Hikaye

 

 

Her Fenalığa Sebep: Yolsuzluk

Refik Halid Karay


Gece yansını bir saat geçe davetli olduğum evden çıktım. Fakat uykum olmadığından arkadaşlara tesadüf etmek ümidiyle Yani’ye1 doğru yürüdüm. Adalatımda[1] [2] bir gerginlik, vücudumda bir kuvvet, dimağımda bir küşayiş[3] vardı, konuşmak, dertleşmek, vakalar dinlemek istiyordum.

Çamurları evlerin bodrum pencerelerinden içeri taşan murdar sokaklar tenha idi, yalnız nereden öttüğü fark olunmayan polis düdükleri duyuluyor, caddeden geçen arabaların gürültüleri aksediyordu. Birdenbire köşe başında bir gölge göründü; galiba pek temiz olan rugan fotinlerini kirletmemek için adeta itina ile yürüyor, tel üstünde muvazene oyunu yapan acemi bir cambaz gibi sağına, soluna eğiliyor, yine düzeliyor, yine bükülüyor, herhalde gayet zahmetle yol alıyordu. Karşı karşıya gelmiştik; o kenara çekilmiş çamurların örtemediği iki küçük atlama taşından benim geçmemi bekliyordu. Nasıl oldu bilmem, önümüzdeki şahıs, değneğinden çıkmış bir karagöz şekli gibi birden iki büklüm oldu ve aynı zamanda benim de ayaklarım kaydı; hokkabaz şakşağı gibi çat birbirimize alın alına vurduk... Sonra en mahir pehlivanların takdirini kazanacak bir çeviklikle düşmemek için ikimiz de birbirimizi omuzladık... Fakat bu ameliye tesirini gösteremedi, bilakis sukutumuzu' teshil etti;[4] [5] kancası kopmuş üç ayaklı bir merdiven gibi baş tarafımızdan birbirimize bağlı, ayrıldık ve “Aman!” demeye kalmadan upuzun çamurlara gömüldük...

En evvel ben başımı kaldırdım, etrafıma baktım; sonra Yani’nin yan kapısına asılı ufak buzlu feneri görünce kolayca temizlenebilmek ihtimaliyle çevikleştim, hemen kalktım; öbürü de beni taklit etti; kapının çıngırağına uzandı.

Şimdi içerdeydik. Garsonlar üstümüzü silerken dertleşiyorduk; şahsı meçhul birdenbire dedi ki:

“Bizi hamallar kadar yoran, harp meydanlarındaki kadar tehlikelere maruz bulunduran, hayattan usandıran, bedbaht ve illetli eden nedir bilir misiniz? Yolsuzluk; evet yolsuzluk... Bu muhakkak; fazla koşuyoruz, fazla kuvvet sarf ediyoruz ve bütün bunlara mukabil az eğleniyoruz, az kazanıyoruz; sebep yolsuzluk, evet yolsuzluk... Her cins insandan, hatta mercan renkli Amerika vahşisinden, fil derili Polinezyalıdan, boyunları tasmalı Hotantolardan daha sefil, daha esir, daha yorgun eden: Yine yolsuzluk, daima yolsuzluk...

Bir defa, ta geceden, sabahleyin yolsuzluk yüzünden çekeceğim meşakkatleri düşüne düşüne bir derin gama boğuluyorum ve etraf aydınlanır aydınlanmaz işim iktizası.,.[6] hemen sokağa fırlıyorum. Nasıl bir sokak? Tarife hacet yok... Oyuklarına çamur dolmuş, kovuklarından süprüntüler fırlamış, çukurlarına murdar kazeviler,' eski hırkalar, dibi delik saç mangallar doldurulmuş bir mezbele, araba zifosuna tesadüf edersem dizlerime kadar çamura batacağıma, bir de paltomun paltoluktan çıkarak porsuk derisi gibi benek benek, leke leke olacağına, hatta burnumun ucuna kadar yağlı kül yalamış sokak köpeği gibi çamurlara bulaşacağıma şüphe yok... Halbuki düşününüz bir Apalıyı, hatta Hintliyi, Cavalıyı... Babıali koridorlarında dolaşır gibi gacır gacır sokaklarında yürüyebilirler, öyle yürümek zahmet değil, zevk sayılır; bizde öyle sokaklar olsa herkes fevç fevç[7] [8] seyrine koşar, evine döndüğü zaman Paris sergisini görmüş gibi anlattıkça karşısındakileri hayrete düşürür, tahta parkelerinin üzerine örtü serer, yemek yer...

Dairenizden vakit bulup bir işinizi görmeye gitmekten sizi men eden nedir? Yolsuzluk. Hamalları beş okka yükün altında ezen, çürüten, tekerlekli arabalarla iş görmelerine mani olan nedir? Yine yolsuzluk. Senede dört pantolon, iki palto, sekiz çift fotin eskiten? O da yolsuzluk. Çiftçinin arpasını, ormancıların odununu, madenlerin hasılatını yerinde bırakan, kıymetten düşüren? Daima yolsuzluk. Ahalimizi medeniyete temastan uzaklaştıran, elinde kapalı tüfeğiyle haydut eden, çetelere bağlayan, bu da yolsuzluk... Evet hepsi yolsuzluk!...

Eğlencelere, tiyatrolara, eşe ahbaba gidemiyoruz, seyahate çıkamıyoruz, daha ucuz et, daha iyi ekmek yiyemiyoruz, sebep: Yolsuzluk; terleyip hastalanıyoruz, suya, çamura düşüp romatizmaya tutuluyoruz, işimizden evimize dönünce hoş beş konuşmaya, ailemizle görüşmeye muvaffak olamıyoruz, hemen Reji kolcusu gibi sırtüstü düşüp horlamaya başlıyoruz, neden? Yolsuzluk. Rahat ve huzurdan, nezafet ve sıhhatten hissemizi alamıyoruz, küllük kedileri, tarla fareleri, dere kunduzları gibi tozlar içinde yuvarlanıyor, çamurlar içinde oyalanıyoruz, buna da sebep: Yolsuzluk!

Evet, yolsuzluk; başka hiçbir sebep aramayınız! Niçin ürkmüş kedi gibi hepimizin kamburu çıkmış, hasta balıkçıl gibi belimiz bükülmüş, tıraşımız uzamış? Niçin zavallı ayaklarımız illetli çocuklar gibi kat kat yün çoraplara, fanileli fotinlere, bukağılardan ağır lastiklere bürünmüş, yamru yumru olmuş; niçin arabalarımızın boyaları solmuş, tekerlekleri aşınmış, dingilleri kırılmış? Hepsinin sebebi bir: Yolsuzluk!

Yolsuzluk bizi palyaçolardan daha gülünç ediyor: Bakınız şu kıyafetime! Bende evine dönen ciddi bir adam hali mi var? Yoksa ortaoyununda tuhaflık olsun diye havuza atılmış, yahut atcambazında halkı güldürmek için gübreye bulanmış bir maskara hali mi?

İş bu kadarla bitse ala... Şimdi evime gideceğim, değil mi? Merdiven başından bu murdar kıyafetle görününce kavga hazır; içip içip yerlere düşen, başı elalemin penceresinde giden, etrafına bakmaktan önünü kollamaya vakit bulamayan, hepsi ben olacağım, evet, hepsi ben... Derdimi döneye, vakayı anlatmaya vakit kalmayacak. Çocuklar uyanacak, ağlamalar, inlemeler, bayılır gibi olup halının üzerine kapanışlar, lokman ruhu, kolonya diye çırpınışlar, nefes alamamaklar, hepsi, bunların hepsi olacak... Bu, gece faslı; ertesi günü de var. Ütüler yanacak, sabunlu sular hazırlanacak, sonra vaktim geçecek, daha neler, daha neler... Görüyorsunuz ya, bütün bu gürültülerin, aile nizalarının, üç dört gün devam eden mırıltıların, dırıltıların, sebebi hep: Yolsuzluk!..

Ya hükümetin bütün çektikleri, yolsuzluktan değil mi? Yemen’e bir buçuk ayda asker gönderebiliyoruz, halbuki bir haftada gitse Şeyh İdris parmağını oynatamaz... Havran’a bir türlü yerleşemiyoruz, halbuki yollarımız olsa Dürzileri en sadık tebaamızdan' sayabiliriz... Arnavutluk’ta bin türlü iğtişaşlara,[9] [10] ihtilallere maruz kalıyoruz, halbuki trenlerimiz işlese, şoselerimiz ağ gibi etrafı sarsa oralarını İsviçre kadar sakin görebiliriz!

İşte efendim, bunlar niçin olamıyor, niçin ben hidematı şakkaya mahkûm bir katil gibi yoruluyor, eza ve cefa çekiyorum, niçin hükümet bin türlü tehlikeler içinde nereye elini uzatsa İcraata muvaffak olamıyor, niçin memleketimiz fakir, muhtaç, aç? Zira yollarımız yok... Başka sebep, başka kusur, başka illet aramayınız! ”

Muhatabım, senelerce kar, yağmur altında kalmış bir korkuluk şeklini alan buruşuk, çamurlu, ıslak elbisesine şöyle bir baktı, sonra hiddetinden yüzü buruşmuş, simasının rengi uçmuş bir halde selam verdi; çıktı.

Haksız mıydı?


[1]        Beyoğlu'nda tanınmış bir lokanta ve birahane

[2]        adalat: adaleler

[3]        küşayiş: açıklık, ferahlık

[4]        sukut: düşme

[5]        tehsil etmek: kolaylaştırmak

[6]        iktiza: gerek, gereklilik

[7]        kazevi: saz ya da kamıştan örülmüş büyük sepet

[8]        fevç: bölük

[9]        tebaa: uyruk

[10]      iğtişaş: kargaşa, anarşi

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült