Hikaye

 

 

Vergiyi Nasıl Toplarlar?

Refik Halid Karay


Geçen gün adliyenin önünden ağır ağır geçiyordum, bir arkadaşa tesadüf ettim. Bana kabinenin düşüp düşmeyeceğini, Dahiliye Nazırının İstizah1 esnasında bir defa hiddetlenip de muhalif mebusları dövüp dövmeyeceğini sorduktan sonra: “Nereye?” dedi, “burada ne dolaşıyorsun?”

“Ayasofya Camii tamirsizlikten yıkılacakmış diyorlardı da sonra belki görmek kısmet olmaz, bir defacık daha temaşa ettim;[1] [2] [3] hiç işim yok, vaktim çok...”

Arkadaşım koluma girdi, beni adliyenin methaline doğru sürükledi, dedi ki:

“Öyleyse gel, mahkemeleri dinleyelim, eğleniriz!”

Kapı aralıklarında, karanlık köşelerde, yahut ayak üstünde çekmeli birçok arzuhalciler, çömelip istida[4] yazdıran müşteriler arasından bir yol bulup dehlize girdik. Sigara dumanı, nefes kokusu, ıslak elbise buharı orasını bir debbağhane[5] havasıyla ifsat etmişti.5 Derken bir davet sadası işitildi:

“Nadir Efendi! Fevzi Efendi! Şakir Bey! Hasip Efendi!..”

Bir dava vardı; girdik. Bir müddet sonra reis, müddeialeyhe' hitaben dedi ki:

“Bak senin için ne diyorlar? Geçen teşrinievvelin[6] [7] birinci günü vergiden olan borcunu istifa[8] maksadıyla hanene gelen memurlardan Nadir, Fevzi, Hasip Efendileri vazifei memuriyetlerini ifa halinde tahkir etmişsin![9]Vaka nasıl geçti; anlat bakalım!”

Müddeialeyh ayağa kalktı; elli yaşında kadar vardı; bir müddet durdu, yutkundu, evvela reise, sonra duvardaki tuğraya, daha sonra tavana, terekeden mal beğenir bir adam gibi uzun uzun baktı, nihayet dedi ki:

“Reis Efendi, evvela size sorayım, vergiyi nasıl toplarlar, gördünüz mü?”

Reis hiddetlendi:

“Senin bana sual sormaya hakkın yoktur, vakaya geç!..” Müttehem[10] aldırmadı, devam etti:

“Evet, vergiyi nasıl toplarlar, gördünüz mü? Buna toplama değil, söküp çıkarma demeli... Köprü memuru onluğu daha nezaketle toplar, ayı ahlatı daha hoşça koparır, dişçi insanın dişini, nalbant öküzün nalını, fırtına meşenin kökünü daha nazik, daha insancasına söker... Size işi baştan anlatayım: Yirmi gün kadar oluyor işte, evde çoluk çocuk oturmuş, söyleşiyorduk, acı acı kapı çalındı. Pencereden başımı uzattım, baktım! Aman yarabbi! Bizim evin önünde arabalar birikmiş, halk toplanmış, imamlar, muhtarlar, mahalleli hep meydana çıkmış, kafeslere bakıyorlar, elleriyle kapıyı, bacayı, mutfağın tepe camını göstererek yeisli yeisli başlarını sallıyorlar, mınl mınl söyleniyorlardı. Acaba ne vardı? Yangın mı, baskın mı? Askın mı? Bilmiyordum ki... Camı kaldırdım, sordum:

‘Ne istiyorsunuz efendiler?!’

Bu nazikane hitabıma yetmiş kadar uğultu, tehditkar bir inilti cevap verdi; sokak denizler gibi derinden derine çalkandı, nihayet imamın sesi söylendi:

‘Açınız efendim, gireceğiz!’

Bir polis ilave etti:”

‘Kanun namına!’

Halk birbirine mırıldandı:

‘Kanun namına ha? Vay kanun namına be!’

Bunu işiten refikam, [11] ipi çürük bir maslup[12] [13] gibi ‘Pat! ’diye yere düştü; çocuklar, yeni askere alınan İstanbul efradı gibi haykıra haykıra ona sarıldı; aşçı kadın beyaz gömleğiyle köprü memuru gibi eteklerimden yakaladı; uşak bir polis kadar maharetle meydandan savuştu. Hangisine bakacaktım? Bittabi hepsini kendi hallerine bıraktım, aşağı inip kapıyı açtım... Kilit döner dönmez en öndeki babayiğit dayandı, mahalleyi sarsan bir sesle kapı kanadını duvara çarpıp üzerimden bir ip cambazı gibi atladı, merdivenlere hücum etti... Memurlar onu takip ediyorlardı. Avluda yirmi beş kişi kadar vardı; halk dışarıda bekliyor, arabacılar kamçılarını şaklatıyordu; komşular kafeslerini sürmüş, bizi seyrediyordu. Birisine yaklaştım: ‘Ne var efendim’ dedim, ‘maksadı ziyaretiniz?’ Yüzüme baktı: ‘Siz kimsiniz?’ dedi.

‘Evin sahibiyim!’

‘İspat ediniz!’

Şaşırdım kaldım. Karım bayılmış, uşağım kaçmıştı; aşçı kadın ise benim ev sahibi olup olmadığımı değil, Türkçeyi bile bilmezdi... Nihayet im imdadıma yetişti; o zaman izah ettiler:

"Vergiden borcunuz var! Tediye etmemişsiniz, eşyanızı haczedeceğiz?” Halbuki reis efendi, siz de pekala bilirsiniz ki, evvela üç defa İhtarname gönderilir... Bunu yapmadılar ki parayı vereyim... Mümanaat etmek' istedim, vade talep ettim, olmadı, jandarma karakoluna haber gitti, dışarısı asker kundurası sesiyle doldu! Başladılar evi gezmeye... Aman yarabbi! Bu kadar adama neden lüzum vardı? On sekizden elli beşine kadar, zayıf, şişman, sakallı, bıyıksız, yakası yazılı, pantolonu şeritli, fakat hepsi kirli yirmi adam, yirmi memur, haczedecek eşya arıyordu. Mutfaktan tavan arasına kadar sokağın çamurunu taşıdılar, her tarafa el uzattılar, aynalarda boyunbağlarını, feslerini düzelttiler, bu kargaşalıkta bir de baktım ki şu efendi (ince uzun, avurtları çökük, bıyığı yaralı müddeiyi işaretle) kızımın gelinlik kanepesine çıkmış, çamurlu ayaklarını, kirini örten bir kedi gibi tepiştire tepiştire Bozdoğan Kemeri’ni seyrediyor: ‘Ne yapıyorsun, efendi?’ dedim, ‘günahtır, sonra burada insan oturacak!’

Aldırmadı bile... Hatta arkadaşını da yanına çağırdı, onu da Kemer’in temaşasına davet etti. İşte o zaman dayanamadım. Kan başıma çıktı, tıpkı istidasında söylediği, demin de sizin tekrar eylediğiniz gibi: ‘Nallarınla bastığın kanepeler Şehremaneti önündeki gübre yığını değil!’ dedim. Tam bu 1 sırada kulağıma bir keser sesi geldi, yan odaya koştum; üç kişi çömelmiş, bir iş görüyordu, baktım: Piyanoya çivi mıhlamıyorlar mı?...

‘Ne yapıyorsunuz!’ diye haykırdım, ‘çıldırdınız mı?’

Biri kemali sükûnetle cevap verdi:

‘Piyanoyu haciz için duvara çivi ile bağlayıp mühürleyeceğiz, adet böyledir!’

Keserin her inişinde zavallı aletin her teli ayrı bir ses çıkarıyor, her tarafı inim inim inliyor, biçare, boğazlanan bir karaca gibi böğürüyordu. Memurlar ise bizim evi yapan kalfa İstavri’den ders almış kadar maharetle keser vuruyorlardı. Artık tahammül edemedim, keseri şu adamın (şişman, yanakları kabarmış, çok sakallı müddeiyi işaretle) elinden kaptım ve tıpkı demin istidasında söylediği, sizin de tekrar eylediğiniz gibi: ‘Defol buradan haydut,’ dedim, ‘evimi haydut bassa piyanoya çivi vurmaz, sen hangi çetenin adamısın?’

Benim bu hiddetim üzerine bütün memurlar keşif ve taharriden1 vazgeçtiler, üzerime yürüdüler: ‘Biz memuruz, meşrutiyet memuruyuz! Seni Emniyeti Umumiye Müdürüne söyleriz, divanı harbe göndeririz, Bekirağa Bölüğü’ne[14] [15] atarız!’ diye haykırıştılar; biraz hiddetimde devam etsem bu meşrutiyet memurları asılmama kadar karar vereceklerdi. Artık köpürmüşlerdi, rastgele eşyanın başında kafa kafaya veriyorlar, beni parmaklarıyla gösterip ‘Mürteci, mürteci!’ diyorlar ve mumlarını yakıp mühürlerini nereye tesadüf ederse, mesela ceviz aynanın ta ortasına, lake paravanadaki leylek resminin ta gagasına, yağlıboya levhaların imza yerlerine basıyorlardı. Ev fena fena balmumu kokuyordu.

Nihayet kağıtlara birçok şeyler yazdılar, otuz kadar, vahşi kuşlara benzeyen imza koydular, bana da mühürlettiler, çıktılar... Onlar sokakta bekleşen ürkmüş halkın karşısında, koltuklarını kabarta kabarta arabalarına binerlerken ben de kapıyı kapadım; uşağı bulup hekime göndermek maksadıyla mutfağa doğru yürüdüm, filhakika Mehmet orada olacaktı, zira bakırların karıştırıldığını duyuyordum.

Kapıyı açtım... Ah reis efendi, ne görsem beğenirsiniz? İşte şu çocuk (on sekiz yaşında kadar, cılız, hasta renkli müddeiyi gösterir) sahanlığın başına geçmiş, her açtığı kaptan ağzına bir lokma atarak karnını doyuruyor... ‘Burada ne arıyorsun?’ dedim, biraz şaşaladı. Sonra benim tekrar: ‘Ne arıyorsun ha, ne arıyorsun?!’ sualime karşı: ‘Haczolunacak eşya!’ dedi... O haczolunacak eşya değil, hazmolunacak yemek arıyordu. Redingotunun kuyruğundan yakaladığım gibi bu mutfak paçavrasını sokağa atıverdim, işte vukuuhal' bundan ibarettir! ” Müddeialeyh, kanunu cezanın[16] [17] [18] yüz on üçüncü maddesine tevfikan üç mecidiye altını cezayı nakdiye5 mahkûm oldu. Çıkarken kendisine yaklaştım, dedim ki:

“Siz de onlar aleyhine dava ikame etsenize, bakınız, mürteci diye tahkir olunmuşsunuz!”
Muhatabım şöyle bir bana baktı; sonra dedi ki:

“Neden dava edeyim?.. Hürriyetperver onlar olsunlar, ben piyanoya çivi vuranlardan olmayayım da!”


[1]        istizah: açıklama isteme

[2]        temaşa etmek: seyretmek

[3]        istida: dilekçe

[4]        ifsat etme: bozma

[5]        debbağhane: derilerin sepilendiği atölye

[6]        müddeialeyh: aleyhinde dava açılan

[7]        teşrinievvel: ekim ayı

[8]        istifa: tamamıyla alma, ödetme

[9]        tahkir etmek: aşağılamak, hakaret etmek

[10]      müttehem: sanık

[11]      mümanaat etmek: önlemek

[12]      refika: eş, hanım

[13]      maslup: asılarak idam edilmiş

[14]      taharri: arama

[15]      Bekirağa Bölüğü: bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası avlusunda yer almış askeri tutukevi; adını ilk müdürü Bekir Ağa'dan almıştır

[16]      vukuuhal: olan biten

[17]      kanunu ceza: ceza kanunu

[18]      cezayı nakdi: para cezası

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült