Çocuk Ölümlü Olduğunu Keşfettiğinde

Philippe Presles


Kendi ölümümüzün keşfi, 5-7 yaş döneminde yaşanan yoğun, dramatik bir andır, hatta korkunç bile olabilir. İçsel konuşma yeteneğinin kazanılması ve anılarımızdan sonra, insanlığa dahil olmak üzere yaptığımız büyük sıçramanın elle tutulur belirtilerinin üçüncüsüdür. Bilinçle ortaya çıkan Ötekiben’in bir hikayesi olduğuna göre bir de sonu vardır.

Anılarla olduğu gibi, 5-7 yaştan önce çocuğun kendi ölümünün bilincinde olmadığını gözlemek mümkündür. Bazıları çocuğun kendini ölümsüz zannettiğini bile söyler, aslında onun hiçbir şekilde zaman içinde sınır kavramı yoktur: ne ölümlüdür ne de ölümsüz, o sadece sürekli olarak şimdiki zamanda yaşar.

El Değmemiş Bir Konu

Bu konu, bariz önemine karşın hiç derinlemesine incelenmemiştir. Oysa ölüm korkusu her birimizin içinde taşıdığı bir değişmezdir ve bu birçok adetlerimize, törenlerimize, dinlerimize yansıdığı gibi psikolojik belirtilerimizde de görülür. Bazıları ona hakim olabilse de, çoğumuz onu görmezden gelip kendini şimdiki zamana, yaşama adar. Ancak ölmek fikri kimilerini de ürkütür, hatta yaşamlarının her anını ziyan eder. Descartes “ani ve beklenmedik bir ölümü insan ruhunda temsil etmek için doğanın atfettiği" korku hissinden söz eder'

Oysa belirgin bir şekilde farklı bir statüye sahip olmasına rağmen bu korku hiçbir zaman bilimsel olarak araştırılmamıştır. Hiç gözlemlenmemiş, incelenmemiş veya ruhumuzun kavramsal bir modeline dahil edilmemiştir.

Bu tespit oldukça şaşırtıcı görünmektedir çünkü çok sayıda tıbbi muayenede ölüm korkusu ile karşılaşılmaktadır. Söz konusu panik atak veya hastalık hastaları olabilir veya kanser, ağır bir enfarktüs nedeniyle mahkûm olanlar. Daha birçok vakada da bu korku hep vardır, haklı bir “durum kötü mü, doktor bey/hanım?" sorusunda gizli olsa bile.

Bununla birlikte, davranışlarımız üzerindeki tartışmasız etkisine rağmen bu korkunun psikiyatride yeri yoktur. Gerçekten de psikiyatri ölüm korkusunu tamamen dışlar. Freud, örneğin, “bilinçaltımız kendi ölümümüzün temsiline kapalıdır[1] [2]" diye açıklar durumu... (Aman ne güçlüymüş bu Freud’cu bilinçaltı, önce çocukluk cinselliği ile yüklü, sonra bu erken cinselliğe bağlı amneziyle, şimdi de kendi ölümüzü algılamaktan aciz!)

Freud’un teorisinde ölüm sadece cinsel saldırı veya sadizm üzerinden vardır. Uzun yıllar boyunca, psişik davranışlarımızı incelemek için Freud sadece cinsel dürtüyü, libidoyu veya aşk dürtüsünü kullanmıştır. Libidoyla eşleştirilebilecek veya tam karşısında yer alabilecek ikinci büyük dürtü, Tanatos, Freud’un çalışmalarının ancak ikinci bölümünde görünür. Ama bu dürtü ancak yok etmek, ezmek, hükmetmek üzere kendini ifade eder. Şu mide kramplarına neden olan, sizi kaderinizin karşısında, insanlık durumu karşısında çaresiz bırakan korkuya yer yoktur.

Ancak ölüme çok az yer ayıran yalnız Freud değildir. Klinik uygulamada, ölüm sadece üç belli durumda var olur: yas, intihar, ölüme gidenlere eşlik etme. Başka bir deyişle, ölüme kaderci bir bakış ağır basmaktadır: Bu felaketi karşılamanın en iyi yolu nedir?

Keşif Günü

Çocuğun ölümlü olduğunu anladığı o an üzerine yazılmış eser oldukça az. Bir bölümlerinde bu konuyu ele alan iki çalışma buldum sadece: ilki önemli bir eser, Henri Wallon’un Çocukta Düşüncenin Kökenleri (1945), diğer, Stephen ve Marianne Garber ve Robyn Spizman’dan Çocuklarınızın Korkuları[3] [4] (1993).

Şu da bir gerçek ki, söz konusu olan kısa süreli, uçucu ve genellikle aile ortamında yaşanan, laboratuvarda yeniden yaratılması zor bir an. Ve tabii, her keşifte olduğu gibi, bir kez yaşanan bir an.

Bu keşif dört aşamadan oluşur. İlkinde çocuk diğerlerinin ölümünü keşfeder. Buna yol açan çoğunlukla mutfakta pişirilmek üzere duran bir kümes hayvanı ya da balık olur, belki de kasabın vitrini, balıkçı tezgahı. Çocuk o zaman fark eder ki ölmek hareket etmemek; tam tersine, yaşamak ise hareket etmektir. Bu ilk keşif bazen bir yakının kaybı veya ezilen kedinin yok olması gibi nedenlerle daha dramatik olabilir. O zaman bir yetişkinin açıklamaları özel bir önem kazanır.

İkinci keşif çok önemlidir. Etoburuz, et yiyoruz ve kendi kaslarımız da ettir. Canlı olmamız ve hareket edebilmemiz bundandır. Yani etten yapılmış olup hareken eden şey canlıdır.

Henri Wallon’un aktardığı şu diyalog bu aşamaya iyi bir örnektir:

“Tanrı canlı mı? Evet Neden yapılmıştır? Etten Neden etten olunca canlı olunuyor? Çünkü yemek yemiş oluyorsun.”

Çocuklar burada görüldüğü gibi çok pragmatik olurlar, başka yazarlar da bir çocuğun, solucanlar tarafının yenme sırası gelen kadavranın mezarlıkta çürüyüşünü nasıl çarpıcı bir açıklıkla anlattığını aktarmışlardır.

Üçüncü keşif, çocuğa yakın kişilerin de ölebileceğini görmesidir. Bu genellikle yaşlıların, özellikle büyükanne-büyükbabaların gözlenmesi sonucu olur. Onlar yaşlıdır, çünkü çok yaşamışlardır ve yaşlana yaşlana sonunda öleceklerdir. Bu artık kavramsal bir aşamadır: bu ölüm teoriktir, çünkü çok şükür büyükanne ve büyükbaba hala hayattadırlar!

Kendi ölümünü algılayabilmek gerekli dördüncü ve son etap bütünüyle tümdengelimlidir: Wallon’a göre çocuk bunu “ancak mantık yoluyla kabul edebilecek gibidir”.

Bu tespite varmak için bu ender anı yansıtan birkaç örnek sunmak gerekir. İlk örnek ölüm konusu üzerine çocuk ile bir yetişkin arasında diyaloglar aktaran Henri Wallon’un kitabından alınmadır. Burada çocuğun peş peşe çıkarımlarla mantık yürüterek diğerleri gibi kendinin de öleceği sonucuna varabileceğini göreceğiz:

RA’ya (7 yaşında) ölüleri çukura koydukları söylenmiştir. “Ya ben? Beni de oraya koyacaklar mı bir gün?Hayır (tepki dolu bir gülüş). Neden beni çukura koyacaklarına inanmıyorsun? Bilmem. Kim ölür? Baylar, bayanlar. Başka? Öksüzler. Başka kim ölür?... Ben de ölecek miyim? Evet. Ya sen? Evet. Ya baban? Evet. Ölünce ne olacaksın? Bilmiyorum. Ölünce iyi oluyor muyuz? Hayır. Kötü mü oluyoruz? Evet.”

Bu örnek saptamaya uygun olmakla beraber özeldir, çünkü bir yetişkinin soruları sonucu çocuğun kendinin ölümlü olduğunu görmesi enderdir. Wallon soruları olmasaydı, RA muhtemelen ilk yanıtından öteye gitmezdi: Wallon ölmeyecek (yani ben de ölmeyeceğim). Bununla birlikte, zincirleme çıkarımları ve bir kere ölünce bir daha “iyi” olunmayacağına olan inancına yansıyan endişeyi göstermek açısından ilginç bir örnektir.

Çoğu zaman, yukarıda gördüğümüz durumun tam tersi olur, soruları soran çocuktur. Öyle olması da beklenir çünkü yetişkinlerin doğal eğilimi çocuklarla bu konuyu konuşmaktan kaçınmaktır. Garber ve Spitzman’ın yukarıda adı geçen başarılı eserinden alınan örnek genellikle olanları çok iyi yansıtan tipik bir diyalogdur:

Altı yaşında bir kız çocuğu babasıyla birlikte okul yolundaydı. “Baba, ben 10 yaşında olduğumda sen kaç yaşında olacaksın? — 40 yaşında. Peki, ben 40 yaşında olduğumda? — Yetmiş.” Baba önceleri kızının sadece toplama alıştırması yapmak istediğini düşünmüş. ‘‘Ya ben 70 yaşında olduğumda?” diye devam etmiş kızı. Babası 100 yaşında ama çok yaşlanmış olacağını söylemiş. “Tamam, diye üstelemiş küçük kız, ama ben 100 yaşında olduğumda sen de 130 yaşında olacaksın, değil mi?”

Garber ve Spitzman şöyle açıklar: “Basit sorular mı, ölüm üzerine düşünme sürecinin başlangıcı mı? Tek söyleyebileceğimiz, 5-6 yaşlarına doğru çoğu çocuğun kimsenin ölümsüz olmadığından şüphelenmeye başladığıdır. 6 ya da 7 yaşına doğru sevdiklerinin ölümünü yadsımayı çok istiyorlar ve “sonra” ne olacağı hakkında binlerce soru soruyorlar. Ve 9 yaşında, kendilerinin ölümlü olduğunu anlamaya başlıyorlar.”

Bu örnek ve yorumu benim şahsi gözlemlerimle de örtüşüyor. Üstelik küçük kızın gelecek üzerine arka arkaya sorduğu sorularla çıkarımlarda bulunması o yaştaki çocukların tipik bir yaklaşımıdır.

Oğlumun Örneği

Giriş bölümünde anlattığım gibi, ben gerçekten olağanüstü bir ana tanık oldum. Çocuklarımdan biri, 6 yaşındayken aklını tarih öncesi insanlara takmıştı. Düzenli olarak bana “önce olanlar” hakkında sorular soruyordu, kendinden önce, anne ve babasından önce, büyükbabasından önce, büyükbabasının anne ve babasından önce, vs. sonunda hep tarihöncesi insanlarına varıyorduk, böylece sohbeti daha kolay bir konuya çekme fırsatı doğuyordu.

Bir gün, oğlum yaklaşımını tamamen değiştirdi ve yukarıda gördüğümüz küçük kız gibi o da gelecekle ilgilenmeye başladı öncenin yerini sonra almıştı:

“Büyükbaba çok yaşlı... yaşlı, ama çok değil. Evet, ama kaç yaşında? — 75 yaşında. Ya elli yıl sonra kaç yaşında olacak? — 125, bak işte o zaman çok yaşlı olacak. — Çok yaşlı olduğunda, bir gün ölecek değil mi? — Evet. — Peki sen kaç yaşındasın? 42 Ya elli sonra? — 92 — Sen de yaşlı olacaksın... Sonra, sen de ölecek misin? — Evet, ama daha çok sonra. — Sonra da... Ben mi?

Mutfakta karşılıklı durmuş, titriyordu. Hayatımda kendimi hiç bu kadar güçsüz, bu kadar kötü hissetmemiştim. Cevap vermekte tereddüt ediyordum, ama oğlum yanıtını bekliyordu. Aralanan kapıyı tam olarak açmak, gerçeği öğrenmek istiyordu ve onun endişeli bekleyiş ile benim gerginliğim mutfakta gerilimli bir hava yaratmıştı. Sonunda derin bir nefesle yanıtladım: “Evet, sen de.”

“Ama o zaman her şeyi kaybedeceğim! Diye bağırdı oğlum endişeli ve sarsıcı bir öfkeyle. Her şeyi, kaslarımı, evimi, oyunlarımı, ailemi, her şeyi!” kabul etmem gerekir ki ben ondan da çok titriyordum. “Sadece ölünür, dedim. Sonra gökyüzüne, İsa’nın yanına gidilir.”

Aklıma ilk gelen cevaptı bu. O sıralarda inancımı değilse bile şartlarını yerine getirmeyi bırakmıştım ama ne de olsa Katolik eğitimim bende bir takım refleksler geliştirmişti. Her şey bir yana, hazmı zor bu acılı tespite acilen bir gelecek oluşturmam gerekiyordu. Bir sonraki soru tahmin edilebilir olmakla birlikte beni hazırlıksız yakaladı: “Ama gene de her şeyi kaybediyoruz. Oyuncaklarımız, babamız, annemiz, arkadaşlarımız bizimle kalıyor mu?” Kendi ölümünün keşfi yas değil, çok daha ürkütücü, bu her şeyin kaybolması, bitmesi. “Ama gökyüzünde büyükanne, arkadaşlar, hepimiz İsa’nın etrafında buluşuyoruz ve mutlu oluyoruz. Sohbet İsa konusunda ilerledi ve hava yavaş yavaş yumuşadı.

İlerleyen sayfalarda dini olmayan yanıtların da mümkün olduğunu göreceğiz, ancak durumun yarattığı gerginliğin doğaçlamaya pek olanak vermemesi nedeniyle insanın aklında yanıtların önceden hazır olması çok önemlidir.

Keşfin İncelemesi

Ölüp her şeyi kaybetmek; zor bir saptama. Hareketlerden, kaslardan oluşan hayatı kaybetmek, yaşam ortamını, evini, arkadaşlarını, ailesini kaybetmek kabul etmesi güç bir olgu. Böyle bir sonuca varmanın getirdiği endişe görünse de görünmese de hayat boyu etkin kalacaktır.

Bununla birlikte, bu çıkarımın her zaman bu kadar dramatik şekilde gerçekleşmediğini de belirtmek gerek. Diğer çocuğumun 7 yaşındayken şöyle bir mantık kurduğunu da duydum: “İnsanların yaşamı hiçbir zaman sona eremez çünkü büyüyünce bebek yapıyorlar, onlar ölünce çocukları bebek yapıyorlar...”

Bu keşifle ilgili olarak ortaya konulması gereken birkaç ilginç gerçek vardır. İlki, bunun sadece bir anlık bir olgu olmasıdır: mantığının çocuğu gerçekle karşı karşıya bıraktığı o incecik zaman diliminde her şey alt üst olur. Bu geçiş, özellikle sıçrama ile paralel gelişir çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Çocuk birden masum hayvanlığını büyük ölçüde kaybederek insan türü ve onun büyük sırrına katılmıştır. İkinci bir nokta ise, bilinçli yaşamına böylesine ağır bir sonuç bilgisiyle, bir “düşüş” ile başlamanın zor olmaktan da öte kahramanlık olduğudur.

Burada dil hakimiyeti de vazgeçilmez bir ön şarttır çünkü genellikle sonuca ulaşmak için biri birine bağlı mantıklı sorularla problem çözme yeteneğimiz devreye girer. Sayıları da iyi bilmek gerekir, 6 yaşındaki çocuklar geleceği kavramak için çoğu zaman sayıları kullanır. (Geleceğin farklı noktaların kendi yaşına göre babasının yaşını hesaplayan küçük kız gibi). Sık sık duyulan bir düşünce de şudur: “kimse bir milyara kadar sayamaz, çok uzun olur...”

Ancak kendini geleceğe yansıtabilmek yeterli değildir. Ayrıca, “eğer... O halde” şeklinde tümdengelimli gelişmiş bir düşünce zincirini de kurabilmek gereklidir, “eğer 150 yaşındaysam, ölmüşüm demektir”, gibi. Piaget bile bu tip bir soyutlamanın ancak 12 yaşlarında mümkün olduğunu düşünüyordu. Örneğin, “ ‘eğer... o halde’ kalıbının ergenlerin kurduğu hayali yapılarda çok sık görülmesinin 11-12 yaşlarına doğru düşünme yeteneklerinde yaşanan büyük değişimin en iyi göstergelerinden biri” olduğunu söylüyordu Piagetl 5-7 yaşlarındaki çocuklar oyunlarını ne kadar iyi gizliyorlarmış demek!

Bu sıçrama macerasında harika bulduğum şey, çocuğun bunu başarabilmek için kendini düşüncesinin konusu yapması gerekmesidir, yani kendini gözlemleyip uzak bir geleceğe yansıtabilmek için benmerkezcilikten iyice kurtulmuş olmalıdır. Kendi ölümünü keşfetmek ancak Ötekiben’in çocuğun kendisiyle ilgili olarak böyle bir mantık yürütmesine izin vermesiyle mümkün olur. İşte bu anlamda ölümün önlenemez niteliğinin tanınmasını, bilinç sıçramasının açık bir belirtisi olarak görüyorum.

Tüm Çocuklar Bu Keşfi Yapıyor mu?

56 yaş üzeri tüm çocukların ölümlü olduklarının farkında olup olmadıkları sorusu kalıyor geriye. Bu konuda da gene pek çalışma yok, ancak “kaç yaşında öleceksin?” diye soran bir araştırma buldum. Soru 6 ila 15 yaşında (11 tanesi 67 yaşında) 75 çocuğa sorulmuş 75 çocuktan 74’ü, yaş sınıflarına göre 81 ila 86 yaş arasında bir ölüm zamanı tahmin edebilmiş.. Başka bir deyişle, bu soru onlara sorulduğunda çocuklar kendilerinin de ölümlü olduğunu zaten biliyorlardı. Araştırmanın yapıldığı yer olan ABD’deki yaşam beklentisine göre çocukların tahminlerinin de genelde doğru olduğunu kaydetmek gerekir. Bu çocukların somut bir şekilde kendilerine olası ölüm yaşı sorusunu sorduklarını gösterir.

Bu yayında aktarılan örneklerden biri özellikle etkileyicidir. 6 yaşındaki bir çocuk soruya 21 yaşında öleceğini söyleyerek yanıt verir. Sonra araştırmacıya yaşını sorar, 24 yaşında olduğunu öğrenince de “Peki, o zaman 25 yaşına kadar yaşayacağım!” der. Bu örnek, daha o yaşta zaman ile ölüm arasındaki ilişkinin kurulmuş olduğunu doğrular. [5] [6]

Ağır bir hastalığa yakalanmış, yakın zamanda ölüme mahkûm çocukların diğerlerinden önce ölümlü olduklarının bilincine varıp varmadıkları sorusu sorulabilir bir de. Arasında Waechter’ınkileri1'2 de sayabileceğimiz çalışmalar, 6 yaştan sonra çocukların hepsinin öleceklerinin bilincinde olduğu ve bundan açıkça ölümle bağdaştırılan sözcüklerle bahsettiklerini ortaya koyar. Bu yaşın altındakiler ise daha çok ailelerinden ayrılma endişesi ifade ederleri

Ölümle Yaşamak

Geçici olduğunu bilerek var olmak, ölümün sürekli gölge etmeyeceği, daha hafif bir günlük yaşama uyum gerektirir. Kimisi ölümü görmezden gelecek, bazıları öteki taraftan bir cevap bulacak, diğerleri belli bir yaşam felsefesi veya başka bir ruhani yapı içinde onu aşacaktır... Olabilecek birçok yaklaşım vardır, hepsi insanlık durumunun ne kadar kırılgan ve aynı zamanda güçlü olduğunu ortaya koyar. Sonuçta bulunan bütün çözümler psişenin yapısında ölüm korkusunun ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Daha genel olarak, geleceği hayal etme yeteneğimizin gelişmesi ve geçici statümüzün bilincine varmamızla, öteki dünya önümüzde belirir... veya başta kendi hikayemiz olmak üzere başka hayali dünyalar yaratma imkanımız doğar. Dinler, mezarlar, tinsel ayinler, kültür ve muhtemelen sanat o zaman mümkün olur. Yani insan ruhunun tüm zenginlikleri büyük sıçrama sonucu çıkar ortaya. Ve ölüm bilinci de bunun güçlü bir belirtisidir.

Bu ürkütücü ve aynı zamanda olağanüstü değişikliği yaşayan ilk insanlar kimlerdi? Hiç bilmiyoruz ama onlar var olduğundan [7] [8] [9] beri her insan çocukluğunda aynı keşfi tek başına yapmakta. Nitekim hiçbir yetişkin, hiçbir ebeveyn küçük çocuğunu ölümlü olduğunu keşfetmeye hazırlamaz. Zaten böyle bir şeyi de nasıl yapacağımızı bilemez, sadece keşfin sonucuyla değil kendi endişeleriyle de çocuğu gereksiz yere korkutmaktan çekiniriz.

Ölümün böyle kendi kendine keşfedilişi gerçekten de bilincimizi açığa çıkaran büyük bir sıçramanın belirtisidir, aniden bir “önce” ve bir “sonra” oluşmuştur. Bu sıçrama daha önce gördüğümüz başka iki belirtinin edinilmesiyle gerçekleşebilmiştir: içsel diyalog ve anılar. Gördük ki insanın kendisinin de ölümlü olduğunu fark etmesi için kendi üzerine bir çıkarım silsilesi ile kendini zamanın içinde farklı noktalara yansıtabilmesi gerekiyor, burada bilinçle birlikte Ötekiben doğmuş oluyor.


[1]        Descartes, Rene, Ruhun İhtirasları, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1997.

[2]        Sigmund Freud, Zeitgemiisses über Krieg und Tod, Gesammelte Werke, t. X, s. 323-355 - 1915 (Türkçesi: Savaş ve Ölüm Üzerine Düşünceler). Aynı mantıkta, bakınız: Françoise Dolto, Parter de la mort, (Türkçesi. Ölümden söz etmek) Gallimard, 1998.

[3]        Henri Wallon, Les Origines de la pensee chez l’enfant, Presses universitaires de France, 1945.

[4]        Stephen ve Marianne Garber, Robyn Spizman, Monsters Under the Bed and Other Childhood Fears: Helping Your Child Overcome Amieties, Fears, and Phobias,Villard, 1993.

[5]     Jean Piaget, Presentation critique, CD rom 1, FPSE et SRED, 1996.

[6]        Koocher, G.P. “Childhood, Death, and Cognitive Development”. Developmental Psychology. Vol 9, N°.3, 1973, 369-375.

[7]        Waechter, E.H. Death anxiety in children withfatal illness. (Doktora tezi, Stanford Üniveritesi) Ann Arbor, Mich., University Microfilms, N° 72-26, 1968, 056.

[8]        Waechter. E.H. “Children’s awareness of fatal illness”. American Journal of Nursing, 71, 1971, s. 1168-1172.

[9]        Spinetta. J.J. “The dying child’s awareness of death: a review”. Psychological Bulletin, Yol. 81, N°4, 1974, s. 256-260.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült