Neşedir Bütün Canlıların Emdiği

Cemal Dindar


Maninin tıbbi bir rahatsızlık olarak bilinen ilk nitelemesi Hipokrat’a dayanır. Hipokrat, Sofokles ve Euripides ile, tragedya'nın bu büyük şairleriyle çağdaştır. Hippokrat ve dönemini, Batı uygarlığının kendinden önceki köklerinden, hem kendi mitolojik düşününden hem de daha öncesinden, yani Mısır ve Mezopotamya'dan kopuş dönemi olarak da kabul edebiliriz. Bu yalnızca düşünce ve sanatlar temelinde bir yeniden doğuş değildir, temelinde, günlük hayatın yeni bir biçime kavuşması, toplumsal örgütlenmenin olgunlaşması, Eski Yunan'da neredeyse şehirlerin bile belli alanların merkezi halini alması vardır. Atina demokrasi ve sanattır, Isparta askerdir, Kroton ve daha sonra Kos tiptir. Caudwell'in Yanılsama ve Gerçeklik'te ve şiir bağlamında söyledikleri hemen tüm bilgi alanları için doğrudur. Toplumdaki farklılaşma, ortaklaşman şenlik yaşantısının ve daha da önemlisi bunun olası olduğuna dair duygunun ortadan kalkması ile olmuştur. Mevsimsel döngü içinde, baharda, bağbozumlarında yapılan şenlikler topluma doğayla yazgı bütünlüğünü ve kişiye de yeğin bir katarsis sağlıyordu.

Bu şenliklerin kökeni ilkel ortaklaşman topluma kadar uzanır. Her ne kadar ilkelin ideolojisi olan büyü ile zaten bir parçası olduğu doğanın bereketini yönlendirme vurgusu bu törenlerle ilgili hemen her metinde yapılsa da, şenlikler türün devamlılığının, kadının doğurganlığının garanti altına alındığı yaşantılardı. Genç kızlar ve genç erkeklerin ortak cinsel birleşme törenleriydi, bunlar. Katartik etki öylesine güçlüydü ki, nasıl doğa bağrına düşmüş yeni tohumla yepyeni bir yıla hazırlanıyorsa, bu şenliklere katılanların da öldüğüne ve yeniden doğmuş olduklarına inanılırdı (Thompson).

'Bir zamanlar ne yılan vardı, ne akrep vardı,

Ne sırtlan vardı, ne arslan vardı,

Ne vahşi köpek vardı, ne kurt,

Ne korku vardı, ne işkence Adamın rakibi yoktu.

Uri, bütün bu gerekenlerle donatılmış ülke,

Martu ülkesi, emniyette duran,

Bütün evren, birlik içinde olan insanlar...'

Bu, bir Sümer tabletinde insanın çoktan yitirdiği altın çağın, mutluluk ve şenlik çağının ilk anlatımıdır(Kramer). İnsanın toplumsal farklılaşması ile birlikte bu altın çağ kayboldu, şenlikler de biçim değiştirdi. Bu biçim değişikliğinde belli kurallarla sınırlanan, ya da toptan kontrol altına alınan ilk yaşantılar da cinsel yaşantılar oldu. Fröydyan kültür çözümlemesinin temelini de cinselliğin belli normlara kavuşturulması, bastırılması oluşturur. Totem ve Tabu'da ilkellerde aynı toteme inananların evlenememesi, ensest yasağı bu temellerden bazıları olarak sunulur. Psikoseksüel gelişimle ilgili kendi kuramını oluştururken, Freud'un da, ürünü olduğu Batı uygarlığının ilk belirleyici özelliklerini edindiği Grek dünyasına, analistlerin terminolojileriyle söylersek bu uygarlığın çocukluğuna, 'regrese' olması, Ödip karmaşası kavramım Sofokles'in tragedyasından alması da dikkate değerdir. Türün coşkusunun bastırıldığı ve bu coşkunun hayattan sahneye kovulduğu yerden, tragedyadan, Batılı bireyi açıklamada büyük bir hüsnükabul görmüş bir kuramın anahtar kavramı alınmıştır: Ödip karmaşası. Ödipal dönem, insanın arzularının toplumla, onun en belirgin temsilcisi baba'yla ve dolayısıyla devletle, yani klişeyle ve dolayısıyla Tanrı'yla bilinçdışı bir anlaşma süreci olarak da yorumlanamaz mı? Fröydyan kurama göre 27 yaşlan arasında yaşanan ödipal dönemi de içeren psikoseksüel gelişim kuramı ile topografik ego(ben) kuramı arasındaki geçişkenlik de yine ödipal dönemle sağlanır. Id-ego-süperego üçlüsünde ödipal dönem, ben'in, Baha'nın tüm güçlülüğünün baskısı altında uygarlığın yarattığı egemen değerleri, Tanrı'yı, ahlaki normları, en önemlisi de her iki cinsiyet için de geçerli olmak üzere, ataerkilliği içselleştirdiği ve arzu ve dürtülerini yani id'i terbiye ettiği dönemdir. Malinowski'ninin çalışmalarından biliyoruz: Fröydyan kuram için işlerin karıştığı yer anaerkil bir toplumsal düzene sahip olan ilkel kabilelerdir.

Burada tartışılması gereken şey özellikle yirminci yüzyılın ilk yansında psikiyatrinin afili bir gömlek gibi giydiği ve ikinci yansında da sigorta şirketlerinin baskısıyla hızla çıkarttığı psikoanalizin Batı uygarlığına uygunluğu değil. İlk uygulandığı dönemlerde biriki yılı alan psikoanaliz, süresi 'yeni teknikler'le kısaltılmış olsa da, pahalıydı, psikofarmakoloji araştırmaları hızla sonuç verdi ve devasa bir ilaç pazarı oluştu, giderek de büyüyor. Psikoanaliz de, biyolojik psikiyatri de Batı uygarlığının insan kuramının bir sonucudur ve onunla uyumludur. Psikoanaliz, uygulama alanı olarak bir dönem işe yaramıştır, bir kuram olarak bu uygunluğu devam etmektedir. Neoliberalizmin yükselişiyle de uygulamada yerini tıbbi-biyolojik tedavilere bırakmış, işlevsizleşmiştir.

‘Oidipus her zaman başka yollarla yürütülen sömürgeleşmedir, içsel sömürgedir ve bizde, Avrupalılarda bile bunun kendi sömürge biçimimiz olduğunu göreceğiz.' Mukadder Yakupoğlu'nun, Deleuze-Guattari'nin ortak çalışmalarından biri olan Anti-Ödip'ten aktardığı bu alıntı uyumun keskinliği hakkında bizi aydınlatıyor. Başlıca bilinçdışının kavranılmasında araç olduğu ileri sürülen bir kuramın, bu denli emperyalist kavramlarla çözümlenmesi ve kuramın ev sahibi Freud'un yaşamı boyunca, ki bu yaşamın en verimli döneminde Ekim Devrimi'ne tanıklık da vardır, toplumcu fikirlere tek bir kez kapıyı açmaması dikkat çekicidir. Yakupoğlu, Özne ve Söylem adlı makalesinde Deleuze-Guattari çalışmasını temel referans alarak, psikanalizin kişinin arzularım mahkum ettiğini vurguluyor ve Nietzsche ve Artaud'u anıyor. Bunlara hem ömürlerinde, hem de yapıtlarında Baha'nın somut baskısını boyunlarında taşımış Kafka ve Kierkegaard eklenebilir. Batı uygarlığının birey özgürlüğünü öne çıkarıcı bireyci retoriğinin gerisindeki ana karakterinin kişiye biçilmiş bu mahkumiyet olduğunu düşünüyorum. Uygarlığın bu 'karakter bozukluğu'nun en yalın halini aldığı alanların, sınırsız söylem olanağı projesi gibi sunulan postmodernizm ve küreselleşme olması şaşırtıcı değildir.

Tragedya'nın Doğuşu'nda Nietzsche, modem insanın kendine sunulan yaşam karşısındaki kökensel çaresizliğinin tragedyaya dönüşümünü yazıyor: 'Grek ekin insanının da satyr korosunun karşısında, kendisinin ortadan kalktığını sezdiği kanısındayım: bu Dionysos tragedyasının son etkisidir, çünkü devletle toplum, genellikle insanla insan arasındaki uçurumlar, doğanın yüreğine doğru götüren güçlü bir birlik duygusuyla yumuşamaktadır... Dionysos'ca durumun uyandırdığı taşkınlık, onun geleneksel engellerinin ve varolan sınırlarının; şu sağlıksız öğeyi içeren sürenin, ortadan kaldırılışıyla geçmişteki kişisel yaşantının içine daldı. Unutulmuşluğun bu uçurumuyla güncel gerçeklik evreni ve Dionysosca gerçeklik evreni birbirinden ayrıldı. Bu güncel gerçeklik, yeniden, bilincin içine girdi, bir tiksinti uyandırarak sezildi, bu durumların ürünü de estetik ve istenci yadsıyan bir tinsel tutumdur. Bu anlamda Dionysos insanı ile Hamlet arasında benzerlik vardır: her ikisi de; nesnel varlıkların özüne gerçek bir bakış yöneltmiş, varlığın kendilerinden kaçındığını, çünkü onların davranışlarının nesnelerin yapısında bir değişiklik yapamayacağını öğrenmiştir.' Gerek Kraepelin'in şizofreninin merkezine 'istemin ve iradenin zayıflığı'nı yerleştirmesini, ki neoliberal donanımlı günümüz psikiyatrisinin uzmanlık içi diğer bir adı NeoKrapelinyan psikiyatridir, gerekse psikoanalizin ruhsal zorlanmaların kaynağını bilinçli deneyimlerden kopartıp bilinçdışına aktarmasını bu 'çaresizliğin', psikopatoloji fikrine tercüme edilmesi olarak göremez miyiz?

Türkçe'de, Mazhar Osman'ın tarihselliği dışında bir değeri kalmamış kitabı bir yana, ilk özgün psikiyatri kitaplarından birini yazmış olan Orhan Öztürk, maniyi 'taşkınlık' kelimesi ile karşılamıştı. Nietzsche, 'Dionysos'ca durumun uyandırdığı taşkınlık'ın unutuluşa terk edilişini yazıyor. Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: Maninin bir tıbbi hastalık olarak bilinen ilk kavramlaştırılması ile diyonizyan şenliklerin hemen herkesin katılabildiği agoradan sahneye, tragedya olarak taşınması aynı döneme rastlamaktadır. Modem sanatın köklerinin Eski Yunan'da olduğu varsayımı boşuna değildir. İnsanın diyonizyan durumu bastırılıp toplumdan, günlük yaşamdan kovulurken onun görünümleri ve işlevleri sanatta; hem yapıtta, hem de sanatçının ruhsallığında yeniden üretilmiştir. Bunun en belirgin örneklerini şiirlerde bulabiliriz. Böyle olması da beklenir. Caudwell, daha önce andığımız yapıtında 'tüm edebiyat gibi tüm dinin de şiir olduğu’ zamanlardan söz ediyor. Fuzuli 'Değil mi ki şair sözü elbette ki yalandır' derken, Kavafis 'Sanat her zaman yalan söylemez mi?' sorusunu sorarken 'güncel gerçeklik evreni ile Dionysos'ca gerçeklik evreni’ arasındaki uçurumu seziyorlardı.

Günümüzde insanın yıkıcılığı, kendi evini, yeryüzünü tehdit ederken bile doğa, insanın duygudurumunu, insanlığın kardeşliğini anlatan imgelerin en güçlü kaynağı olmayı sürdürüyor. Beethoven, Dokuzuncu Senfonisi'nin son bölümünde koral müziğin başyapıtlarından birini sunuyor ve Schiller'in şiiriyle, Neşeye Övgü ile, insanlığa sesleniyor:

'...Neşedir bütün canlıların emdikleri,

Doğanın bereketli göğüslerinden,

Bütün iyiler ve bütün kötüler Onun gül kokan izlerinden giderler.

Öpücükler sundu bize ve üzümler,

Bir de ölesiye sınanmış bir dost,

Tırtıllar bile tattı şehvetin zevkini,

Ve başmelek şimdi beklemekte Tanrının eşiğini.

Neşenin güneşlerinin uçması gibi Gökyüzünün o görkemli yollarında,

Koşun, ey dostlar, siz de yaşamlarınızla,

Zafere koşun bir kahraman misali,

Sarılın birbirinize ey insanlar...'

(Çev. Ahmet Cemal)

Neşe, gülmek bilgi alanından olduğu gibi inanç alanından da, üstelik daha kesin ve katı bir şekilde kovulmuş durumda. Tek tanrılı dinlerin hemen tüm retoriği, bu dünyanın, nimetleriyle birlikte geçiciliği ve öteki dünyanın, sonsuz nimetleriyle sonsuzluğu üzerine kurulu. Neşeyle yaşamak değil, acıya göğüs germek, kabullenmek, acılarla pişmek cennete daha yakındır. Kadercilik, bir de bunu besleyen yokluklar, yoksunluklar, kişilerin duygu durumlarında kederciliği sürekli kılmakta, elinde yüceltebileceği çok az şey kalanlar da bu dinsel retoriği içselleştirip acılarını yüceltmektedir. Gülmek, gülmeye en çok gereksinimi olanların aşağıladığı bir eylem haline gelmektedir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült