Nevrozların Kökeninde Cinselliğin Oynadığı Rol

Sigmund Freud


NEVROZLARDA cinsel etkenin kökensel [nedensel] önemine ilişkin teorimi değerlendirmenin en iyi yolunun, tarihsel gelişimini izlemek olduğu kanısındayım. Bu teorinin bir evrim süreci geçirdiğini ve bu süreçte değişikliğe uğradığını inkar etmek gibi bir niyetim yok. Meslektaşlarım bunu, teorinin kesintisiz ve her an derinleşen bir deneyimin ürününden başka bir şey olmadığının itirafı gibi değerlendirebilirler. Tersine spekülasyondan kaynaklanan şey kolayca ve eksiksiz olarak somutlaşabilir ve ondan sonra da değişmeden kalabilir.

Başlangıçta teorim sadece “nevrasteni” terimi kapsamında görülen klinik tablolarla ilgiliydi; burada bunun, bazen arı tipler olarak gözlenen ve “gerçek nevrasteni” ve “kaygı nevrozu” olarak tanımladığım iki tipi özellikle ilgimi çekiyordu. Bu hastalık türlerinde cinsel etkenlerin bir rol oynayabileceğinin her zaman için sıradan bir bilgi olduğuna kuşku yok; ama bu etkenler değişmez bir biçimde etkili olarak değerlendirilmediği gibi, bunlara diğer kökensel [nedensel] etkiler karşısında öncelik tanımak gibi bir görüş de söz konusu değildi. Başlarda nevrotik hastaların vita sexuaüs’indeki [cinsel yaşamındaki] kaba rahatsızlıkların sıklığı beni şaşırtıyordu; herkesin cinsel konularda gerçeği gizlediği olgusunu göz önünde bulundurarak bu tür rahatsızlıkları aradıkça ve başlangıçtaki inkarlara rağmen sorgulamalarımı sürdürme konusunda daha çok beceri kazandıkça, cinsel yaşamdaki patojenik [hastalık yapıcı] etkenleri de o kadar düzenlilikle keşfedebilecek duruma gelmiştim; bunların evrensel olgular olduğunu varsaymama engel hiçbir şey yok gibiydi. Ne var ki toplumumuzda toplumsal koşulların baskısı altında benzer sıklıkta cinsel düzensizliklerin baş gösterdiğini başından varsaymak gerekiyordu ve normal cinsel işleyişten hastalıklı olarak değerlendirilecek sapmanın derecesi konusunda bir kuşku söz konusuydu. Dolayısıyla bana daha açık gözüken ikinci bir bulguya, cinsel rahatsızlıkların değişmez kanıtından daha çok önem vermem gerekmişti. Hastalığın aldığı biçimin —nevrasteni veya kaygı nevrozu— söz konusu cinsel rahatsızlığın doğasıyla sabit bir ilişkisi olduğu anlaşılmıştı. Tipik nevrasteni olayların tarihçesinde düzenli mastürbasyon veya sürekli boşalma; kaygı nevrozunda ise coitus interruptus [kesik sevişme], “tamamlanmamış [sonuca ulaşmamış] heyecan” gibi etkenler ve sair durumlar gözleniyordu. Bütün bu olgular, üretilen libidonun yeterince boşalmaması gibi ortak bir ögeye sahipmiş gibi gözüküyordu. Ancak yapılması kolay olan ve istenildiği kadar doğrulanabilen bu keşiften sonradır ki nevrozların nedenselliğinde cinsel etkilerin öncelikli bir konumu olduğunu iddia edebildim. Ayrıca, nevrasteni ve kaygı nevrozunun çok yaygın olan karma türlerinde iki arı biçim için varsaydığım bir nedensellikler birleşiminin izlerini sürebildim. Dahası, nevrozun kazandığı bu iki yönlü biçim, cinselliğin kutuplu (yani erkeksi ve kadınsı) yapısıyla uygunluk gösteriyor gibiydi.

Basit nevrozların yaratılmasında cinselliğe bu önemli rolü biçtiğim dönemde[1] psikonevrozlar (histeri ve saplantılar) bağlamında salt psikolojik bir teoriye hala bağlıydım; bu, cinsel etkeni, bir başka coşkusal duygu kaynağından daha önemli görmeyen bir teoriydi. Josef Breuer’in on yılı aşkın bir süre önce histerik bir hasta üzerinde yaptığı bazı gözlemler temelinde, hipnoz durumunda hastanın anılarını canlandırma yöntemi kullanarak histerik semptomların ortaya çıkış mekanizmaları üzerine bir çalışmada onunla işbirliği yapmış; Charcot’un travmatik histerisi ile travmatik olmayan sıradan histeri arasındaki boşluğu doldurmamızı sağlayan sonuçlara varmıştık (Breuer ve Freud, 1895). Histerik semptomların ruhsal travmaların kalıcı sonuçları olduğunu; buna bağlı duygu yükünün tamamının belli nedenlerden ötürü bilinç düzeyinde ele alınamadığını ve bu nedenle anormal bir yol izleyerek bedensel semptomlara dönüştüğünü varsaydık. “Sıkışmış [boğulmuş] duygu,” “dönüştürme” ve “duygusal boşalma” terimleri, bu hipotezin ayırdedici özellikleridir.

Ama psikonevrozlarla basit nevrozlar arasındaki yakın ilişkiler konusundaki deneyimsiz gözlemciler için farklandırıcı bir teşhisin her zaman kolay olmadığı yolundaki görüş açısından, bir alanda kazanılan bilginin diğerine uzanması için uzunca bir zamana gerek kalmayacaktır. Ayrıca, bu varsayımın da dışında, histerik semptomların ruhsal mekanizmasına ilişkin daha derinlemesine bir analiz de aynı sonucu vermiştir. Çünkü histerik semptomların kaynaklandığı ruhsal travmaların Breuer ile birlikte başlattığımız “kataritik” yöntemle daha derinlemesine izlenmesiyle, sonunda hastanın çocukluğundaki cinsel yaşamıyla ilgili yaşantılara ulaşılmıştır. Hastalığın cinsel olmayan türden sıradan bir duyguyla başlatıldığı olaylarda bile durum muydu. Çocukluğun bu cinsel travmaları dikkate alınmadığı sürece, semptomları netleştirmek (nasıl belirlendiklerini anlamak) da tekrar ortaya çıkmalarını önlemek de mümkün değildi. Böylece psikonevrozların nedenselliğinde cinsel yaşantıların eşsiz önemi su götürmeyecek şekilde belirlenmiş gözüküyordu; bu olgu, teorimin bugünkü köşe taşlarından birisi olarak kalmıştır.

Bu teoriyi, yaşam boyu süren histerik nevrozların nedeninin çoğunlukla ilk çocukluk yıllarının kendi içinde önemsiz olan cinsel yaşantılarında yattığını söyleyerek de ifade edebilirdik; bu şekilde ortaya konunca bu elbette tuhaf gelebilir. Ama teorinin tarihsel gelişimini dikkate aldığımız ve teorinin özünün histerinin, bireyin cinsel işlevinin belli bir davranışının ifadesi olduğu ve bu davranışın, çocuklukta yaşanan ilk etkilerle ve deneyimlerle belirlendiği önermesinden ibaret olduğunu gördüğümüz zaman, dikkatimizi (bu güne kadar açıkça ihmal edilmiş olan) çok daha önemli bir şeye —çocukluk izlenimlerinin sonradan ortaya çıkan etkilerine— yöneltme ihtiyacı duyarız. Burada tam bir ikilemle karış karşıyayız.

Çocukluğun cinsel yaşantılarını histerinin (ve saplantı nevrozunun) nedenleri olarak değerlendirmemiz gerekip gerekmediği sorununa ilişkin daha ayrıntılı bir tartışmayı makalenin sonraki bir bölümüne erteleyip, 189596 yıllarındaki bazı kısa yazılarımdaki teorinin almış olduğu biçime döneceğim (Freud, 1896b ve 1896c). O dönemde, varsayılan nedensel etkenleri vurgulayarak, güncel bir nedenselliği bulunan rahatsızlıklar olarak adi nevrozlarla nedenselliğini temelde uzak geçmişin cinsel yaşantılarında aramamız gereken psikonevrozlar arasında bir ayrım yapabilmiştim. Teori şu tezle sonuçlanmıştı: vita sexualis [cinsel yaşam] normal ise, nevroz söz konusu olamaz.

Bugün bile bu iddiaları hatalı görmesem de, bu olguları anlamak için ortaya konan on yıllık kesintisiz çabanın akışı içinde o dönemdeki görüşlerimden önemli ölçüde ileri bir adım atmış olmam ve şimdi derinleşen deneyimlerim temelinde teorimin o dönemde sahip olduğu eksiklikleri, yer değiştirmeleri ve yanılgıları düzeltebilecek bir konumda olduğuma inanmam şaşırtıcı gelmeyecektir. O dönemdeki malzemem henüz çok yetersizdi ve tesadüf sonucu, bir erişkin veya büyük çocuklar tarafından cinsel anlamda baştan çıkarılmanın, hastanın çocukluk öyküsünde baş rolü oynadığı olayların sayısı orantısız ölçüde fazlaydı. Dolayısıyla bu tür olayların (diğer açılardan kuşkuya yer bırakmayacak durumda olmalarına rağmen) sıklığını gözümde büyütmüştüm. Ayrıca o sıralarda histeriklerin, çocukluk anılarında yarattıkları çarpıtmalarla gerçek olayların izleri arasında kesin bir ayrım yapamıyordum. O dönemden bu yana, bir dizi baştan çıkarılma fantazisini, kişinin kendi cinsel etkinliğine (çocukluk mastürbasyonuna) ilişkin anılarından kurtulma girişimi olarak açıklamayı öğrendim. Bu nokta netlik kazanınca çocukluğun cinsel yaşantılarındaki “travmatik” unsur önemini kaybetti; bunun yerini, çocukluktaki cinsel etkinliğin (ister kendiliğinden, ister kışkırtılmış olsun), cinsel yaşamın daha sonra erişkinlik döneminde aldığı biçimi belirlediği yönündeki kavrayış aldı. Aynı netleşme (ki bu, ilk hatalarımdan en önemlisini düzeltmiştir), histerik semptomların mekanizmasına ilişkin görüşümde değişiklik yapmamı da zorunlu kıldı. Bunlar artık çocukluk yaşantılarına ilişkin bastırılan anıların dolaysız türevleri olarak değerlendirilmeyecekti; hastanın çoğunlukla ergenlik döneminde üretilen ve bir yandan çocukluk anılarının üzerine inşa edilen, öte yandan da doğrudan doğruya semptomlara dönüştürülen fantazileri (veya hayali anıları), semptomlarla çocukluk izlenimlerinin arasına giriyordu. İşte ancak bu histerik fantaziler unsurunun dikkate alınmasıyla nevrozun dokusu ve hastanın yaşamıyla ilişkisi anlaşılır olmuş; bununla birlikte histeriklerin bu bilinçsiz fantazileriyle paranoyaklarda kuruntu olarak bilinç düzeyine çıkan hayali yaratımları arasında şaşırtıcı bir benzerlik de gün ışığına çıkmıştır.[2]

Bu düzeltmeyi yaptıktan sonra “çocukluktaki cinsel travmalar”ın yerini bir anlamda “cinselliğin çocuksuluğu” aldı. Bunu ilk teorideki ikinci bir değişikliğin izlemesi uzun sürmedi. Çocukluktaki baştan çıkarılmanın varsayılan sıklığının yanı sıra, yapısal ve kalıtsal etkenlerin önemini inkar etmesem de, hastalığın nedenselliğinin temel sorumluluğunu yüklemeye çalıştığım cinsellik üzerindeki rastlantıya bağlı etkileri abartılı bir şekilde vurgulamaktan da vazgeçtim. Hatta nevroz seçimi (hastanın ne tür bir psikonevroza yakalanacağı) sorununu, çocukluktaki cinsel yaşantıların ayrıntılarına bağlı olarak çözmeyi umuyordum. O sıralarda —bazı çekincelerim olsa da— bu olaylardaki pasif bir tutumun histeriye, buna karşılık aktif tutumun ise saplantı nevrozuna yatkınlık yarattığına inanıyordum. Bazı olgular pasiflikle histeri, aktiflikle saplantı nevrozu arasında öngörülen ilişkinin korunmasını gerekli kılsa da bu görüşü daha sonra tamamen terk ettim.[3] Deneyimin yarattığı bu tür kazara etkenler böylece arka cepheye çekildikten sonra yapısal ve kalıtsal etkenler zorunlu olarak tekrar öne çıktı; ama benim görüşümle diğer çevrelerde egemen olan görüşler arasında şöyle bir fark vardı: benim teorimde “cinsel yapı [mizaç]” onlardaki “genel nöropatik yatkınlığın” yerini almıştı. Son zamanlarda yayımlanan Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme (1905d) adlı çalışmamda, bu cinsel mizacın değişken doğasının olduğu kadar genelde cinsel içgüdünün bileşik yapısının ve organizmanın farklı kısımlarından gelen katkı kaynaklarından türetilişinin de bir tablosunu sunmaya çalışmıştım.

“Çocukluktaki cinsel travmalar” görüşümdeki değişikliğin bir başka sonucu olarak teorim, 189496 yılları arasında yayımlanan yazılarımda ipuçları bulunan bir yönde gelişti. O dönemde, hatta nedensel bir etken olarak cinselliğe hakkettiği yer verilmeden önce bile, kişinin egosu için katlanılmaz gözükmediği ve savunma çabaları yaratmadığı sürece hiçbir yaşantının patojenik [hastalık yapıcı] bir etkisi olamayacağını savunuyordum.[4] Histeride görülen ruhsal yapıdaki (veya o günlerde ifade ettiğimiz şekliyle bilinçteki) bölünmeyi işte bu savunmaya bağlıyordum. Savunmanın başarılı olması halinde duygusal sonuçlarıyla dayanılmaz olan yaşantı bilinçten ve egonun belleğinden uzaklaştırılıyordu. Ama bu şekilde uzaklaştırılan şeyler bazı durumlarda artık bilinçdışı bir durumda kendi etkinliklerine devam ediyor ve semptomlar ve bunlara bağlı duygular yoluyla bilince geri dönüyordu, dolayısıyla hastalık da savunmadaki bir başarısızlığa tekabül ediyordu. Bu görüşün, ruhsal etkenler arasındaki etkileşim alanına girmek ve böylece nevrozu ileri analize açık olmayan gizemli bir rahatsızlık olarak değerlendirmek yerine, histerideki ruhsal süreçleri normal olanlarına yakınlaştırmak gibi bir avantajı vardı.

Normal kalan insanlar konusunda artık daha fazla bilgi sahibiydik; bu da bu insanların çocukluktaki cinsel yaşam öykülerinin, nevrotiklerinkinden özünde farklı olması gerekmediği, özellikle de baştan çıkarılmanın oynadığı rolün her iki grupta da aynı olduğu gibi beklenmedik bir bulguya yol açmıştı. Bunun sonucunda artık “savunma” terimi yerine kullanmayı tercih ettiğim “bastırma’ya[5] kıyasla, rastlantıya bağlı etkiler daha çok geri plana çekilmiştir. Dolayısıyla artık belli bir bireyin çocukluğunda ne tür cinsel olaylar yaşadığından çok, bu olaylara ne tür tepkiler verdiği —bunlara “bastırmayla” tepki verip vermediği— önem kazanmıştır. Gelişim seyri içinde çocuğun kendiliğinden bir cinsel etkinliğinin bir bastırmayla nasıl kesintiye uğradığını göstermek mümkün olmuştur. Örneğin erişkin bir nevrotik, çocukluğundan itibaren sürekli olarak belli bir miktar “cinsel bastırma” uyguluyor; bu da gerçek yaşamın gerekleriyle yüz yüze geldiği zaman dışavurum kazanıyordu ve histeriklerin psikanalizi, bu insanların libidolarıyla cinsel bastırmaları arasındaki çatışmanın sonucu olarak hasta olduğunu, semptomlarının bu iki ruhsal akım arasındaki bir tür uzlaşmaya karşılık geldiğini gösteriyordu.

Bastırma konusundaki görüşlerimi ayrıntılarıyla tartışmaksızın teorimin bu kısmını daha fazla açamam. Burada, cinselliğin temel doğasını aramamız gereken bedensel süreçlere az da olsa ışık tutmaya çalışan Üç Deneme (1905d) adlı çalışmama bakılmasını önermekle yetineceğim. Orada çocukların yapısal [doğuştan gelen] cinsel mizaçlarının, beklenenle kıyaslanamayacak kadar çok çeşitlilik gösterdiğini, bunun “çok yönlü sapık” olarak adlandırılmayı hakkettiğini ve cinsel işlevin normal davranışı denen şeyin bileşenlerinden bazıları bastırıldıktan sonra işte bu mizaçtan kaynaklandığını göstermiştim. Cinsellikteki çocukluk ögesine dikkati çekerek, sağlık, sapma ve nevroz arasında basit bir ilişki kurabilmiştim. Normalliğin, bazı bileşen içgüdülerle çocukluk mizacının bazı bileşenlerinin bastırılmasının ve geri kalan bileşenlerin üreme işlevinin hizmetinde kullanılacak şekilde örgensel bölgelerin önceliği [kontrolü] altına verilmesinin bir sonucu olduğunu göstermiştim. Sapmaların, bileşen içgüdülerden bazılarının aşırı ve zorlanımlı gelişmesinden ötürü bu uyuşmada ortaya çıkan rahatsızlıklara karşılık geldiğini, nevrozların ise libidinal eğilimlerin aşırı bastırılmasına bağlanabileceğini ortaya koymuştum. Çocukluk mizacının sapkınca içgüdülerinin neredeyse tamamı bastırma yoluyla da olsa nevrozlardaki semptomların oluşumuyla ilgili güçler olarak kabul edilebileceği için, nevrozları sapmanın “negatifi” olarak tanımlamam mümkün olmuştu.[6]

Psikonevrozların nedenselliği konusundaki görüşlerimde ne tür değişiklikler olursa olsun, iki noktada —cinselliğin ve çocuksuluğun önemi— hiç geri adım atmadığımı veya reddiyeye yönelmediğimi vurgulamakta yarar olduğu kanısındayım. Bunun dışında, rastlantıya bağlı etkenlerin yerini yapısal etkenler, arı ruhsal anlamda “savunmanın” yerini ise organik “cinsel bastırma” aldı. Ne var ki söz konusu hastalıkların başlangıcının en sıradan duygulara, hatta bedensel tetikleyici nedenlere tepki olarak ortaya çıkabileceği ve çocukluk yaşantılarının özgün yapısına bağlı olan özgün bir nedensellikten vazgeçmek zorunda kaldığım dikkate alınınca, cinsel etkenlerin psikonevrozlardaki varsayılan nedensel önemini destekleyecek inandırıcı kanıtların bulunup bulunmadığı sorulabilir. Bu soruya cevap olarak, tartışma konusu bu inancımın kaynağının, nevrotikler üzerindeki psikanalitik incelemeler olduğunu söylemek isterim. Yeri doldurulamaz bu araştırma yönteminden yararlandığımız zaman, hastanın semptomlarının, cinselliğin normal veya sapkınca bileşen içgüdülerinden kaynaklanan cinsel etkinliğinden (tamamen veya kısmen) oluştuğunu görürüz.[7] Hem histeri semptomlarının büyük bir kısmı doğrudan doğruya cinsel uyarımın dışavurumlarından kaynaklanır, hem bir dizi erotojenik bölge çocuksu özelliklerinin artması nedeniyle örgenlerin [cinsel organların] önemini kazanır, hem de en karmaşık semptomların kendileri “dönüştürme” yoluyla cinsel içerikli fantazilere karşılık gelir. Histerinin dilini yorumlamayı bilen herkes nevrozun sadece hastanın bastırılan cinselliğiyle ilgili olduğunu kavrayacaktır. Ama cinsel işlevin de bebeklikteki mizaçla belirlenen gerçek kapsamıyla anlaşılması gerekir. Hastalığın başlangıcını belirleyen etkenler arasında sıradan bir duyguya da yer verilip verilmeyeceği konusunda psikanaliz, hastalıklı sonucu yaratan şeyin travmatik yaşantının cinsel bileşeni —ki bu, hiç eksik olmayan bir bileşendir— olduğunu değişmez bir şekilde gösterir.

Farkında olmadan, psikonevrozların nedenselliği sorunundan, bunların temel doğası sorununa yöneldik. Psikanalizden kazanılan bilgileri dikkate aldığımızda söyleyebileceğimiz tek şey, bu hastalıkların özünün, organizmada cinsel libidonun oluşumunu ve kullanılışını belirleyen cinsel süreçlerdeki rahatsızlıklarda yattığıdır. Bunları sonuçta kimyasal süreçler olarak tanımlamaktan kaçınmak pek mümkün değildir; dolayısıyla “güncel” nevrozlar[8] dediğimiz olaylarda cinsel metabolizmadaki rahatsızlıkların bedensel sonuçlarını, psikonevrozlarda ise bu rahatsızlıkların ruhsal sonuçlarını da görebiliriz. Nevrozlarla bazı alkaloidlerin kullanımından sonra ortaya çıkan sarhoşluk ve perhiz olguları ile Graves hastalığı ve Addison hastalığı arasındaki benzerlik klinik açısından dikkatimizi çeker. Ve tıpkı bu son iki hastalığın artık “nevrotik hastalık” olarak değerlendirilmemesi gibi, gerçek “nevrozların” da adlarına rağmen bu kategoriden bir an önce çıkarılması gerekebilir.[9]

Buna uygun olarak, nevrozların nedenselliği, cinsel işleve hizmet eden süreçlere zararlı bir etkisi olan her şeyi içermektedir. Burada ilk sırayı cinsel işlevin kendisini etkileyen rahatsızlıklar —cinsel yapı için farklı kültür ve eğitim düzeylerinde değişecek şekilde zararlı olarak değerlendirildikleri ölçüde— almaktadır. Bunu, organizmaya genel olarak zarar vermek suretiyle, cinsel süreçlerde de tali bir zarara yol açan her türlü rahatsızlık izler. Nevrozlar durumunda nedensellik sorununun, en az diğer hastalıklardaki nedensel etkenler kadar karmaşık olduğunu unutmamak gerek. Tek bir hastalık yapıcı etki pek yeterli olmaz; olayların büyük çoğunluğunda birbirini destekleyen ve bu nedenle birbirine karşıt gibi değerlendirilemeyecek olan bir dizi nedensel etken gerekmektedir. Bu nedenle nevrotik hastalık durumu ile sağlık arasında keskin bir ayrım yapılamaz. Hastalığın başlangıcı bir birikimin ürünüdür ve gerekli nedensel etkenler toplamı şu veya bu şekilde tamamlanabilir. Nevrozların nedenselliğini sadece kalıtımda veya yapıda aramak da, bu nedenselliği sadece kişinin yaşamında cinselliği etkileyen tesadüfi etkilere bağlamak kadar tek yanlı olacaktır; daha iyi bir iç gözlem bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir.


[1] Kaygı nevrozu konulu [ilk] makalemde (1895b). [Bu ciltte, sf. 35’te.]

[2] [Bu paragraf, Üç Deneme’deki (1905d; ÖFD.,8.) kısa bir göndermeyi saymazsak, çocukluktaki travmatik yaşantıların ve bilinçsiz fantazilerin nisbi önemi konusundaki görüşlerindeki değişmeye ilişkin yayımlanan ilk açık ipucudur. Aslında hatasını yıllarca önce farketmiş, konuyu 21 Eylül 1897 tarihli mektubunda Fliess’e açmıştır (Freud, 1950a, Mektup 69). Kendi hatasının Freud’un kendi düşüncelerini nasıl etkilediği, “Psikanalitik Hareketin Tarihi” (1914d) konulu makalesinin ilk bölümünde ve “Otobiyografik İnceleme”sinin (1925d) üçüncü bölümünde çok açık bir dille anlatılmıştır. Bu fantazilere ilişkin görüşlerindeki sonraki gelişmeler için bkz. “Kadın Cinselliği” (1931b; ÖFD., 8.) ve Yeni Giriş Dersleri (1933a; ÖFD., 2.]

[3]        [Freud’un genel “nevroz seçimi” sorununa ilgisi en azından 1896 başlarına dayanmaktadır. Birkaç yıl sonra saplantı nevrozuna özel bir göndermede konuya tekrar dönecektir (1913i). Gerçekten de bu sorun kafasını sürekli meşgul etmiştir. Konu sözü edilen makalenin (1913i; bu ciltte) editörlük notunda ayrıntılarıyla tartışılmıştır.]

[4]        “Savunma Nöro-Psikozları (Edinilmiş Histeri, Birçok Fobi ve Saplantı ile Bazı Hezeyanlı Psikozlara İlişkin Psikolojik bir Teori Girişimi)” (1894a).

[5] [Aslında “bastırma” terimi ilk kez ta Breuer ve Freud’un “Ön Bildiri”sinde (1893; ÖFD., 3) kullanılmıştır. Bu iki terim Histeri Üzerine İncelemelerde (1895d) sık sık geçmektedir. O dönemde iki yazar bu iki kavramı eşanlamlı kullanıyor gibidir: bkz. Histeri Üzerine İncelemeler, ÖFD., 3, birinci basıma ortak önsöz. Yıllarca sonra (Ketlemeler, Semptomlar ve Kaygı (1926d; ÖFD., 11, bu ciltte) adlı çalışmasının özellikle XI A(c) Bölümü) Freud konuya tekrar dönmüş ve “savunma”nın kapsamlı bir kavram olduğunu, “bastırma”nın ise savunmanın sadece bir biçimi olduğunu söylemiştir.]

[6] [Bkz. Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme (1905d; ÖFD., 8.]

[7] [Bkz. Üç Deneme, ÖFD., 8.]

[8]        [Yani sadece güncel ve fiziksel nedenselliği bulunan nevrozlar (nevrasteni ve kaygı nevrozu). Bunlar Freud’un görme bozuklukları konulu makalesinde (1910i; bu ciltte) tekrar tartışılıyor. Çok daha sonra Ketlemeler, Semptomlar ve Kaygı (1926d; bu ciltte) başlıklı çalışmasında konuyu tekrar ele alıyor.]

[9]        [Karş. Üç Deneme, ÖFD.,8.]

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | Küçült