Bir Öğretmen İçin En Zor Sınavlardan Biri

Vasili Suhomlinski


Genç bir zihnin oluşumunu etkilemenin en kurnaz yolu kanımca kelimeler ve güzelliktir. Bir zamanlar okullar, kitaplara çok fazla zaman ayırdıkları için eleştiriliyorlardı. Yankılan günümüze kadar uzanabilen bu eleştiri aslında bir yanlış anlamaydı. Beni çok şaşırtmıştı... kelimeler aracılığıyla doğru, iyi yönlendirilmiş bir eğitimin eksikliği bazı okullarda birçok sorunlara neden olmuştur. Bir öğrencinin duyarlılığını ve kendisini ahlak açısından yücelten ilişkilere olan inancını iyi bir dil ve edebiyat temeli olmaksızın pekiştirmek imkansızdır. Öğrencileriyle konuşmasını bilen bir öğretmen, onları zihinsel ve duygusal olarak etkileme becerisine sahip demektir. Öğretme sanatı her şeyden önce konuşma ve duygulara seslenme sanatıdır. Şuna kesin olarak inanıyorum ki, okullarda sonu çoğunlukla felaketle biten birçok anlaşmazlığa neden olarak öğretmenin öğrencileriyle anlamlı bir biçimde konuşmadaki başarısızlığı gösterilebilir.

Bir öğretmenin öğrencileriyle konuşmasındaki etkinlik, sözlerinin doğruluğuna bağlıdır. Öğrenciler öğretmenlerinin sözlerinin doğruluğuna karşı son derece duyarlı ve tepki göstermeye hazırdırlar. Yalana ve iki yüzlülüğe karşı duyarlılıkları ise bundan çok daha büyüktür.

Zayıf öğretimi, genellikle, öğretmen öğrencilerine ders verdiği sırada, yalnızca öğretmenin iki ya da üç hedefli bilgisi izler: Cezalandırma, yasaklama, suçlama. Başarılı öğretmenlerin dersleri değişik hedefler arasında geniş ilişkiler ağını içerir ve en çok ahlaki doğruların, kavramların ve standartların açıklanmaları yapılır.

Sosyalist düşüncenin insana saygıyı öngördüğünü biliyoruz. Bu kavramın okul eğitimi için Somut standartlar ve kurallar haline dönüştürülebilmesi için hatırı sayılır derecede öğretme yeteneği ve becerisi gereklidir.

Sevgili okuyucu, sana eğitimde emir, istem ya da disipline karşı olduğum izlenimini vermek niyetinde değilim. Öğretmenin isteklerinin mantıklı bir anlatımı ile çevrenin ve toplumun istemleri olmaksızın eğitim bir kargaşa ve öğretmenin sözleri de soyut bir şefkat gösterisinden başka bir şey olmazdı... genç ve güçlü bir iradeye sahip olanları sayar, sever ve değer verirler, yüreksizliğe ve boş laflara ise tahammül edemezler. Bu düşünceler eğitim sistemimizin ustaca kullanılan gerçeklerini en seçkin kurallarını oluştururlar. Bununla birlikte çocukların kişisel isteklerinin dikkate alınmadığı, yalnızca emir ve istemlerden oluşan bir okul atmosferinin istenmeyen ve izin verilmemesi gereken bir durum olduğuna dikkati çekmek isterim. Öğretmenin kendi iradesiyle öğrencilerin zihinlerini etkilemedeki becerisi, öğrencilerin görev, emir ve standartları kendi istekleriyle koydukları zaman hissedilmeye başlar. Öğretmen öğrencileri görev duygusuyla etkiler ve örnek olur.

Herhangi bir öğrencinin, bir büyüğünün anlatacağı acı fakat haklı bir gerçeği ağırbaşlılıkla dinlemesi ve doğru olarak anlayabilmesi çok güçtür ve böyle bir davranış görmek için öğretmenin azimle ve sabırla çalışması gerekir... Biz öğretmenlerin, hoşnutsuzluğumuzu ya da kınamamızı düzinelerce hatta yüzlerce değişik tarzda ifade etmemiz istenir: Bu öyle yapılmalıdır ki, bir öğrenci acı sözlerimizi önyargı olarak görmesin ve duygularını içine atacağı yerde bize açılsın. Mesleğimizde kalpleri ve kafaları kazanma yeteneğinin temelindeki en önemli sırrın ne olduğu sorulsaydı; buna karşı cevabım, eleştiri ve hoşnutsuzluğa karşı onlarda en doğru tavır ve yeteneğin geliştirilmesi şeklinde olurdu.

Eğitimde, "hayır" sözcüğünün kullanılmasını hiçbir şekilde kural olarak görmem... Birçok kusur, insanlara çocukluğun ilk başlarından itibaren onun arzularına uymak ve "olabilir", "olmalı" ve "hayır" sözcüklerine karşı doğru bir tavır geliştirmenin öğretilmediği gerçeğinden kaynaklanır.

Bireyin arzularına uyma yeteneği geliştirilirken, bazı öğretmenlerin öğrenciyi cezalandırmada yaptıkları gibi birey aşağılanmamak, aksine saygı görmelidir. Benim düşünceme göre bireyin kendisine olan saygısını geliştirmek, yaratmamız istenen bireyin manevi özünün anahtarıdır.

Bir öğretmenin öğrenciyi kınamadaki eğitimsel etkisi, onun ahlaki niteliklerine, incelik ve otoritesine bağlıdır. Öğrencinin davranışları hakkındaki yargısı ne kadar insafsız olursa olsun, tecrübeli bir öğretmen eleştirisini yıkıcı boyutlara vardırmaz. Zeki bir eleştiride daima bir şaşkınlık unsuru bulunur: "Senden böyle bir davranışı hiç ummazdım, son zamanlardaki davranışlarından çok daha iyisini verebileceğinden eminim". Genellikle bu kelimeler doğrudan kullanılmaz, ama öğrenci bunları "satır aralarında okuma"ya bırakılır, bunu başarmak da gerçek eleştiri sanatıdır. Eğer öğretmen ince ve zeki eleştiri yerine işi hakarete döker ve bu şekilde öğrencinin onurunu kırarsa, acıya, ümitsizliğe, küskünlüğe ve içe kapanmaya neden olur ve öğrenci öğretmeni bir düşman gibi görmeye başlar. Öğrenci, öğretmenin sözlerinde sadece haklı bir sertlik değil aynı zamanda yakın bir ilgi de bulmalıdır.

Dayak, öğretmenliğin utancı ve yüz karasıdır, çünkü insanlığın, iyiliğin ve gerçeğin en yüksek düzeyde hüküm sürmesi gereken kutsal birer dünya olan okullarda, çocukların evlerine gitmekten korktukları durumlar vardır; çünkü öğretmenlerinin okuldaki kötü davranışları ile zayıf ders durumlarını babalarına bildireceklerini ve bu yüzden dayak yiyeceklerini bilmektedirler. Bu, örnek vermek için uydurulmuş bir hikaye değil, gerçeğin ta kendisidir: Anneler hatta bazen çocukların kendileri bu konuda bana mektup yazmaktadırlar. Öğretmenin, bir öğrencinin defterine "oğlunuzun hiçbir şey öğrenmeye niyeti yok, konuyla ilgilenin" şeklinde bir not yazması, eve gittiğinde babasından dayak yemesi için çocuğun çantasına bir sopa koymaktan farksızdır.

Karmaşık bir ameliyat sürmekte iken ve usta bir cerrahın açık bir yaranın üzerine eğildiğini, derken bir kasabın belinde bir satırla aniden orada belirdiğini ve satırı kaptığı gibi yaraya vurduğunu düşünün: İşte dayak bundan farksızdır...

Çocuk kendisini dövenlerden nefret eder. Babasına yol gösterenin öğretmeni olduğunu çok iyi bilmektedir ve hem babasıyla öğretmeninden, hem de okuluyla kitaplardan nefret etmeye başlayacaktır.

Kural olarak yanlışlıkla kötü bir davranışta bulunan bir çocuğu bağışlarım. Bağışlayıcılık, bir çocuğun kendine verdiği değerin derinliklerine işleyerek, yaptığı hatayı düzeltmesi için onun azmetmesine yardımcı olur. Bir çocuk, yaptığı hatadan dolayı büyük bir pişmanlık duymakla kalmaz, suçunu bağışlatmak için de gerçekten çaba gösterir. Bağışlamanın, cezanın başarabileceğinden çok daha büyük manevi etkiye sahip olduğu durumlar vardır.

Ceza, özellikle haklılığı tartışma götürür olduğu zaman, (aile kavgalarının büyük bir çoğunluğunda böyledir) çocuğun zihni ile duygularını köreltir ve onu acıya, küskünlüğe boğar.

Ustaca kullanıldığı sürece yasaklama, çok etkin ve gerekli bir eğitim aracıdır. Yasak, onu koyan öğretmenin vazgeçilmez manevi otoritesi ile desteklenirse, birçok felaketi önleyebilir: Gençleri, çalışarak kazanmadıklarına özlem duymaktan, yaşamlarını boş yere harcamaktan alıkoyabilir.... Aslında olgunlaşmamış birisinin arzulan, bir meyva ağacındaki genç sürgünlerle kıyaslanabilir: Bu sürgünlerden bazıları arsızdır; bahçıvan bunları budayarak sadece meyva verecek olanları bırakır. Aynı şey çocukluk ve ergenlik çağlamdaki insan arzularında görülür. Okuldaki çocuğun arzularının sının yoktur. Fakat yeşeren her şeyin büyümesine izin verilirse meyva ağacı çok düzensiz gelişecek ve "arsız" sürgünlerin büyümesi meyva verecek dalların gelişmesini engelleyecektir. Ailedeki yetişkinler, çocuğa her istediğini vermeye kalkarlarsa, kendi arzularının esiri olan ve aile içinde dediği dedik olan, kaprisli bir yaratık ortaya çıkacaktır. Arzuların eğitilmesi, akıllı ve kararlı, duyarlı ve acımasız olması gereken öğretmen bahçıvandan beklenen ince ve karmaşık bir iştir. O, "arsız" sürgünleri ustalıkla budayacak ve geriye sadece meyva verenleri bırakacaktır.

Bazı öğretmenlerin, çocuğa güven aşılarken aynı zamanda davranış yönünden kötü not almış olmasına rağmen hala çocuğa güvenildiğini hatırlatması ve bununla kendisinin şefkatli birisi olduğunu ve karşılığında da çocuğun iyi birisi olması gerektiğini ima etmesi, öğretim konusunda kör bir cehaletin işaretidir... Bu, çocuğun yaralarına tuz basmak demektir; çünkü çocuk kendisine güven duyulması konusunda öğretmenin her şeyi düşündüğünü ve bunu sadece şartlan daha sıkı denetim altında tutmak için yaptığını hissedecektir. Yetişkin bir kimse haksızlığı kusur olarak görebilirken, bir çocuğun, yaşamın bütün karmaşıklıklarına akıl erdirmesi mümkün değildir... Çocuk az da olsa kendisinin kabaca azarlanmasından, gülerek alaya alınmasından ve hepsinden daha ciddisi ve önemlisi yetişkinlerce alçaltılmaktan dolayı aşağılık duygusuna kapılır.

Sarsılmış bir çocuk, adalete ve öğretmenine olan güvenini kaybetmemiştir. Aksine öğretmeninden gerçek dolu sözler beklemekte ve haklı davranış ummaktadır. Zeki bir öğretmen hatasını anlayınca gerginliği azaltmak için birçok yol bulur. En temel öğretme yeteneğinden dahi yoksun bir öğretmense aksine çocuğun sarsıntısını boğmaya, bütün emniyet sübaplarını kapatmaya teşebbüs edecek ve böylece çocuğu donuk bir itaatkarlığa itecektir. Bazen, sonunda ulaşılan sadece bu itaatkarlıktır, fakat ne pahasına!

En tehlikeli ruhsal bozukluk sayılan baskı kompleksine sahip çocuklara oranla, sinirli çocuklara çok daha fazla rastlanır. Yersiz ve haksız bir eleştirinin şokuna uğrayan çocuk, çevresinde sürekli haksızlık görmeye başlar. Çocuğun bu durumu ne kadar uzun sürerse, iradesi de o kadar zayıflar ve giderek kendini toparlama yeteneğini yitirir.

Bir öğrenci, derslerini hazırlarken dersin içeriğinden çok, öğretmenin kendisini nasıl derse kaldıracağını ve aşın bir titizlikle onu izleyeceğini düşünmeye başlar... Baskı kompleksinin etkisi altındaki bir çocuğun zihninde yalnızca öğretmenine karşı değil okulla ilgili her şeye karşı bir nefret köklenmeye ve giderek büyümeye başlar. Evde kalmak ve okula gitmemek için en akla gelmedik özürler uydurur. Müzminleştiğinde ise yalancılık, bu hastalığın en belirgin niteliklerinden biridir. Böyle bir çocuk annesinin ya da öğretmeninin gözlerinin içine baka baka yalan söyleyebilir; çünkü uydurdukları kendisine gerçek gibi gelmektedir. Özellikle derslerin ve ev ödevlerinin hazırlanmasına ilişkin durumlarda çocuk uydurduklarının gerçek olduğuna inanmıştır.

Sahte bir kayıtsızlık ise işin diğer bir yanıdır, çocuk her şeye karşı kayıtsızmış gibi görünmeye çalışır: Hemen hemen her gün aldığı kötü notlar ve ana babasının okula çağrılmaları. Takınılan bu umursamaz tavır, aslında aktif bir protestonun dışa vurmasıdır... Sınav kağıdının kendisine geri verilmesinden ve çok iyi bildiği gibi zayıf not aldığını görmesinden sonra bile, yaptığı yanlışlara bile bakmaksızın sınav kağıdını kayıtsızlıkla sırasına fırlatır. Tahtaya rahat bir tavır içinde sallana sallana gelir, bu şekilde, kırılmış gururundan doğan sürekli gerilim ve acısını gizlemeye çalışmaktadır. Bu sahte kayıtsızlığa eğilimi en fazla olanlar, gururlarına en düşkün olan çocuklardır.

Yüzeysel ilgisizlik ise aktif, enerji dolu ve biraz da düşüncesizce hareket eden çocukların kısmetidir. Çocuğun iç dünyasını anlamaktan yoksun olan öğretmen, onun hareketliliğini ve enerjisini inatçılık, aksilik çıkarma ve kapris olarak görür. Öğretmen kendisine aşırı ve gereksiz hareketlilik gibi görünen bu davranışları boş yere çocuğu inciten, incelikten yoksun bir şekilde baskı altında tutmaya çalışır. Çocuk ise öğretmenin ne istediğini anlayamaz; çünkü hareketliliğini doğasından soyutlanamayan bir yan olarak görür: Hareketlilik çocukta doğuştan var olan bir niteliktir.

Aslında sahte kayıtsızlığın bu biçimlerinin yalnızca erkek çocuklarda görüldüğünü belirtmek gerekir. Çoğunlukla bunlar birinci, ikinci, hatta üçüncü sınıfta gerçekten yetenekli olan ve hatırı sayılır başarılar kazanan çocuklardır. Derken, sanki garip şeyler olmaya başlar: Okuldaki başarılan ve buna bağlı olarak notları düşer. Nedeni açıktır:

Çocuklar bu başarılan çok kolay ve çaba harcamadan kazanmışlar ve öğretmenler de bunun zamanında farkına varamamışlardır. Yüksek notlara ulaşan bu durumdaki çocuklar, ilk olarak ciddi bir çalışmayla karşılaştıklarında ve çaba harcamaları gerektiğinde bunun ne anlama geldiğini çıkaramamakta ve bocalamaktadırlar. Kendi disiplinsizliklerinin kurbanı olmaktadırlar. Kötü notlar onları şaşkına çevirmekte, duydukları gurur kırıklığı dayanılmaz boyutlara varmaktadır. Utancı gizlemek için diğer bazı şeylerle birlikte sahte bir kayıtsızlık başlamaktadır. Yalnızca yoğun bir hareketlilik ve enerji sayesinde keder ve şaşkınlığını önleyebilmektedir.

Bu konu üzerinde ayrıntıya girmemin nedeni, 13-19 yaşlardaki gençlerin özellikle buna eğilimli olmalarıdır: Yavaş yavaş artarak gelişir ve olağan yaşama sevinciyle gizlenir. Bazı öğretmenler bu kayıtsızlığı, öğrencilerinin yaşama akıllı bir yaklaşımı olarak yorumlama eğilimindedirler: Bu konuda dehşete düşülecek bir şey olmadığını, öğrencinin sınıfta daha fazla parlayamayacağını anladığını ve bu nedenle kayıtsız olduğunu ileri sürerler. Çeşitli zihinsel durumları anlamak için az bulunur bir duyarlılık, maharet ve düşüncelilik gereklidir.

İlgisizlik, sahte kayıtsızlığın tam tersidir. Genç kızlara özgü bir kusur olmasına rağmen utangaç ve zayıf iradeli erkek çocuklarda da görülebilmektedir. Birçok kusurlara oranla çok daha erken ortaya çıkar ve daha hızlı gelişir: Kökleşmiş bir ilgisizlik daha 2. ve 3. sınıflarda dahi görülebilir. Bunun sindirim, solunum organları ya da kalp dolaşım sisteminin sıradan ve dışarıdan görülemeyen bir hastalığının hemen ardından ortaya çıkmasının da ender rastlanan bir şey olmadığını belirtmekte yarar vardır.

İlgisizliği en tehlikeli zihinsel durum olarak görüyorum. Daha önce de belirtildiği gibi, genellikle diğer bazı hastalıklar nedeniyle zayıfladığı için ilgisiz olan bir çocuğa manevi gücünü yeniden kazandırmak özellikle zordur.

Bununla birlikte bu durumun ortaya çıkışı kendini hissettirir ve farkedilmesi güç değildir. İlgisiz hale gelenler, çoğunlukla çalışkan, gayretli ve (özellikle kızlarda) başarı kazanmak için çok çalışmaları gereken öğrencilerdir. Çok çalışan bir öğrencinin kuvveti, Çoğunlukla sadece fiziksel kuvveti, bir noktada tükenir. Çalışmanın yalnızca sonuçlarıyla ilgilenen bir öğretmenin, bu sonuçların ne pahasına kazanıldığı hakkında bir fikri yoktur. Tabir caizse çocuk sıfırı tüketmiştir ve ardından düşük notlar, ya da öğretmenden ciddi bir uyan, belki de ana babasının okula çağrılması gelir. Bu zaman içinde çocuk ciddi olarak heyecanlanmıştır ve sinir sistemi gerilmiştir, fakat bu geçicidir, kısa zaman sonra heyecan düşer ve yerini keder alır. Çocuk kaçamayacağı ve öğretmenin de farkedemediği yeni bir tehlikeye maruzdur: Not korkusu.

Bu korku yalnızca yetersiz not korkusu değil aynı zamanda ciddi bir duygusal sarsıntının sonucudur. Bu durum,okul eğitiminin ilk günlerinde başlar. Ne kadar erken başlarsa tanınması ve belirtilerinin gecikmiş zihinsel gelişme belirtilerinden ayırtedilmesi o kadar güçtür... Bırakın sövüp saymayı, bağırmanın dahi ne olduğunu bilmeyen bir çocuğun böyle bir durumla karşılaştığında donup kaldığını düşünün. Korkusu onu öylesine şaşkına çevirir ki kendi adını dahi duymaz; öğretmenin bütün sözleri anlamını yitirmiştir, öğretmenin neden bahsettiğini dahi anlayamamaktadır. Bu şekilde dersin büyük bir bölümü (15-20 dakikası) öğrencinin bilincinden silinebilir.

Ya da öğretmenin, sınıfın geri kalanı çoktan daireler çizmeye başlamışken Ayşe'nin hala düşey çizgilerle uğraşmasını şaşkınlık içinde seyrettiğini görürüz. Öğretmen, olan biteni değerlendirememektedir. Bu arada Ayşe de giderek dikkatsiz ve yaratıcı yeteneği olmayan bir öğrenci olarak tanınmaktadır.

Korkuya kapılmış ve hareketleri tutuklaşmış bir öğrenci normal düşünemez. Zihninde düşünme işleminin sadece parçaları kalır; korku, konuşmasını engeller ve öğretmenin karşısında dili tutulmuş gibi durur. Başka bir ortamda ise herhangi bir çocuk gibi davranabilir. Annesi, babası, yaşça daha büyük arkadaşlarıyla ormanda ya da tarlada ürünün kaldırılmasına yardım ederken sadece çalışmaya hevesli olmakla kalmaz, aynı zamanda zeki, kuvvetli, hayat dolu ve girişkendir de...

Bu gibi durumların büyük bir çoğunluğunda çocuk, sonunda bu korkusunu yener. Bununla birlikte bu korkunun etkisi altında normal gelişmesi birkaç yıl gerileyebilir; en değerli yıllarının bir kısmı kaybolup gider.

Aşırı uyarılmış bir sinir sisteminin en şiddetli ve en aşırı tepkisi acımasızlıktır. Bu tepki de haksız davranışın bir sonucudur...

Genelde okula karşı ve özelde öğretmene karşı acımasızlık 13-19 yaş grubunda görülebilir. Acımasız ve zalim hareketler temelde suç niteliğinde olan hareketlerdir ve çok ciddi bir şekilde geri tepebilirler.

Okullarda görülen bu tip şeyleri önlemek için neler yapılabilir. Her şeyden önemlisi, olup bitenin farkında olmaktır. Çocuğun duygusal yaşamının bazı öğretmenler için bir kapalı kutu olduğunu öne sürerek temize çıkmaya çalışmak yanlıştır. Çocukların zihinsel durumlarıyla ilgili sorunlar öğretmen toplantılarının, teşvik sorunları üzerine seminerlerin ve sosyalist eğitim uygulamasının her zaman gündeminde olmalıdır.

Çocuk psikolojisi sadece dar uygulama alanı değil, eğitim teorisinin de merkezi olmalıdır.

Duygularına ulaşmaksızın bir çocuğa insancıl davranmak mümkün değildir. Özel yöntemlerle insancıl olunamaz. Alçaltma ya da "tatlı sözler", gerçek insancıllığa kesinlikle yabancı şeylerdir...

Gerçek insancıl bir yaklaşım her şeyden önce haklı davranmakla mümkündür. Bununla birlikte okullarda soyut bir doğruluk yoktur ve olamaz da. Doğruluk için öğretmenin her öğrencinin iç dünyası hakkında duyarlı bir bilince sahip olması gerekir. Bir öğretmen, ancak her öğrenciye hasredebilecek kadar zihinsel enerjiye sahipse adil olabilir. Alışılmış ve basmakalıp şeylerde ısrar etmek ilgisizlik ve haksızlığın en kötü dış görüntüleridir.

Bazı okullarda öğrencilerin öğretmenlerini bir birey olarak kavrayamadıkları ya da hissedemedikleri ve böylece öğretmenin işinde karşılaştığı güçlükleri anlamayı da kendileri için imkansız hale getirdikleri gerçeğine gözlerimizi kapamamalıyız. Çocuklar yaramazlıklarıyla günün bitiminde dayanma sınırına ulaşmış öğretmenleri kızdırırlar ve kontrolünü kaybeden öğretmen bağırmaya başlar... Bağırma, insan ilişkileri hakkında yetersiz bilginin en açık belirtisidir. Öğretmenlerin bağırmaya başlaması öğrencileri sersemletir ve adeta sağır eder...

Öğretmenlerin çocuklara bağırmaya başladıktan zaman seslerinin sakin tonundan çok farklı olduğunu farketmiş olmalısınız. Öğretmenler kendileri bile seslerini tanıyamazlar... Bağıran bir öğretmen çocuğun vicdanının sesini boğar...

Bir öğretmenin sesini yükseltmesi ya da bağırması gerekip gerekmediği sorusuna cevabım: Duyarlı bir insanın duygularının, bağırmaya hiç gerek duymaksızın çocukların kalplerine ulaşacağı* kesindir. Çocuğun iç dünyası hakkında keskin bir duyarlılığa sahip olan öğretmen, bağırmaya asla gerek duymayacaktır. Çocuklar öğretmenlerinin olağan sesinde kaygı, hayal kırıklığı, şaşkınlık, öfke ve daha nice duygusal farklılığı sezebilirler. Gerçek bir insan duyarlılığına sahip öğretmenin bu tip duyguların çocuklarca anlaşıldığına emin olması için çeşitli konuşma deneylerine girişmesine hiç gerek yoktur. Gerçek duyguları çocuklar daima "satır aralarında okurlar".

Genç bir kalbi, aşağılamadan daha çok katılaştırıp acımasızlaştıracak hiçbir etki yoktur. Aşağılama, insanın bilinçaltı derinliklerinden kaba, hatta bazen hayvansal içgüdülerin yüzeye çıkmasına neden olur. Kötü öğretimin bu dayanılmaz unsuru ortadan kalkıncaya kadar çocuk suçlarının sonu gelmeyecektir. Genç bir insanın nasıl olup da bir başkasına hakaret edebileceği ya da ona vurabileceği, insanlık dışı ve acımasız bir suçu nasıl işleyebileceği zaman zaman yetişkin bir insan aklına inanılmaz gibi gelmektedir. Böyle bir gence daha yakından bakacak olursak hiç kuşkusuz şiddet, aşağılama, güvensizlik, ilgisizlik, kalpsizlik gibi daha yaşlı kuşaklardan gelen ve çevre unsurlarının bir bileşiminden doğan duygusal gelişmemişlikle karşılaşırız. Gerçekten becerikli bir öğretmen, öğrencilerinin hareket ve davranışlarını özellikle seçilmiş etkileyici sözler yerine, her şeyden önce sıradan kelimelerin duygusal farklılıklarıyla değerlendirir. Şu cümleyi ele alalım: "Bu yaptığın haylazlıktır..."

Bir öğretmen bu kelimeleri kullanarak öğrencide hayal kırıklığı, acı, utanç ve hatta şaşkınlık yaratabilirken, bir diğerinde ise duygusal hiçbir tepki uyandırmaz ve sadece kayıtsızlıkla karşılaşır, tik öğretmen düşünmekle öğrenilmeyen fakat kişinin ahlaki gücü ve prensipleri, sıcak kalpliliğiyle ayrılmaz bir bütün olan sağlam bir duyarlılığa sahiptir. İkinci öğretmenin sözleri ise, hiçbir mesaj taşımamaktadır. Ve o da bunu bağırarak telafi etme yoluna gitmektedir. Okullarımızda duygusal derecede ya da kızgınlık sırasında not kullanan o kadar çok "eğitimci" var ki! Bunlara derin bir acıma duyarız; çünkü sınıfta yaratabildikleri eğitimsel etki bir hiçtir.

İyi okullarda çok ender rastlanmakta birlikte bazı öğrencilerin ciddi bir biçimde disiplini bozma suçu işlediği durumlar görülmektedir. Bu çocuklar hareketlerinin, öğretmen ve diğer öğrencilerin normal olarak çalışmalarını kötü yönde etkilediklerini bilmekle birlikte, yaptıkları işin içinden sıyrılacaklarına emindirler. Bu tip öğrenciler diğer okullardan benim okuluma geldikleri zaman, sürekli eleştiren bir güvensizlikle birlikte, diğer etkin bir düzeltme yöntemi olan özellikle sıkı bir denetim sayesinde işleri yoluna koyarım. Şunu tekrar vurgulamak isterim: Bu yöntem yalnızca, doğru ve yanlış hakkında çarpık bir görüşe sahip, kendilerine verdikleri önemi abartan ve çevresindekilerin duygusal tepkilerine değer verme yeteneğini yitirmiş olan öğrencilere karşı kullanılmalıdır. Bütün bunların nedeni, evde yer alan olayların ve daha önceki okullarda yapılan bir sürü hatanın yolaçtığı birikimdir.

... Bir düzeltme yöntemi olarak güvensizlik, çevredekilerin onayını ve desteğini sağlayamazsa, bütün anlamını yitirir ve yozlaşır. Bu yönteme başvurmadan önce öğretmenin, atacağı adım için sınıftaki bütün öğrenciler üzerindeki manevi etkiyi, tartışarak ve hepsinden de önemlisi; sınıfın tembellik, asalaklık, disiplinsizlik ve gevşekliğe karşı hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı reddetmesini vurgulayarak zemin hazırlaması gerekmektedir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült