Cezalandırma: Tutuklu Kalabalık

Armand Mattelart


“Ceza” nedir? Bireysel suç ve “alt tabaka şiddetinden kaynaklanan suç arasındaki fark nedir? Suçu bastırmak ve önlemek için ne yapılabilir? Bu sorular 1880’li yıllarda başlayan ve örneğin 1885 yılında Roma ve 1889 yılında Paris Dünya Fuarı’nda gerçekleşen uluslararası kriminal antropoloji kongrelerinde tartışma ve müzakere için periyodik olarak toplanan suçbilimcileri, bilim insanları, adli tıp uzmanları, sulh hakimleri ve polis memurları ağını harekete geçirdi.

Tartışmaların merkezinde, yukarıdaki soruları cezalandırma hakkının temellerini yeniden tanımlama projesi ile yanıtlayan İtalyan Krimonoloji Okulu vardı. Bu hareketin en önemli figürleri arasında eski askeri doktor ve Turin Üniversitesi’nde Adli Tıp Profesörü Cesare Lombrosso ile Sierına Üniversitesinde Ceza Teorisi Profesörü, Parlamentonun Solcu üyesi ve Avanti gazetesinin kurucusu Enrico Ferri yer almaktaydı. Lombrosso ve Ferri, Kriminal Antropoloji Kongresi’nin fikir babalarıydı. Yayınladıkları incelemenin başlığı, okulun enlelektüel projesinin kapsamım ortaya koymaktaydı: Archivio di psichiatria, antropologla criminale e scienze penali per servire allo studio del’Uomo alienato e delinquente (Yabancılaşmış ve kusurlu insanların incelenmesine yarayan psikiyatri arşivleri, kriminal antropoloji ve suç bilimleri). “Yabancılaşmış insan” ve “kusurlu insan” arasındaki ilişki sorununa, Büyük Britanya’da Henry Maudsley ve Almanya’da Rudolph Virchow gibi psikiyatrinin öncülerinin araştırmalarında değinilir. Öte yandan, İtalyan okullarının aksine bunların hiçbiri ceza teorisi için temel olarak kullanılmaz.

Scuola positiva, delilik ve suç arasında ilişki kurarak özgür iradenin yadsınması sorununu ortaya atmıştı zira organik dejenerasyonun bu iki yönlü formu, zihinsel ve ussal, sorumluluk ve isnadın klasik teorisinin, suç bağlamında düşünülemeyeceği anlamına geliyordu. Bu yeni suç görüşüne göre, cezalandırma hakkı pozitif, bilimsel bir temel gerektirmektedir. Cezalandırmanın amacı toplumun intikamını almak değildir; bu, ceza hukukunun özünün ve “göze göz dişe diş” yaklaşımının eski zayıf bir halkasıdır. Aksine “kusurlu insan”, hukukun, varoluş mücadelesinden esinlediğini iddia eden Sosyal Danvinist teorinin temelini oluşturan “sosyal savunma” prensibi namına zararsız hale getirilmek zorundadır. Bu nedenle, ceza uygulanması hakkında mutlak bir şey yoktu; bu, gerçek bir sorun haline gelmişti. Aynı suçu işleyen tüm bireyler için tek, sabit, kalıplaşmış ve değişmez bir ceza söz konusu olamaz; cezanın, toplumda ifadesini bulan her tür suçun tehlikesine göre değişmesi gerekir. Tek kıstas toplumun ilgisi olmuştu. Suçlunun daha fazla “antisosyal” ve “tehlikeli” olması, daha özenli tedaviyi gerektirmektedir. Tehlikelilik derecesi en iyi ihtimalle flu bir nosyon olup test ve göstergeler serisince belirlenir.

Bir yüzyıldan fazla bir süre sonra 2008 yılında, “sosyal savunma” doktrini üzerine tartışma, Fransız Hükümeti’nin "güvenlik gözaltısı”yla ilgili bir yasa tasarısı hazırlaması üzerine, yeni bir coşkuyla tekrar başlamıştı. Bir kez daha aynı bulanıklılık, “tehlikelilik” kriterini çevrelemiştir. Aslında, yasa on beş yıla mahkum edilmiş suçluların, cezalarını tamamlamalarından sonra da hapishanede gözaltında tutulması yetkisi vermektedir. Bu, insanların işledikleri değil işleyebilecekleri suçlar için de hapishanede tutulması anlamına gelmektedir. Hapis cezasının uzatılmasına yönelik böyle belirsiz bir tanım, özgür bir toplumun temel ilkelerine aykırıdır. Ceza hukukuna göre insanlar, yapabileceklerinden değil yaptıkları eylemlerinden sorumlu oldukları için hapse girerler.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült