Dr. Collins’in Dönüşümü

Michael Shermer


Tıp alanında yüksek lisans ve doktora diplomalı bir kişi olan Collins, İnsan Genomu Projesi’nin eski başkanı, Ulusal Sağlık Kurumlan’nın şimdiki direktörü, Başkanlık Özgürlük Madalyası’nın sahibi, saygın Ulusal Bilimler Akademisi’nin ve Papalık Bilimler Akademisi’nin bir üyesidir; üstelik bunlar ulaştığı mevkilerin sadece birkaçıdır. Onun hayatı da yine sabaha doğru karşılaştığı bir tezahürle değişti; bu olay onu yeniden doğmuş, açık sözlü ve ateşli bir Hıristiyan olmaya yöneltti; böylece hem yaşadığı deneyim, hem de katı bir ateistken tutkulu bir dindara dönüşme yolculuğu üzerine çok satan bir kitap yazdı. Bir duvar ustasının anlatısında tanık olduğumuz inanç gücünden bağışık olduğunuzu haklı olarak düşünebilirsiniz; ama bu kitabı okuyan çok az kişi, kuşağımızın en büyük beyinlerinden biri olan Francis Collins’in düşünsel gücüne ya da bilimsel siciline sahip olduğunu söyleyebilir. Böyle bir şey onun başına geldiğine göre, herkesin başına gelebilir. Aslında, bu kitapta ileri sürdüğüm gibi, farklı yoğunluk düzeylerinde ve yaşamımızın değişik evrelerinde ya da anlarında olsa bile, inanç gücü hepimizi yakalar. Francis Collins Tanrının Dili: Bir Bilim Adamı İnancın Kanıtlarını Sunuyor1(2006) adlı çok satan kitabında, ateistlikten tanrıcılığa doğru uzanan ve ilk başta bilimcilerin yeni fikirler üzerinde çalışırken genelde yaşadıkları içsel tartışmalarla dolu, ikircimli bir düşünsel süreç niteliği taşıyan yolculuğunu anlatır. (“Sonuçlardan ürktüğüm ve kuşkularla sarsıldığım için duraksadım.”) Bu süreçte Tanrı’nın varlığı ve Mesih’in tanrısallığı konusunda okuduğu kitapların başında, ünlü Oxford bilgini ve romancı C. S. Lewis’in eserleri gelir. Kurgusal olmayan popüler kitapları Hıristiyanlık savunucularının dayanağı haline gelen Lewis, hafif örtük dinsel alegorilerle dolu olan ve Hollywood tarafından sürekli filmleri yapılan Narnia Günlükleri adlı çocuk kitabı dizisiyle de tanınır. Pepperdine Üniversitesinde tamamen C. S. Lewis’in yazıları üzerine bir ders aldığım için, onun anlatım gücüne ilk elde tanıklık edebilirim. (Ancak uzayla ilgili bilimkurgu üçlemesi, nitelik olarak Narnia dizisinin gerisinde kalır ve filme çekilme şansı pek yoktur.) Collins, İsa’nın bedene bürünmüş Tanrı olduğu, yani (hoş ifadesiyle poster konusu olan “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun,” [Yuhanna 3:16] ibaresinde belirtildiği gibi) hepimizin yeniden doğması için kefaretimizi ödemek üzere yeryüzüne bir insan olarak indiği savına ilk tepkisini şöyle aktarır: “Tanrıya inanan bir kişi haline gelmeden önce, bu türden bir mantık bana son derece saçma gelmekteydi. Derken çarmıha geriliş ve diriliş teması,Tanrı ile aramda açılmış uçuruma karşı çekici çözüm olarak belirdi; İsa’nın kişiliğiyle kapatılabilecek bir uçurumdu bu.” inanca bağlı gerçekçilik ilkesinin öngördüğü gibi, inancın oluşmasından sonra onu destekleyici sebeplerin bulunabileceğini burada bir kez daha görüyoruz.

Ne var ki, bu sıçrayışı yaşayana kadar, Collins’in gördüğü bilim ve rasyonellik eğitimi dinsel inancı ondan uzak tuttu, “içimdeki bilimci yan, Mesih hakkındaki Kitabı Mukaddes yazılarının bir efsane veya daha da kötüsü bir oyun olması halinde, ne kadar çekici olursa olsun, Hıristiyan inancına doğru giden bu yolda daha fazla ilerlemekten kaçındı."Açıklamanın yanında inanç ikinci planda kaldığı sürece, kuşkuculuk ağır bastı; ama aklınızı inanç olasılığına açmanızla birlikte, açıklamalar doğal olarak yerli yerine oturur. Collins ünlü ateist Richard Dawkins’le basına yansıyan tartışmada, Tanrı’nın evren dışında olduğu yolundaki savına karşı çıkan ve bunu “bütün kıvırtmaların ebeveyni” olarak nitelendiren Dawkins’e cevaben bir Time muhabirine şunu belirtmişti:

Doğanın dışında olabilecek şeylerin konuşulamayacağı varsayımına ciddi itirazım var. İnsanların sorabileceği “Ben niye buradayım?” ve “Biz öldükten sonra ne olur?” gibi sorulara ilişkin cılız bir görüştür bu. Bunların yerinde olduğunu kabul etmeye yanaşmazsanız, doğal dünyayı inceledikten sonra Tanrı’nın varlığı konusunda sıfır olasılığa varırsınız; çünkü bu yaklaşım sizi bir kanıt temelinde ikna etmez; ama aklınız Tanrı’nın var olabileceğine açık olursa, evrenin bu sonuçla tutarlı yönlerine işaret edebilirsiniz.

Açıklama inanç sırası tersine dönmek üzereydi. Collins, Danimarkalı teolog Soren Kierkegaard’a göre hem tam insan, hem de tam Tanrı olabilecek bir varlığa inanma paradoksunu aşmak için gerekli olan iman sıçrayışı, uçurumunun kenarında dikilmeye hazırdı. C. S. Lewis ona bu teolojik kanyonun üzerinden atlamak için gereken mancınığı sağladı. Lewis Saf Hıristiyanlık kitabında, daha sonraları “Palavracı, Meczup ya da Efendi” olarak anılan meşhur savını şöyle ortaya koyar:

Sıradan bir insan olan ve İsa’nın söylediği türden şeyleri ortaya atan bir adam büyük bir ahlak hocası sayılmazdı. Ya çılbır olduğunu söyleyen bir adama denk konumda bir meczup ya da cehennem iblisi olarak görülürdü. Tercihinizi yapmak zorundasınız. Bu adam ya Tanrı’nın oğludur ya da bir meczup yahut ondan da fena bir şeydir. Onu aptal sayıp içeriye tıkabilir, yüzüne tükürebilir ve bir şeytan gibi görüp öldürebilirsiniz ya da ayaklarına kapanıp onu Efendi ve Tanrı olarak nitelendirirsiniz.

Mesih’in tanrısallığı lehindeki ve aleyhindeki düşünsel savlar, manevi arayışı sırasında Collins’e epeyce azap çektirdikten sonra, doğayla bütünleştiği bir öğleden sonra çöküverdi:

Lewis haklıydı. Bir tercihte bulunmak zorundaydım. Bir tür Tanrıya inanma kararını almamın üzerinden tam bir yıl geçmişti ve artık hesap vermeye çağrılmaktaydım. Güzel bir sonbahar günü, Mississippi’nin batısına ilk gezim sırasında Cascade Dağları’nda yürüyüş yaparken, Tanrının yarattığı şeylerin görkemi ve güzelliği direnişimi alt etti. Bir köşeyi dönerken, yüksekliği yüzlerce metreyi bulan güzel ve beklenmedik biçimde donmuş bir şelaleyi görmemle birlikte, arayışın bittiğini anladım. Ertesi sabah güneş doğarken, çiy kaplı çimlere çömeldim ve İsa’ya teslim oldum.

Bu deneyim hakkında daha fazla şey öğrenmeye istekliydim ve Collins’i ailesini ziyaret etmek üzere çıktığı uzun bir araba yolculuğunda yakalamayı başardım. Ulusal Sağlık Kurumları’nın başkanı olmanın getirdiği uğraşlardan sıyrılmış durumdaydı.2 inançları ve onlara nasıl vardığı konusunda ferahlatıcı (ve aydınlatıcı) ölçüde açıktı. Konuya, haftada yüz saat çalışan bir tıp asistanı olduğu döneme denk gelen donmuş şelale tezahürü öncesindeki durumunu anlatarak başladı. “Aşırı çalışmaktan ve yeterince uyumamaktan dolayı yorgundum; bir yandan da iyi bir koca ve baba olmaya çalıştığımdan, derin düşüncelere dalmak için gerçekten çok az zamanım vardı. Bu bakımdan dağda yaşadığım anın ayırıcı yanı, söz konusu uğraşlardan uzaklaşmam ve derin sorulara kafa yorma fırsatını bulmamdı.” Böyle bir yatkınlık ortamında, “patikanın köşesinden dönünce, güneş altında ışıldayan donuk şelaleyi gördüm.” diye açıklıyor

Collins. “Tanrı’dan gelen mucizevi bir işaretten çok, bir karar vermeye çağrıldığım yönünde bir duyguydu bu. O anda bir dazlak kartalın yukarıda uçuyor olmasının gerçekten hoş olacağım düşündüğümü bile hatırlıyorum, ama öyle bir şey olmadı. Bununla birlikte sahiden bir huzur duygusu, o kararı vermeye artık hazır olduğum ve bunun için doğru yerde olduğum duygusu uyandı içimde. ‘İşte o noktaya vardım ve başardım.’ diyebilmenin huzuruyla doluydum sadece.”

Collins’in “büyük keyif ve rahatlık duyduğu, kendi dönüşümü üzerine birçok insanla konuştuğu...yaklaşık bir yıllık balayı dönemi”nden sonra, aklına süzülmeye başlayan kuşkular onda “bütün bunların bir yanılsama” olup olmadığı merakını doğurmuş. Özellikle yoğun kuşku içine girdiği bir pazar günü, “kilise akarının önüne gittiğini, büyük sıkıntı içinde bir süre diz çökmüş halde durduğunu, yardım için sessizce bazı dualar okuduğunu” aktarıyor. Derken omzuna dokunan bir eli hissetmiş. “Dönüp bakınca, kiliseye o gün katılmış olan bir adamı gördüm. Bana çektiğim sıkıntıyı sordu. Durumumu anlatmam üzerine, beni öğle yemeğine götürdü; sohbet ettik ve aramızda güzel bir dostluk başladı. Daha sonra benimkine benzer bir yoldan geçmiş bir fizikçi olduğunu öğrendiğim bu kişi, kuşkunun iman yolculuğunun bir parçası olduğunu görmemi sağladı.” Bir bilim meslektaşı sayesinde, “geriye dönüp ilk başta imana geliş sürecini çözebildiğini ve dinsel inancının düzmece değil, gerçek olduğu sonucuna vardığını” belirtiyor Collins.

Onun da bir bilim adamı olmasının katkısı oldu mu?

Elbette oldu! İnançlı bir sürü insanla yaptığım konuşmalarda, çoğu kişiye oranla inancımı epeyce fazla entelektüelleştirdiğimin farkına vardım; dolayısıyla içimdeki kuşkuyu bilim dünyasından bir meslektaşla paylaşmam özellikle yararlı oldu.

Kuşkular, seni inancında geriletmedi mi?

Hayır, kuşku aslında gelişmeyi sürdürmek için bir fırsattır.

Tanrı’nın var olduğu ve kuşkunun iman etmenin olağan bir parçası olduğu görüşü ile Tanrı’nın var olmadığı ve kuşkunun makul, yerinde olduğu görüşü arasındaki farklılığı nasıl anlatabilirsin?

Bir uçta Tanrı’nın varlığına mutlak güven, öbür uçta ise Tanrı'nın yokluğuna mutlak güven olmak üzere, bir inanç yelpazesi vardır. Hepimiz bu yelpazenin bir yerinde yaşarız. Ben inanç ucuna doğru bir yöneliş içindeyim, ama oraya varan bütün yolu aşmış değilim. Yelpazenin öbür ucunda olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum; çünkü yirmili yaşlarda ben de oradaydım. Tamamen rasyonel bir perspektifle bu yelpazeye bakılacak olursa, her iki uç da savunulabilir değildir her ne kadar kitabımda açıkladığım bütün sebeplerle, inançlılık tarafının inançsızlık tarafından daha rasyonel olduğu sonucuna varmış olsam da.

Tanrının Dili, bilim ile din arasındaki ayrılığı kapatmaya yönelik dürüst ve içten bir bağdaştırma girişimidir. Yaratılışçılarla tartışmalarımda bu kitaptan sıklıkla alıntılar yaparım; çünkü dindar cephede hatırı sayılır bilimsel konuma sahip biri olan Collins, akıllı tasarım yaratılışçılığının zırva olduğunu berrak bir dille açıklar. Kitabın insan evrimine ilişkin genetik bulgularla ilgili bölümü, bu konuda şimdiye kadar kaleme alınmış en etkili özetlerden biridir. Burada kısa bir özetini aktarmakta yarar vardır; çünkü Collins’in olgular karşısındaki dürüstlüğünü çok iyi yansıttığı gibi, doğaya ilişkin temel sorular söz konusu olduğunda, onun (ve hepimizin) çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı bir muammayı ortaya koyar.

Collins işe DNA’daki “eski tekrarlamak unsurlar”ı (ETU’lar) tarif etmekle başlar. ETU’lar “sıçrayan genler’den, yani genellikle bir işlev görmeksizin kendini çoğaltan ve genomdaki diğer konumlara yerleşen genlerden kaynaklanır. “Darwin’in teorisi genom içinde işlevi etkilemeyen (yani ‘hurda DNA’da yer alan) mutasyonların zamanla düzenli biçimde birikeceğini öngörür.” diye açıklar Collins. “Bununla birlikte genlerin kodlama bölgesindeki mutasyonlarının daha seyrek gözlemlenmesi beklenir; çünkü bunların çoğu zarar verir ve ancak böyle seyrek bir olay, bir seçilim avantajı sağlar ve evrim sürecinde korunur. Gözlemlenen durum tam da budur.” Aslında,memeli genomları ETU’larla doludur; insan genomunun aşağı yukarı yüzde 45’i onlardan oluşur. Sözgelimi, insan ve fare genomlarının kesitleri yan yana konulduğunda, özdeş genler ve birçok ETU aynı konumda yer alır. Collins özetini şu keskin yorumla bitirir: “Kişi, Tanrı’nın işlevsiz kalmış ETU’ları kafamızı karıştırmak ve bizi yanıltmak için bu belirli konumlara yerleştirdiği görüşünü benimsemeye yatkın olmadığı sürece, insanların ve farelerin ortak bir atadan geldiği sonucu neredeyse kaçınılmazdır.”

Bilim doğayı DNA gibi olağanüstü çoğalmalar için ilahi gücü esas almamıza gerek bırakmayacak kadar iyi açıkladığına göre, Francis Collins niçin Tanrıya inanıyor? Öyle ya, bir bilimci ya da makul kişi ne diye Tanrıya inansın ki? Bu sorunun düşünsel ve duygusal olmak üzere iki cevabı vardır. Düşünsel bakımdan, Collins konu dünyadaki her şeyi doğa yasasıyla açıklamaya geldiğinde, bilimci meslektaşlarıyla sıkı sıkıya uyum içindedir; bunun iki istisnası (Immanuel Kant’ın Şiirsel tarifiyle) yukarıdaki yıldızlı sema ve içindeki ahlak yasasıdır? Burada, yani doğa yasalarının kozmik kökeni ve ahlakın evrime dayalı kökeni alanında, Collins uçurumun yalçın kenarında durur. Bilimi daha da ileriye götürmek yerine, bir inanç sıçrayışına gider. Niçin?

Bir kişinin dinsel inançlarını belirleyen birincil etken, anne babasının inançları ve ailedeki dinsel ortamdır. Francis Collins açısından böyle bir durum söz konusu değildi. Yale mezunu, laik ve özgür düşünceli olan anne baba, (en küçüğü Collins olan) dört oğlu altıncı sınıfa kadar evde okutmuş ve dinsel düşünceyi ne özendiren, ne de caydıran bir tutum takınmıştı. Anne baba, kardeşler ve aile dinamiklerinden sonra, akran grupları ve öğretmenler kişinin inançlarını şekillendirmede etkili bir rol oynar.Evdeki eğitimin ardından devlet okullarına giren Collins, ortaöğrenim yıllarında çekici bir kimya öğretmeniyle karşılaştı ve uğraş alanının bilim olacağına hemen karar verdi. Dinsel kuşkuculuğun, bilimsel aldın ayrılmaz parçası olduğunu varsayarak, savlara ve bulgulara ilişkin titiz bir analizden “çok ‘kurcalamak istememe’ anlayışı doğrultusunda” agnostisizmde karar kıldı. Einstein’in bir biyografisini ve bu büyük bilimcinin İbrahimii dinlerin kişisel Tanrısını reddeden görüşünü okumak, “aklı başında hiçbir bilimcinin bir tür düşünsel intihara kalkışmaksızın

Tanrı’nın varlığı olasılığına kafa yormayacağı yolundaki yargısını pekiştirmeye” yaradı sadece. “Böylece tedricen agnostisizmden ateizme kaydım. Yanımda konuşulduğunda manevi inançları sorgulamaktan hiç çekinmedim; böyle perspektifleri aşırı duygusallık ve köhne boş inanç sayarak önemsemedim.”4

Collins’in inanç yelpazesinin kuşkucu tarafında kurduğu düşünsel yapı, bir tıp öğrencisi ve asistanıyken yaşadığı duygusal deneyimlerle yavaş yavaş parçalandı. Hastalarının çektiği acılardan ve sıkıntılardan bunaldı; dara düştükleri zaman onları inancın ayakta tutmasından etkilendi. “Bu temiz Kuzey Carolina insanlarıyla yatak başucundaki sohbetlerimde beni derinden sarsan şey, birçoğunun geçirdiği sürecin manevi veçhesiydi. Çoğu durumda hiçbir kusurları olmaksızın çektikleri korkunç çilelere rağmen, içlerindeki iman gücüyle bu dünyadaki veya öbür dünyadaki nihai huzurun getireceği güçlü bir avuntu bulan kişilere sayısız kez tanık oldum. Psikolojik bir payanda olduğuna göre, imanın çok güçlü bir şey olması gerektiği sonucuna vardım. İman, kültürel geleneğin bir yaldızı olmanın ötesinde bir anlam taşımıyorsa, bu insanlar Tanrı’ya karşı kızgınlıklarını niçin dışa vurmuyor ve dostlarından, aile mensuplarından sevecen ve iyilik sever bir doğaüstü güç hakkındaki bütün bu konuşmaları bırakmalarını niçin istemiyorlardı?”

Güzel bir soru. Aynı şey ağır ve tedavisi olmayan anjine yakalanmış bir kadının ona yönelttiği şu soru için de geçerliydi: Tanrı konusunda inandığın şey ne? Collins’in kuşkucu kanaatleri yerini o andaki anlayışlı duyarlılığa bırakmıştı. “Ağzımdan ‘Doğrusu emin değilim,’ sözleri kekeleyerek döküldüğünde, yüzümün kızardığını hissettim. Onun belirgin şaşkınlık ifadesi, yirmi altı yıllık ömrümün neredeyse tamamında kaçmış olduğum bir açmazla keskin biçimde yüzleşmemi getirdi: İnancın lehindeki ve aleyhindeki bulguları ciddi olarak hiç düşünmemiştim gerçekten.”

Collins’in aile geçmişi, yetiştirilme biçimi ve eğitimi, onu din konusunda bir kuşkucu olmaya yöneltmişti; bu tutum bilimsel çalışma ve başka kuşkucu bilimcilerle tanışma sürecinde pekişmişti. Bir duygusal dürtü ayılarak doğrulmasına, dinsel inanca ilişkin bulguları ve savları farklı bir perspektifle yeniden incelemesine yol açtı. “Birdenbire bütün savlarım çok cılız göründü ve ayağımın altındaki buzun çatırdadığını hissettim.” diye hatırlıyor. “Bu kavrayış, enikonu dehşet verici bir deneyimdi. Sonuçta, ateist tutumumun sağlamlığına artık bel bağlayamayacağıma göre, irdelememeyi yeğ tutacağım davranışlardan dolayı sorumluluk üstlenmem gerekecek miydi acaba? Kendim dışında birine karşı sorumlu muydum? Bu soru, artık kaçılamayacak kadar dayatıcıydı.”

İşte bu can alıcı anda duygusal bir dürtünün insanı farklı bir yola sürükleyebildiği düşünsel bir taşma noktasında Collins, kendisi de bir zamanlar çıkmaza girdikten sonra yolunu bulmuş C. S. Lewis’in yazılarına yöneldi. İnanç kapısının aralanmasıyla birlikte, içinde yankı uyandıran şeyleri Lewis’te bulmak, onu donmuş bir şelalenin kuşkuculuk kapısını kapatacağı duygusal bir yatkınlığa önlenemez biçimde götürdü. “Bu genişleyen uçurumun kenarında uzun süre titreyerek öylece kaldım. Sonunda, bir kaçış yolu olmadığını görerek, sıçradım.”

Bu sıçrayış nasıl bir şeydi?

Besbelli ki ürkütücüydü; aksi halde oraya varma o kadar uzun sürmezdi. Ama sonunda o sıçrayışı yapınca, içimde bir huzur ve rahatlama duygusu uyandı. Daha önce inancın akla yakınlığına güven duyacak bir noktaya varmış olmakla birlikte, geri kalan ömrüm boyunca bunun kararlı bir konum olamayacağını kavramaktan gelen bir gerginlik içindeydim. O konumu yadsımak ya da daha ileriye gitmek zorunda kalacaktım. Daha ileriye gitmek ürkütücü, geriye dönmek ise düşünsel bakımdan sorumsuzca görünmekteydi. Böyle kararsız bir ara zeminin uzun süre yaşayabileceğim bir yer olmayacağı açıktı.

Şunu merak ediyorum: Acaba farklı bir zamanda ya da farklı bir yerde doğmuş olsaydın, farklı bir dine dönük farklı bir iman sıçrayışı yaşayabilir miydin? Yani, inancın her zaman kültürel tarihsel bir bileşeni olduğu söylenebilir mi?

Evet, var. Yine de beni imana götüren yolculuk çocukluk dönemimde belirli bir dinin aşılanmasına dayanmadığı için minnettarım. Böyle bir süreç bunun kendi kararım mı, yoksa kültürel bakımdan dayatılmış bir şey mi olduğu yolundaki kuşkularımdan bazılarını hafifletiyor.

Bir zamanlar inançsızken şimdi inanca varmış biri olarak, sence Tanrı niçin varlığını bu kadar belirsiz kılıyor? Eğer ona inanmamızı istiyorsa, niçin varlığını dosdoğru açık etmiyor?

Bize özgür irade vermenin ve seçim yapmamızı istemenin açıkçası Tanrıya yaraşır bir tutum olmasındandır. Eğer Tanrı kendi varlığını herkese tamamen açık etseydi, hepimiz tek bir evrensel imana uyan robotlara dönerdik. Böyle bir şeyin ne anlamı olurdu ki?

Peki, senin gibi aynı bulgulara bakan, ama farklı bir sonuca varan aldı başında birçok insanın bulunmasına ne diyorsun? Belki onlar da aksi yönde duygusal kararlar veriyorlardır.

Hepimiz aldığımız her karara bir yük koyarız; bulguların belirttiği şeylere bağlı yönler ve bulguların belirtmesini istediğimiz şeylere bağlı yönler vardır. İnsan üzerinde otorite taşıyan bir Tanrı ya da insandan bir şeyler bekleyen bir Tanrı fikrinden hoşnut olmayan birçok kişi elbette vardır yirmi iki yaşımdayken kesinlikle içime dert olan bu meselenin bazı insanlara bütün yaşamları boyunca dert olduğuna eminim. Beraberinde getirdiği özgürlüğü yaşamak için, inançlı biri olmak zorundaydım.

Akıllı tasarım yaratılışçılarını “Boşlukların Tanrısı” savı konusunda çürütmüş biri olmakla birlikte, bir bakıma evrenin ve içindeki ahlak yasasının kökeninin bilimle açıklanamayacak boşluklar olduğunu söylüyorsun. Yeterince geriye gitmemiz halinde, her zaman boşluklar olması kaçınılmaz değil midir?

Sanırım, bu doğru. Sıradan boşluklar başka, büyük boşluklar başka. Bilimin doğal açıklamalarla doldurabileceği boşluklar için bir Tanrıya gerek yoktur. Ama bir doğal açıklamanın asla dolduramayacağı boşluklar bir doğaüstü açıklamaya elverişlidir. Bunu açıkça gerektirirler. İşte Tanrı bu noktada devreye girer.

İyiliğin ve Kötülüğün Bilimi kitabımda, içimizdeki ahlak duyusunun ortaya çıkışını bir sosyal primat türü olmamıza, birbirimizle geçinme gereğini duymamıza ve dolayısıyla toplumu gözetici, iş birliğine açık ve hatta kimi zaman özgecil olmamıza bağlamaktayım. Yardımın karşılığının beklendiği bir oyun teorisinin kısasa kısas üzerine kurulu hesapçı yaklaşımına değil, başkalarına yardım etmekten dolayı daha derin bir sahici keyif alma duygusuna dayanan bir özgecil tutumdur bu. Ahlaki vicdanımızın o “küçük iç sesi” evrimin yarattığı bir şeydir. İnançlı birinin perspektifiyle bakılırsa, Tanrı, senin de evrimle ortaya çıktığını ileri sürdüğün bakteri kamçısını ya da DNA’yı yaratırken yaptığı gibi, içimizde ahlak duyusunu da yaratmak üzere evrime niçin başvurmuş olamasın?

Bu konuda seninle tamamen hemfikirim. Köklü özgecil tutumun evrimle ortaya çıkmış olabileceği fikrine pek itibar etmediğim Tanrı’nın Dili'ni yazmamdan buyana bu soru konusundaki düşünme tarzım gelişmiş bulunuyor. Şimdi bunun bir olasılık olduğunu düşünüyorum; ama böyle bir durum Tanrı tarafından tasarlanmış olma olasılığını dışlamaz; çünkü benim gibi tanrıcı bir evrim yanlısı için, evrim Tanrı’nın bütün yaratılışa dönük huşu uyandırıcı tasarısıdır. Tanrının tasarısı ayak tırnaklarını ve şakak loplarını ortaya çıkardığına göre, bir ahlak duyusunu niçin ortaya çıkaramasın? Özgecil tutumu tamamen doğal sayıp geçiştirme yoluna gidilse bile, doğru ve yanlış ilkelerinin niçin var olduğu sorusu hala cevapsız kalır. İçimizdeki ahlak duyusu tamamen evrim baskısının sonucuysa ve bizi ahlakın önem taşıdığına inandıran bir göz boyamaysa, sonuçta doğru ve yanlış ayrımı da bir yanılsamadır, iyi ve kötünün bir anlam taşımadığını söylemek, katı bir ateist için varılması çok zor bir noktadır. Bu seni rahatsız ediyor mu, Michael?

Evet, bazen. Bu soruyu senin hastanede karşılaştığım ölüm döşeğindeki kadın bana yöneltmiş olsa, ne söyleyeceğime emin değilim. Ama ben ahlak konusunda görelilik yanlısı değilim; tutulması tehlikeli bir yoldur bu. Bence neredeyse mutlak nitelikte ahlak ilkeleri gerçekten vardır; koşula bağlı ahlaki doğrular olarak adlandırdığım bu yaklaşımda bir şey koşula bağlı olarak doğru ya da yanlıştır. Yani, çoğu insan için çoğu yerde çoğu kez falanca davranış doğru ya da yanlıştır. Bunun Tanrı gibi bir dış kaynak olmaksızın varabileceği ölçüde iyi olduğu kanısındayım; ama doğruyu ve yanlışı somutlaştıran bir Tanrı olsa bile, bunu nasıl öğreneceğiz? Kutsal kitaplardan mı? ibadet yoluyla mı? Nasıl?

İçimizdeki o küçük ses yoluyla diyeceğim yine.

Evet, ben de o sesi duyarım. Soru şu: Bunun kaynağı ne?

Tamam. Bana göre, o iç ahlaki sesin kaynağı Tanrıdır.

Anlıyorum. Bana göre, o ses evrimle ortaya çıkan ahlaki doğamızın bir parçasıdır.

Elbette. Belki de, Tanrı o ahlaki doğayı bize evrim yoluyla vermiştir.

Yani, mesele sahiden de gelip nihai bir bilinmezliğe mi dayanıyor?

Evet, öyle.

Francis Collins’i severim ve sayarım. Hayatın en derin sorularıyla cesurca yüzleşmiş, uçurumun kenarına yaklaşmış, aşağıya bakmış ve doğru bulduğu şeyi yapmış bir adamdır. Onun yolu bana göre değildir, ama “kendi benliğine bağlı kal” öğüdüne uygundur. Bu da inancın sonuçta kişisel olduğu yerdir, yani inanca bağlı gerçekçiliktir. Başı ve sonu olmayan soruların kesin cevapları yoktur.

Böylesine temel bir belirsizlikte hayatın anlamı nerededir? İster inançlı, isterse de kuşkucu biri olun, hayatın anlamı bulunulan yerdedir. Yaşanan andadır. İçimizde ve dışımızdadır. Düşüncelerimizde ve davranışlarımızdadır. Yaşantımızda ve sevgilerimizdedir. Ailemizde ve dostlarımızdadır. Toplumumuzda ve dünyamızdadır. İnançlarımızın yürekliliğinde ve verdiğimiz sözlerin niteliğindedir. Hayat sonsuz olsun ya da olmasın, umut hiç tükenmez.

Akıl Gemi ve İnanç Atı

Çoğumuzun sezgiyle doğru kabul ettiği yaygın bir efsane, zeka ile inanç arasında ters bir bağıntının olduğudur: Zeka yükseldikçe, hurafeye ya da büyüye inanç düşer. Aslında durum öyle değildir, özellikle de IQ yelpazesinde yukarıya doğru çıkıldıkça. Herkesin IQ bakımından ortalamanın üzerinde olduğu mesleklerde (doktorluk, avukatlık, mühendislik vb.), zeka ile başarı arasında hiçbir ilişki yoktur; çünkü o düzeyde kariyer açısından varılan noktayı belirleyen başka değişkenler (hırs, zaman ayırma, sosyal beceriler, kişisel çevre, şans vb.) devreye girer. Benzer şekilde, insanlar hakkında çok az şey bildikleri iddialarla (bu çoğumuz açısından iddiaların büyük bölümü demektir) karşılaşınca, zeka genellikle inancı belirleyen bir etken değildir. Bunun tek istisnası vardır: Bir inanca bağlandıktan sonra, insanlar ne kadar akıllı olurlarsa, inançlarını rasyonelleştirmede o ölçüde ustalaşırlar. Bundan çıkan sonuç şudur: Akıllı insanlar saçma şeylere inanırlar; çünkü akıl dışı sebeplerle vardıkları inançları savunmada hünerli olurlar.

Çoğu kimse savunduğu inançlara çoğu kez kişiliği ve mizacı, aile dinamiklerini ve kültürel geçmişi, anne baba ve kardeşleri, akran gruplarını ve öğretmenleri, eğitimi ve kitapları, akıl hocalarını ve kahramanları, çeşitli hayat tecrübelerini kapsayan bir sürü sebeple varır. Bunlardan çok azının zekayla bir alakası vardır. Aydınlanma çağının Homo rasyonalist ideali, bir olgu tablosu karşısında oturduğumuzu, olguları olumlu ve olumsuz terazisinde tarttığımızı, ardından hangilerinin şu ya da bu teoriye en iyi biçimde uyduğunu belirlemek üzere mantığa ve akla başvurduğumuzu öngörür, inançlar hiç de böyle oluşmaz. Gerçekte olan şey, dünyadaki olguların hayat boyunca biriktirdiğimiz dünya görüşlerinin, paradigmaların, teorilerin, hipotezlerin, sanıların, önsezilerin, eğilimlerin ve ön yargıların renkli mercekleri aracılığıyla beynimizce süzgeçten geçirilmesidir. Daha sonra olguları ayıklayarak, zaten inandığımız şeylere uyanları seçeriz; inançlarımıza ters düşenleri ise göz ardı eder ya da rasyonel bir açıklamaya uydururuz.

Dr. Collins’in dönüşümünün esası deneyimlerini yeniden yorumlayarak inanç için anlamlı bir dayanağa çevirmesiydi; onun düşünsel yolculuğu inanç gücünün aklı ve rasyonelliği uç noktalara götürmesinin, aklın ve rasyonelliğin ise inanç gücünü aşırıya vardırmasının dokunaklı bir ifadesidir. Akıl gemi, inanç atının ağzındadır. Dizginler çekiştirir ve yön verir, yatıştırır ve kandırır, yaltaklanır ve ayartır, ama sonuçta at kendi doğal yolunda gider.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült