlarla kişiliğinin gerçeklikle ilişkisini koruyan diğer kısımları arasında bir çatışmanın ortaya çıkması gerekir. Bu çatışma, semptomların oluşumuyla çözülür ve bunu da açık hastalığın başlangıcı izler. Sürecin tamamının gerçek engellenmeden kaynaklanması, tekrar gerçeklik temeline ulaşan semptomların ikame doyumları temsil etmesinde kendini gösterir.

(b)     Hastalığı başlatıcı ikinci türden neden ilki kadar açık değildir; aslında bunu ancak Zürih ekolünün kompleksler teorisine uygun analitik incelemeleri taranarak ortaya çıkarmak mümkün olmuştur.[5] Burada kişi dış dünyada doyumun yerini engellemeye bırakan değişmelerin bir sonucu olarak değil, gerçekte elde edebileceği doyuma ulaşmak için giriştiği içsel çabanın sonucu olarak hasta olur. Kendini gerçekliğe uyarlama ve gerçekliğin beklentilerini yerine getirme çabası yüzünden hasta olur; bu, süreç içinde aşılmaz iç zorluklarla karşı karşıya geldiği bir çabadır.

Hastalığın iki başlangıç türü arasında kural olarak gözlemin elverdiğinden daha kesin bir ayrım yapmak yerinde olur. İlkinde dış dünyadaki bir değişiklik ağır basarken, ikincisinde vurgu kişinin kendi içindeki bir değişmedir. İlkinde kişi bir yaşantıdan ötürü hasta olurken, ikincisinde gelişimsel bir süreçten ötürü hasta olur. İlkinde doyumdan vazgeçme gibi bir sorunla karşı karşıya gelir ve direnme yetisinden yoksun olduğu için hasta olur; ikincisinde ise bir tür doyumun yerine bir başkasını koyma sorunuyla karşı karşıya gelir ve esnek olmayışından ötürü hasta olur. İkinci durumda, kişinin olduğu gibi kalma çabasıyla gerçekliğin yeni amaçlarına ve yeni beklentilerine cevap vermek için kendini değiştirme çabası arasındaki çatışma ta başından itibaren vardır. İlkinde çatışma sadece biriken libido uygun olmayan başka doyum yolları seçtiği zaman ortaya çıkar. Çatışmanın oynadığı rol ve libidonun eski takıntısı ikinci tipte, bu tür elverişsiz takıntıların belki de sadece dış engellenmenin sonucunda ortaya çıktığı ilk tiple kıyaslanamayacak ölçüde daha belirgindir.

Bu güne kadar libidosunu mastürbasyonla sonuçlanan fantaziler yoluyla doyuran ve şimdi bunun yerine gerçek bir nesneyi seçerek otoerotizme yakın bir rejim uygulamaya çalışan bir erkek, ya da babasına veya erkek kardeşine duyduğu sevecenliğinden tamamen vazgeçen ve kendisine kur yapan bir erkek için o güne kadar bilinçsiz olan ensest içerikli libidinal arzularının bilinç düzeyine çıkmasına izin veren bir kız, ya da kocasına sadık bir eş ve çocuğuna iyi bir anne olmak için çok eşlilik eğilimlerinden ve fahişelik fantazilerinden vazgeçmek isteyen evli bir kadın: bütün bu insanlar, eski libido takıntılarının yerdeğiştirmeye direnecek kadar güçlü olması halinde en övgüye değer çabalar yüzünden hasta olurlar ve bu sonucu yine mizaç, doğuştan gelen yapı ve çocukluk yaşantıları gibi etkenler belirler. Bütün bu insanların, Grimms’in masalındaki farklı yaprakları olmasını isteyen ağacın kaderini yaşadığı söylenebilir.[6] Sağlık açısından —ki dikkate alınması gereken tek nokta elbette bu değildir— bu insanlar için dileyebileceğimiz tek şey, hasta olmadan önceki kadar gelişmemiş, aşağı ve yararsız olarak devam etmiş olmalarıdır. Hastaların uğruna çaba gösterdikleri ama ancak yetersiz düzeyde yapabildikleri veya hiç yapamadıkları değişiklik, değişmez bir şekilde, gerçek yaşam açısından ileri bir adım olma özelliğine sahiptir. Ahlaki standartlar uygularsak durum farklı olacaktır: tıpkı bir ideale ulaşmaya çalışırken hasta olmaları gibi, bu ideali göz ardı ederken de hasta olan insanlar görürüz.

İki hastalık başlangıcı türü arasındaki çok net farklara rağmen, bunlar özünde birbiriyle çakışır ve bir bütünlük içinde kolayca ele alınabilir. Engellenmeden ötürü hasta olmak, libidonun doyumunu engelleyen gerçekliğe uyum sağlama yetisinden yoksunluk olarak da değerlendirilebilir. İkinci tip koşullar altında hasta olmak, doğrudan doğruya özel bir engellenme durumuna yol açar. Gerçekliğin burada her türlü doyumu engellemediği doğrudur; ama kişinin mümkün olan tek seçenek dediği doyum türünü engeller. Bu engelleme de doğrudan doğruya dış dünyadan değil, kişinin egosundaki bazı eğilimlerden kaynaklanır. Yine de engellenme ortak ve daha kapsamlı bir etken olarak kalır. İkinci tipte dolaysız ortaya çıkan çatışmanın sonucunda her iki doyum türü de —hem alışkanlık haline gelen türü, hem de amaçlanan türü— aynı ölçüde ketlenir; olanca sonuçlarıyla biriken libido tıpkı ilk tipte olduğu gibi ortaya çıkar. Semptomların oluşumuna giden ruhsal olayları izlemek, ikinci tipte ilkindekinden kolaydır; çünkü ikinci tipte libidonun hastalık yaratıcı takıntıları yeni kurulmaz, kişinin sağlıklı olduğu dönemde zaten devrededir. Kural olarak libidonun belli bir miktar içe dönmesi zaten söz konusudur; kişinin ileri gelişim seyrinin henüz tamamlanmamış olması yüzünden, çocukluk evresine gerilemesi kısmen gerçekleşmiştir.

(c)      Gelişmedeki bir engellenmeden ötürü hasta olmak diye tanımlayacağım üçüncü başlangıç türü, ikincisinin —gerçekliğin beklentilerinden ötürü hasta olmanın— bir abartısı gibi gözükür. Bunu diğerinden ayırdetmemin teorik değil, pratik bir gerekçesi vardır; çünkü burada sorumsuz çocukluk çağını geride bıraktıkları an hasta olan ve bu nedenle sağlık evresine —yani bir bütün olarak kısıtlanmayan başarı ve zevk yetisi bulunan evreye— hiçbir zaman ulaşamayan insanlar söz konusudur. Mizaç [yatkınlık] etkeninin temel özelliği bu olaylarda oldukça açıktır. Libidoları çocukluk takıntılarını hiç terk etmemiştir; gerçekliğin beklentileri tamamen veya kısmen olgun olan bir insanın önüne konmaz, büyüyor olma gerçeğinin kendisinden kaynaklanır, çünkü bu beklentilerin kişinin ilerleyen yaşıyla birlikte sürekli değiştiği açıktır. Dolayısıyla yetersizlikle kıyaslandığı zaman çatışma arka planda kalır. Ama burada da diğer deneyimlerimizin tamamı çocukluk takıntılarının üstesinden gelmeye yönelik bir çaba olduğunu varsaymamıza yol açar; çünkü aksi takdirde sürecin sonucu kesinlikle bir nevroz değil, sadece sabit bir çocuksuluk olurdu.

(d)     Tıpkı üçüncü tipin mizaç [yatkınlık] etkenini neredeyse tecrit edilmiş halde önümüze koyması gibi, şimdi anlatacağımız dördüncü tip de her olayda söz konusu olan ve bu nedenle teorik bir tartışmada kolayca gözden kaçırılabilecek bir başka etkene dikkatimizi çeker. Bu güne kadar sağlıklı olan, yeni yaşantılarla karşılaşmayan ve dış dünyayla ilişkisinde hiçbir değişme olmayan insanların hasta olduğunu görürüz, dolayısıyla hastalıkları değişmez olarak bir kendiliğindenlik izlenimi bırakır. Ne var ki bu olayların yakından incelenmesi, hastalık nedeni olarak büyük bir önem vermemiz gereken bir değişmenin gerçekleştiğini gösterir. Yaşamlarında belli bir döneme ulaşmalarının sonucunda ve düzenli biyolojik süreçlere uygun olarak, ruhsal ekonomilerindeki libido miktarında, sağlıklı dengelerini bozmaya ve nevrozun gerekli koşullarını yaratmaya kendi başına yeterli olan bir artış olmuştur. Libidoda şu veya bu ölçüde görülen bu türden bir artışın, ergenlikle ve menopozla —kadınlarda belli bir yaşa ulaşılmasıyla— ilişkili olduğu çok iyi bilinmektedir; bazı insanlarda buna ek olarak bu artışlar henüz bilinmeyen düzenliliklerle ortaya çıkabilir. Burada temel etken libidodaki birikmedir; bu, libidonun daha küçük isteklerine cevap veren dış dünyadaki nisbi bir engellenmenin sonucunda patojenik bir hal alır. Doyurulmayan ve biriken libido burada da gerileme yoluna girer ve mutlak dış engelleme durumunda gösterdiğimiz aynı çatışmaları alevlendirir. Bu da bize hastalığı başlatıcı nedenleri incelerken nicel etkeni göz ardı edemeyeceğimizi hatırlatır. Belli bir miktar libidoyu etkilemedikleri ve libidoda bir düzeye kadar artış sağlamadıkları sürece, diğer bütün etkenler —engellenme, takıntı, gelişimsel ketlenme— etkisiz kalır. Patojenik etki yaratmak için vazgeçilmez gibi gözüken bu libido miktarını ölçemediğimiz doğrudur; biz sadece hastalık ortaya çıktıktan sonra bunun varlığını öngörebiliyoruz. Bunu daha kesin belirleyebileceğimiz tek bir yön vardır. Bunun, mutlak bir nicelik sorunu değil, iş başındaki libido miktarıyla egonun başa çıkabildiği —yani baskı altında tutabildiği, yüceltebildiği veya doğrudan doğruya kullanabildiği— libido miktarı arasındaki ilişki sorunu olduğunu varsayabiliriz. Bu nedenle libido miktarındaki nisbi bir artış da mutlak bir artışla aynı sonuçları doğurabilir. Organik bir hastalık veya enerjisine yönelik özgün bir beklenti yüzünden egoda ortaya çıkan bir zayıflık, mevcut olabilecek bir yatkınlığa rağmen gizli kalacak olan nevrozların ortaya çıkmasına neden olabilecektir.

Hastalığın nedenselliğinde libidonun miktarına verilmesi gereken önem, psikanalizden çıkardığımız nevroz teorisinin iki ana teziyle yeterli bir uygunluk göstermektedir: Bunlardan birisi nevrozların ego ile libido arasındaki çatışmadan kaynaklandığı tezi, ikincisi ise sağlık bileşenleriyle nevroz bileşenleri arasında nitel bir fark olmadığının, tersine sağlıklı insanların da libidolarını etkileyen aynı sorunlarla mücadele etmek zorunda kaldıklarının —nevrotiklerden farklı olarak sadece bu konuda daha başarılı olduklarının— keşfedilmesidir.

Geriye, bu tiplerle gözlemsel olgular arasındaki ilişki konusuna değinmek kalıyor. Belli bir anda analiz ettiğim hastalar grubunu dikkate alacak olursam, bunlardan hiçbirinin hastalığın bu dört başlangıç türünden herhangi birisinin arı örneği olmadığını söylemem gerek. Her birisinde daha çok gerçekliğin gereklerine uyum sağlama yetisinden yoksunluğun yanı sıra etkili olan bir engellenme olduğunu görürüz; hepsinde de takıntıların katılığıyla örtüşen bir gelişimsel engellenmenin hesaba katılması ve daha önce de söylediğim gibi libido miktarının öneminin göz ardı edilmemesi gerekir. Gerçekten de bu hastaların bazılarında hastalığın dalgalar halinde geldiğini, bunlar arasında sağlıklı dönemlerin yaşandığını ve bu dalgalardan her birisinin, farklı bir tetikleyici nedene bağlanabileceğini buldum. Dolayısıyla bu dört başlangıç türünün belirlenmesinin pek fazla teorik bir değeri olamaz; bunlar, ruhsal ekonomideki özgün bir patojenik bütünlüğün —yani egonun, zarar görmeksizin elindeki araçlarla başa çıkamadığı libido birikiminin— ortaya çıkışının farklı birer yolu olmaktan öte bir şey değildir. Ama bu durum zaten sadece nicel bir etkenin sonucunda patojenik bir hal alır; ruhsal yaşamda bir yenilik olarak ortaya çıkmaz, “hastalık nedeni” denilen şeyin etkisiyle yaratılmaz.

Bu başlangıç türlerine belli bir pratik önem kolayca atfedilebilir. Bunlara bireysel olaylarda gerçekten de arı biçimiyle rastlanabilir; bazı hastalarda hastalığın tek başlatıcı nedeni olması durumunda üçüncü ve dördüncü türleri göremezdik. İlk tür dış dünyanın olağandışı güçlü etkisine dikkatimizi çekerken, ikinci tür bize ilkinin karşıtı, ama onun kadar önemli olan kişinin özgün bireyselliğinin etkisini gösterir. Patoloji, sadece söz konusu duyguların “iç kaynaklı” mı yoksa “dış kaynaklı” mı olduğunu belirlemekle ilgilendiği sürece, nevrozlardaki tetikleyici etkenler sorununa hakkettiği önemi veremez. Böyle bir yaklaşım, tetikleyici bir neden olarak (en genel anlamıyla) perhizin önemine dikkati çeken her gözlemde, başkalarının aynı yaşantılara hastalanmaksızın katlanabildiği itirazıyla mutlaka karşılaşacaktır. Ama hastalık ile sağlık arasındaki asıl belirleyici etken olarak kişinin özgün bireyselliğini öne sürmesi halinde, böyle bir özgünlüğe sahip olan insanların, bu özgünlüklerini koruyabildikleri sürece sonsuza kadar sağlıklı kalabilecekleri önermesine katlanmak zorunda kalacaktır. Psikanaliz, dış ve iç etkenler arasındaki, yaşantıyla mizaç arasındaki verimsiz tezattan[7] vazgeçmemiz konusunda bizi uyarmış ve nevrotik hastalığın başlangıç nedenini değişmez bir şekilde çeşitli yollardan ortaya çıkabilecek özgün ruhsal bir durumda bulduğumuzu öğretmiştir.


[1]        [Bu konuda “Saplantı Nevrozuna Yatkınlık” (1913i; bu ciltte) başlıklı makaledeki Editörlük Notuna bakın.]

[2]        [Freud, Histeri Üzerine İncelemelere (1895d; ÖFD.,3) katkısının son paragrafında da neredeyse aynı ifadeyi kullanmıştır.]

[3]        C. G. Jung’un bir terimini kullanacak olursak [1910]. [Jung’un terimi kullanışına ilişkin daha başka yorumlar, Psikanalize Giriş Dersleri’nin (1916-17; ÖFD.,1) 23. dersinde bulunabilir. Freud bu terimi sonraki yazılarında nadiren kullanmıştır.]

[4]        “Ruhsal İşleyişin İki İlkesi üzerine Formülasyonlar” (1911b) başlıklı makaleme bakın. [Ayrıca bkz. (1924e; bu ciltte).]

[5]        Bkz. Jung (1909).

[6] [Aslında bu öykü Grimm koleksiyonunda değil, Friedrich Rückert’in (1788-1866) çocuklar için yazdığı bir şiirde geçmektedir.]

[7] [Ama Freud, bu ciltteki “Saplantı Nevrozuna Yatkınlık” (1913f) başlıklı makalesinde bu “verimsiz tezatı” bir ölçüde sürdürmektedir.]

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült