Hikaye

 

 

Vatansever

John Gaısworthy


Geçenlerde, savaş zamanı kulağıma çalınan belli belirsiz hatırlayabildiğim gerçek bir hikaye dinledim. Bu öyle saygı uyandıran, içinde değerli ve ironik anlamları olan bir hikaye ki kaçıranlar için defalarca anlatmaya değer. Hikaye, aleyhimize casusluk yaptıklarında her dilde kötü bir anlam taşıyan o beş harfli kelimeyle anılan, bizim lehimizde casusluk yaptıklarındaysa “Gizli Servis” ibaresiyle yüceltilen ve en azından ikinci sınıf kahramanlar olarak görülenler kişilerden biriyle ilgili.

Savaş başladığında, on beş bin kişinin genelde önemsiz ve yanlış olan bilgileri Almanya'ya sızdırdığını hatırlayacaksınız. Durumumuzu ve yapılan çalışmaları göz önünde bulundurursak, tüm bu sızdırma olayları çeşitli örgütler tarafından su yüzüne çıkarılıp ve bir hamlede hepsi yok edilmişti. Bundan sonra savaş ilan edildiğinde de, İngiltere’de ikamet etmekte olan casuslarla ilgili tek bir olay gündeme gelmemişti. Yine de birkaç önemsiz casusluk" vakasını bizzat bu olayı yaşamış ya da savaş zamanında bu amaçla İngiltere’ye gitmiş kişilerden dinlemiştim. Bu hikaye bu kişilerden İkincisiyle ilgilidir.

1914 yılının Ağustosunda, Amerika’da yaşayan ve Lichtfelder adını kullanan Alman asıllı Amerikan vatandaşı bir zamanlar Alman ordusunda subay olan bir iş adamıydı. Yaklaşık elli yaşlarında, dürüst, namuslu ve hala askeri görüntüsünü üzerinden atamamış, kısacık saçlı, dik duruşlu ve vatan bilinci Amerikan vatandaşlığının ötesinde olan biriydi. Üstelik Lichtfelder isimli bu Amerikalının Cenova’ya gidip eski birliğinin Almanya’daki karargahında, göreve hazır olduğunu söyleyerek ortaya çıkışının üzerinden de çok zaman geçmemişti.

“Hayır,” dedi Lichtfelder’e Almanya, “artık genç ve dinamik biri değilsiniz, üstelik Amerikan vatandaşısınız. Ama İngiltere’deki gizli servisten hiç memnun değiliz; bazı şeyler yolunda gitmiyor gibi. Amerikan vatandaşı olarak İngiltere’ye giriş yapıp, şifrelerimizi öğrendikten sonra elde ettiğiniz tüm bilgileri bize ulaştırırsanız, işte asıl o zaman anayurdunuza en büyük hizmeti yapmış olursunuz."

Ama Lichtfelder’in aklı hala eski birliğinde kalmıştı; buna rağmen içindeki vatanseverlik aşkıyla gizli servisin bu teklifini kabul etti. İki ay boyunca yeni işinin tüm inceliklerine alışmaya çalıştı. Önce Cenova’ya tekrar bir gemi kiralayıp Lightfield ismiyle Birleşik Devletler’e giriş yaptı. Daha sonra hemen iş adresleriyle ürün örneklerini de alarak gemiyle Liverpool’a geçip kendi Amerikalı ismine düzenlenen yasal Amerikan pasaportunu aldı.

Gizli servisteki ilk gününü, başkalarından farklı olarak kendisine şehrin önemli bir askeri limanı olarak görünen rıhtımında dolaşarak geçirmişti; aynı zamanda sokaklarda dolaşan haki renkli üniformaların yarı askeri görünümünü de gözden kaçırmamıştı. Akşama doğru, Rotterdam’daki genç bir adama, içinde su tesisatçılığının en aydınlatıcı bilgilerinin bulunduğu bir iş mektubu yazdı. Bu mektubu görünmez mürekkeple yazmıştı. Öyle ki o anda tek görebildiği, gemilerin limana yanaşmaları ve limandan ayrılmalarıydı, haki formalıların talim yapıp sokaklarda dolaşmalarıydı; tüm bu görüntüler kendisince önemliydi, gerçekten önemli olmasa bile. Mektubunu “Mörgens Dublin Lichtfelder" ismiyle bitirip postaya verdi.

Ama ne yazık ki, postanede bu zavallı vatanseveri, günlerini üstünde şüpheli adresler olan tüm mektupları açarak geçiren ve onları görünmez mürekkep testine teslim eden genç bir bayan bekliyordu. Bu bulunmaz değerdeki mürekkebin yokluğundan bıktığı için onu sevindirecek şekilde bu suçlu mürekkep, su tesisatçılığının gelişimiyle ilgili gibi görünen bu sıkıcı iş mektubunun satırları arasına dağılmıştı. Hemen ardından dikkatsiz Morgens Dublin Lichtfelder ilgili bölüme bildirildi. O günlerde hiçbir yabancıyı Holyhead’deki sınır dışında İrlanda’ya geçemiyordu. Hemen Holyhead’deki sınıra Lichtfelder isimli birinin dün Dublin’e gidip gitmediği soruldu. Cevap hemen gelmişti. Cevapta Lightfield isimli Amerikalının dün Dublin'e gittiği ve dün gece döndüğü söyleniyordu, ayrıca şu anda Euston treninde olduğu rapor edilmişti. Gizli servisteki neredeyse üç günlük görevinden sonra Euston’daki vatanseverimiz tutuklandı ve casusların tutulduğu yerde alıkoyuldu.

“Amerikan vatandaşıyım,” dedi sorguda bulunanlara, “adım Lightfield.”

“Bu önemli bir durum,” dedi İngiliz hükümeti hiç itiraz etmeden, “askeri mahkeme yerine normal mahkemede yargılanacaksınız. Sizi Amerikan elçiliği tarafından tahsis edilen ve İngiliz hükümetinin ücreti kendi bütçesinden ödenecek olan bir avukat savunacak.”

O günlerde hukukun ertelemeleri kısa süreli olduğu için hiç zaman kaybetmeden Lightfield isimli Amerikalı, namı diğer Lichtfelder, düşmana bilgi sızdırma suçuyla mahkemeye çıkarıldı. Devletin bütçesinden maaşı ödenen söz konusu ünlü avukat, savunmasını en çarpıcı şekilde hazırlamak için üç günden beri büyük bir gayret göstermekteydi. Buna karşılık işi aleyhte dava açmak olan diğer avukat da sorgulamasını hangi soruyla açacağı üzerine bir hayli kafa yoruyordu. Çünkü ilk sorunun önemi herkesçe biliniyordu. Sonunda ilham gelmişti.

“Bay Lichtfelder,” dedi sanığın durduğu yere odaklanarak. “Bana Alman ordusunda subay olmadığınızı söyleyebilir misiniz?"

Amerikalı casusun elleri iki yana kaydı ve vücudu birdenbire gerildi. Mahkemeye referanslarını göstererek ve ürün örneklerini sunarak tamamen işiyle ilgilendiğini kanıtlamaya çalışıyordu, gönderdiğini kabul ettiği mektubun görünmez mürekkeple yazılmış satırları için de, tek yaptığının, gemide karşılaştığı bir HollandalI gazetecinin daha fazla haber alma niyetiyle, “Biliyorsunuz, bizim hiçbir şeyden haberimiz olmuyor, biz gazeteciler tarafsızız, mutlaka bize haber aktarın, elbette İngiltere’ye zarar verecek haberler değil, yalnızca yazabileceğimiz kadarı bize yeter,” demesi üzerine o mektubu göndermekten ibaretti. O da gazetecilere bilgi vermişti. Sizce bu İngiltere’nin aleyhine mi? Gönderdiği şeyler önemsiz bilgilerden başka bir şey değildi ki! Ama şimdi bu ilk sorunun etkisiyle birdenbire daha da tedirgin ve suskun bir havaya bürünmüştü.

Ardından ünlü avukat şöyle dedi:

“Sizi daha fazla sıkıştırmayacağım Bay Lichtfelder; başka konularla devam edeceğiz. Ama bu soruyu baştan sona bir daha, düşünmenizi istiyorum. Çünkü bu size soracağım sadece ilk soru değil aynı zamanda sonuncu da olacak.”

Mahkeme de sona ermesine karşın daha son soru sorulmadığından sorgulama bitmiş sayılmazdı.

Ertesi günün erken saatlerinde gardiyan, Lichtfelder’in hücresine girdiğinde, onu boyun askısından parmaklıklara asılı bir şekilde dururken bulmuştu. Hücredeki İncil ölü ayakların altına atılmış bir şekilde duruyordu. Zamanla boyun askısının esnemesiyle vatanseverin ayakları hala yere değiyordu, ama ayaklarını soluğu kesilene kadar yukarı çekmişti.

Hücredeki kayağan taşına şu sözleri yazabilmek için şafağa kadar beklemişti:

Ben rütbeli bir askerim, ama şu anda o rütbeden söz etmek istemiyorum. Birleşik Krallık’ın adil mahkemesi tarafından yargılanmaktayım. Bir casus olarak değil bir asker olarak ölüyorum. Kaderim insan olmaktı ama yalan yere yemin edip bir yalancı olmak değil. Ne yaptıysam ülkem için yaptım. Size minnetlerimi sunuyorum. Tanrı hepinizi kutsasın.

Benimle birlikte hikayeyi dinleyen sekizi İngiliz, ikisi Amerikalı on avukattan bir tanesi “Çok etkileyici” diye mırıldandı.

Gerçekten de öyleydi, çok etkileyiciydi.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült