Hikaye

 

 

Telekinezi

Emel Karayol


İçinde yine öyküler dolanıyor. Ağzında mırıl mırıl sözcükler, yattığı yerde kıpırdanıp duruyor: “Olmadı, elma çekirdekleri, giriş, kalem ver, yok Feri okumaz...” Okumazdım ya, belki bir gelişme göstermiştir diye geçen gün açıp gizliden baktım yazdıklarına. Hep bölük pörçük, beş para etmez saçmalıklar, ucuz şair ıstırabı, kadın ruhunun derinliklerine inmeliyim telaşı... Neymiş. Hırçınlığının altında bir dolu şefkat. Uzun boynunun üzerindeki başı hep biraz fazla yukarıda, kaşları çatık; bir merhabayla çiçek gibi açılır yüzü. Gözlerinin içindeki ışık, güzelliğinin kilit noktası. Sanırım bu ışık olmasa uzun bacakları ve dolgun göğüsleri sıradanlaşacak, kösnül bir imgeden başka bir şey ifade etmeyecekti benim için. Düğün dernek hep bir örnek, gel de patlatma kahkahayı! Anlattığı, şu halimle, kesinlikle ben değilim. Aç tavuk, ne olacak! Kösnül imgeler kaçırsın da kaybetsinler seni he mi?

Beni duymuş gibi hırsla dönüyor sırt üstü; dönerken kaşları çatılıyor, dudaklarını ısırıp bir sineği kovalıyormuş gibi savuruyor elini. Çekyatta oturmuş, içimden taşan öfkeyle hareketlerini izliyorum. Gözlerimi kısıp bakışlarımdaki kıyıcılığı bir kat daha artırıyorum. Tıpkı hiçbir şey yapmadan sadece bakışlarıyla kaşıkları eğip bükebilen şu insanlar gibi, bakışlarımın kuvvetiyle uyandırmak istiyorum onu. Böyle, yerimden hiç kalkmadan, tek bir sözcük daha israf etmeden şunun öykü dediği zırvalıkları buruşturup atmak istiyorum evimden.

Günün bu saatinde devrilip yatması yetmezmiş gibi bilinçaltının salonumda yankılanması asabımı daha bir bozuyor. Tüm gün bunları dinliyorum zaten, bari zıbarıp yattığında rahat verse. Ya da en azından kendi yakasından düşse... O bilindik rüyalardan görse mesela, uçsa falan, dalgalarda salınsa. “Yaratım sancısı çekiyorum bugünlerde, yazamıyorum,” diye bana yutturmaya çalıştığı martavalların, tembelliğinden başka bir şey olmadığını itiraf edip yayılsa koltuğa. İşe gidip geldiğimiz, birlikte okuyup tartıştığımız, sonu geyiğe bağlanan sohbetlerimizden sonra kalkıp sofrayı kurduğumuz o eski çemberimize geri dönsek, normalleşsek. Şu haline bak; saç sakal birbirine karıştı, gözleri çukura kaçtı kuramadığı atmosferlerin derdiyle.

Yüzü yumuşadı, yine de gözbebekleri gözkapaklarının altında devingen. Bir zamanlar bana bir çoban köpeği sıcaklığıyla bakan bu gözleri ne çok severdim. Kehribar rengi. Kafasını cilaladığı biralardan olsa gerek, şimdi öyle uzak, kör itin öldüğü yer. Kafamın derinliklerinde, toplumsal cinsiyet rolü dediğimiz bir şey var Fericiğim, bu adam ne kocalık yapıyor ne de para kazanıyor, koy kapının önüne, diye dolanan fitne fücuru bir kenara iterek, gözlerine bakıp en azından o eski sıcaklığı görmeye çalışıyorum. Ama nafile, onlardan artık bir anlam çıkarmam mümkün değil.

Küçük pofurdamalarla başlayan horultusu şiddetini gittikçe artırıyor. Belli ki öyküde çatışma tırmanıyor. Yine kırk düğüm atıp işin içinden çıkamayacak, bu huzursuzlukla uyanıp defterini eline alacak. En olmadık zamanlarda filmin en güzel yerinde, bir dost sohbetinin en koyu anında, arabada bir tümseği hızla geçerken ya da dişlerini fırçalarken açıp aklına gelen cümleleri, sahneleri yazıveriyor. O an defteri alıp ekrana fırlatasım, küfredesim, direksiyonu bırakıp şarampole yuvarlanasım, diş fırçasını boğazına tıkasım geliyor. Hiçbirini yapmıyorum. O defter her açıldığında sinir bozucu, samimiyetsiz bir gülümseme yüzümde asılı kalıyor. Eğer bu gülümsemeyi biraz uzatırsam yüz kaslarımın gerildiğini, ağzımın sağa sola kaydığını, sol gözümün dışarı fırlayacakmış gibi seğirmeye başladığını dikkatle bakan herkes görebilir. Fethullah Kırıcı görmez, görse de gülümsememin yapaylığı onu hiç ilgilendirmez. O an, beyin kanaması geçiriyor olsam bile defterine bir şeyler karalamaya devam eder.

Kendi takıntılarından benimkilere sıra gelmez. Mesela; isminin tınısı sinirini bozar, dili sürçeni uyarır: “Tek ‘t' ile." Soyadına gelince, şu keskin horlamayla ve kokmuş çoraplarla evin temiz havasını ve benim yaşama sevincimi kırdığı kesin. Dergilere başka adla yolluyor öykülerini: Bilgin Caymaz. Hiçbirini yayımlamıyor dergiler. Bizimki caymıyor, yazıyor da yolluyor. Öyküler yayımlanmadıkça iyice kuduruyor. Yayımlanan diğer öyküleri okuyup okuyup küfrü basıyor. Anaların, bacıların her biri evin ayrı bir koltuğunda. Hey Allahım! “Yok, bunlar sayfa israfı; yok, bu öykü değil bir iç döküş; yok, bu anlatım bozukluklarıyla bu öyküyü nasıl yayımlarlar..." Kafa, keyif bırakmıyor. Yazdıklarını bir okur gözüyle dürüstlükle değerlendirdim şimdiye kadar. Ben, “Olmamış." 28 dedikçe daha da hırslandı sanki. Yazmayı bırak, biraz iyi örnekleri oku, iyice bir sindir, anla dedikçe bizimkinin tüm soyadları girdi devreye, sen ne anlarsın'a açıldı kapılar. Zaten ne yazsa beğenmezmişim çünkü yazmasını istemiyormuşum, o beğendiğim öykücülerle sürekli onun yazdıklarını kıyaslayıp onu küçümsüyormuşum, böyle yaparak onu vazgeçirmek istiyormuşum, günlük hayatın kölesi olsun, sürekli benimle ilgilensin istiyormuşum, evlendiğimizde böyle değilmişim ne ara böyle domestikleşmişim... Eleştirilmek mi işine gelmiyordu yoksa evliliğimiz bir sidik yarışına mı dönüşmüştü? Yanıt alamadım. Böyle böyle ipin ucu kaçtı işte. Sabrım çentik çentik tükendi.

Önceleri konuşmayı denedim. Eskiden birlikte bir film açar izlerdik yürüyüşe çıkardık iki dost sohbetine katılırdık hadi bunlardan geçtim ben tek de takılırım şu halimle tüm evin sorumluluğu bana ağır geliyor artık üniversitede değiliz başına buyruk olmaz böyle her geçen gün biraz daha ağırlaşıyorum sorumluklarını yerine getir yine oku yine yaz bak ben de öyle yapıyorum işe gidip geliyor bahçe yemek temizlik derken akşamı buluyorum evet ama yine de yatmadan önce iki satır da olsa okuyorum sen de öyle yap, dedim. “Bu işler teknik işi Feri, sen daha iyi bilirsin benden, günde iki üç saatle olacak iş mi bu?" dedi. Sanki “Sen daha iyi bilirsin benden," derken sesi dalgalandı. Bir inat, bir murat demişler; yok estağfurullah sen bilirsin, demedim. Demedikçe azıttı, cezamı kesti. Etüt merkezinin ortaklığından çekilmiş; ben, borçlar bitti sür sefasını Feri, diyemeden. Sofradaydık, öyle sakin, tuzu uzatır mısın dercesine söyleyiverdi: “Derse gir çık kafa beyin kalmıyor bende, öykü dosyamı bu yıl toparlamam lazım, işten ayrıldım, ortaklığa yatırdığımız payın da tamamını aldım, İznik'teki zeytinlikten de sezonda bir şeyler gelir, eh senin de maaşın var, idare ederiz."

Benim de maaşım, hani şu yarısı kredilere giden, eh, benim ma... Kafamın içinde bir telin “dınk" diye koptuğunu duydum. Çatal elimden ne ara fırladı bilmiyorum, baktım ki yüzüne siper ettiği elinin serçe parmağına ziplenmiş sallanıyor. Eliyle kendini korumasa tam alnının çatından mıhlayacakmışım. Zihnim, parmağında sallanan çatal gibi dehşetli birçok şeyin eşiğindeydi ve ben o eşiği çiğneyip geçtim: Umurumda değildi, ölseydi keşke, yazdığı şeyler iğrençti, dergiler oh iyi ediyordu, ondan bir halt olmayacaktı, böyle bir adamdan çocuk yapmaya karar vermiştim salak gibi, ne kötü bir karardı, doğurur doğurmaz boşanma davası açacaktım, bu evde çürüyordum, gidecektim, ama nereye, babamın ben demiştim ifadesini görmeye gidecektim, komşuların vah yazık yavrum gül gibi kız kucağında bebesiyle demelerine gidecektim, kitapsız filmsiz gaz çıkartmalı emzirmeli ağlamalı ateşli gecelere gidecektim, bel çevresi genişliğinde uykusuzluklara löpür löpür kalça oynaklığında ruh hallerine gidecektim, karabasanlarla güreşmeye çarşamba karılarının saçlarını yolmaya gidecektim, ama önce sen görürsün'lü allah belanı versin'li zılgıtlı ağlama cinnetlerine gidecektim, gittim.


 

Karnım burnumda, cinlerim tepemde, ilk birkaç gün duyduklarımı ve söylediklerimi hazmetmeye çalıştım. Sonra duruldum. Birbirinden habersiz iki ev arkadaşı gibi yaşar mı karı koca? Valla öyle de hoş yaşarmış ki... Ortalıkta dolanıp öykü okuyan yok, şu cümle nasıl olmuş diye soran yok. Kafa dinledim güzelce. Dün, yine koca evi tek başıma temizlerken yanıma gelip “Şöyle özlemli ama çok da abese kaçmayacak bir kadın adı söyler misin?" dedi, hiçbir şey olmamış gibi. Öyküsünün başkahramanının adını bir türlü bulamamışmış. Günlerden sonra ilk defa konuşacaktık ve tek meselemiz Bilgin Caymaz'ın kurmaca kahramanına bir ad bulmaktı. Feri de kimmiş! Feri'nin anasını eşek kovalasın! Gözleri tam olarak bunları söylüyordu. En sonunda yakalamam gereken anlamın yakasından tutmuştum. Ona, niye böylesin demek gereksizdi. Çok düşünmeden “Hümeyra," dedim ve bir gözüm onda, döküm kalorifer peteğinin arasında birikmiş tozları canhıraş bir gayretle temizlemeye devam ettim. Dudağını büküp gözlerini tavana dikti, ağzında iki götürüp getirdi Hümeyra'yı. Beğenmedi, inine geri döndü.

Uyumuş kalmışım çekyatta. Bilgin Caymaz uyanmış, uzun zamandır göstermediği bir şefkatle uyandırdı beni, yatağa kadar da eşlik etti. Üşümüşüm, üstüme yorganı örtüp odadan çıktı. Gece yarısına doğru bir kasılma ile uyandım, bacaklarımın arasında bir ıslaklık. Kalktım, üstümdekileri çıkarıp bornozumu giydim. Elbiselerini banyo kapısının önüne çıkarıp atmış, içerden su ve müzik sesi geliyor. Bebeğin çantasını kapı önüne koydum, doktorumu aradım. Doktor; sancılar sıklaşırsa hastaneye gitmemi, evden çıkarken kendisini aramamı söyledi. Banyo kapısını tıklattım birkaç kez, duymadı. Fondaki türküye eşlik ediyordu. Pantolon cebinde defteri çarptı gözüme. Açıp son yazdığına baktım: Ağladıkça elma çekirdekleri dökülüyor toprağa gözlerinden (GİRİŞ BU OLACAK).

Tüm akşamüstü rüyasında kıvranıp ortaya çıkardığı buydu işte. Seslendim, duymadı. Kalbimin, içimde şöyle bir burkulduğunu hissettim; tıpkı bazı insanların bakışlarıyla eğip büktükleri şu kaşıklar gibi.

Mutfağa gittim, çekmeceden bir kaşık çıkardım, bakışlarımı yoğunlaştırdım, bana mısın demedi gavur. Tezgahın üstündeki elmaya takıldı gözüm. Aldım, kütürdete kütürdete bir güzel yedim. Çekirdeklerini de götürüp Bilgin Caymaz'ın masasının üzerine bıraktım. Üstümü giydim, bebeğin çantasını alıp çıktım. Okurun imgeleminde yaşayamayacak kadar önemsiz bir öykü kahramanı gibiydim.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült