Hikaye

 

 

Gözlerin Çılgın Dansı

Halide Hacer Simav


Türkiye Beyin Yılı Nöroloji Öyküleri’nden Alınmış Gerçek Bir Öyküdür

Hayatım boyunca böyle bir his yaşamamıştım. Ne de depresyonumun ataklarında ne de başıma gelen tüm belalarda... Böyle, ölüm korkusu eşliğinde bilmediğim diyarlarda isteksizce dolaşmamıştım. Sonunda ne olacak diye hiç bir şeyi bu kadar merak etmemiştim. Bittiğinde nöbet, terden sırılsıklam olmuştum ve kendimi içi boşalmış bir posa gibi hissediyordum.

Sıcak bir yaz günü... 2009'un yirmi ağustosu. Yaş günüm. Misafirlikteyim, gece herkes yataklarına çekiliyor, ben en sıcak odaya düşmüşüm, on dokuzunda gündüzün tüm güneş ışıklarını emen duvarlar, gece tüm acımasızlıklarıyla sıcağı içeri vererek odayı ateş topuna dönüştürmüş. Kızım ve torunum tatildeler. Eşim öldükten sonra evde bir gün bile yalnız başıma kalamadığım için buradayım. Evet; gece çok sıcak bir gece, uyumak mümkün değil, başım elektriklenir gibi oluyor ve beynimde zaman zaman şimşekler çakıyor sanki. Cep telefonumdan tam karşımdaki odada yatan kızımı arkadaşına mesaj atıyorum, koşup geliyor sağ olsun. "Yavrum tetikte ol kötü bir şeyler oluyor bana, kızımı arar mısın haberi olsun" diyorum. O bana: "Halide teyze hiç telaşlandırmayalım isterseniz, biz yanınızdayız, sizi hastaneye yetiştiririz korkmayın" diyor. Biraz sakinleşiyorum ve bana, en ufak bir kötü hissetmemde ya seslenmemi ya da numarasını çaldırmamın yeterli olacağını söyleyerek odasına gidiyor. Uzun ve zor bir gece var önümde hissediyorum.

Eşim diyaliz hastasıydı, tam beş sene haftada üç kere diyalize götürürdüm. Kerelerce hastaneye yatırdım ve gecelerce uykusuz kaldım. İkinci beş sene ise, birçok zahmetiyle birlikte evde CAPD yöntemiyle tedaviyi sürdürdük. Bu on senenin ilk senelerinden itibaren geceleri kulaklarımda yoğun bir uğultu ve zaman zaman çınlamalar olurdu. Kulaklarıma pamuk tıkardım ve beynim bu seslerden o kadar yorulurdu ki, sanki pamuğun ufak hışırtıları beni bir nebze olsun rahatlatırdı. Gündüzleri bu uğultu ve çınlamaları, İstanbul’un yoğun sesi mi bastırırdı ya da bu son derece rahatsız eden belirtiler gece mi nöbet alırlardı, bunu hiçbir zaman bilemedim.

İşte o bir türlü dalamadığım, terler içinde kaldığım gecenin sabahı, vücudum uyanmaya dönerken midem bulanmaya başladı. Gözlerimi açar açmaz ise gözlerimin adeta yerlerinden çıkıp, durmayan bir topaç gibi dönmesiyle, kendimi boşlukta uçar gibi hissettim, içimi ölüm korkusu kapladı, sadece sürekli kelime-i şahadet getiriyordum. Yaş günümde ölmek varmış kaderimde diye bir anlık düşünce geçti gittikçe yorulan beynimden. Durmak bilmiyordu nöbet, başım ateş gibi yanmaya başlamıştı ve elimi bile kıpırdatamıyor, yeltendiğimde ise olay daha da şiddetleniyordu. Kimseyi yardıma çağıracak gücüm de yoktu, öylece kıpırdamadan bana ne olduğunu anlamaya çalışı yordum ve gözlerimi kapalı tutarak krizi atlatmaya çalışıyordum. Beş on dakika sürmüş ama gözlerim yerlerine tam dönmemişlerdi. Ölmediğime göre bu olayın mutlak bir açıklaması olacaktı. Yarım saat kadar sonra yavaş yavaş doğrulmaya çalıştım, başardım da, ama çok bitkin hissediyordum kendimi, uzun uzun uyumaya ihtiyacım vardı. Müthiş korkmuştum. Şimdi ise sessiz bir ortam ve sırf benimle ilgilenecek birine ihtiyacım vardı. O gün akşama kadar sadece mecburi ihtiyaçlarım için yerimden kalktım, genellikle dinlendim. Çoluk çocuk ve evinde kaldığım ve kızım gibi beni düşünen ev sahibe siyle oyalandım, zaten kendi kızım da o gece yola çıkıp ertesi günü yanımda olacaktı. Gece yaklaşırken korku sarmaya başlamıştı beni ya yine olursa aynı şey diye... Derken yatma vakti geldi ve yatağa uzanayım diye yeltendim, ama sanki uçuruma düşüyor gibi oldum, ne kalkabiliyor ne de yatabiliyordum, uzanmakla, dik durmak arasında bir açıda kıpırdamamaya çalışarak sabitlemiştim kendimi, içeri seslendim ve ambulans çağırmalarını söyledim, ama yedinci kattan nasıl indireceklerdi ve ben o kadar harekete nasıl dayanacak tim. Tek bir kıpırdama bana sanki istemsiz atılan bin dönme turu olarak geri dönüyordu çünkü... Gözlerimi sıkı sıkı kapadım ve kendimi onlara bıraktım, adeta külçe gibiydim, sadece hastaneye ulaşmak için dua ediyordum. Ambulanstaydım artık. Yaptıkları çok kutsal bir hizmetti, içimden onlara teşekkür ediyor, ama ağzımı açamıyordum. Sadece tansiyonumu ölçmeye çalışıyorlardı. Nihayet hastaneye ulaşmıştık, içime güven duygusu doldu, karada ölüm yoktu artık.

Nöbetçi doktor neler sordu ve ben nasıl cevaplar verdim hiç birini hatırlamıyorum şimdi. Sanırım o geceye dair belgeler duruyordun Serum takıldığını ve uzun süre kıpırdayamadığımı hatırlıyorum. Sabaha karşı eve geldik. Ben olayın psikolojik olduğunu, yani kaldığım ortam beni boğdu ve tansiyondan dolayı da başım dönmüştür diye düşünüyordum... Acildeki doktor da bana hiçbir yönlendirme yapmamış olmalı ki yol haritamı kendim çizdim, gayet net hatırlıyorum.

Atipik depresyon hastasıydım. O sene itibariyle sanırım on bir senedir bu hastalıkla savaşmaya, bir yandan da dünyanın hallerine ayak uydurmaya çalışıyordum. Bu da nesiydi böyle? Hiç unutulup, boş verilecek bir nöbet değildi. Hemen psikiyatristimden randevu aldım ve birkaç gün sonra önündeydim. Her zamanki gibi beni dinledi, bu nöbetin sinirsel olup olamayacağını sordum ona. Biraz bile düşünmeden bana: "Halide hanım siz bir KBB doktoruna gidin" dedi. Sevindim, geçici bir şeydir düşüncesiyle...

Bir iki gün sonra da KBB doktorunun karşısında yerimi aldım. Nöbeti anlattım ona: "Doktor bey, hani sirklerde çubuklar üzerinde tabakları döndürürler ya işte sanki gözlerimin kökleri bende, ama onlar dışarıda fır fır dönüyorlar gibi hissettim, müthiş bir olaydı dedim... Vücudum külçeye dönüştü ve can korkusuna düştüm diye ilave ettim. Doktorum gayet emin olarak teşhisini bildirdi. "Vertigo nöbeti geçirmişsiniz" dedi ve bir dizi tahlil ve tetkikler istedi. Başımı sert bir şekilde çarpıp çarpmadığımı da sordu, ben 1991 de olan acı bir olayı anlatınca ki o gün kolum omzumdan kırılırken başımı da çarpmıştım. O bunun o kadar sene sonra çıkmayacağını olayı takip eden zamanlarda kendini belli edeceğini söyledi. Kulaktaki (diplerde sanırım) kristallerin oynaması sonucu olan ve tümden vücut dengesini bozan bu semptom, aynı depresyonum gibi, diğer hakiki hastalıklar kadar beni yataklara düşürecekti. Yine de adı konduğu için Allah'a şükrettim, çünkü kanaması belirtilerine benzeyen vertigo nöbeti beni zaman zaman kitlese de en sonunda serbest bırakacaktı, en azından bunu biliyordum. Ama y,ı diğeri? Araz bırakmadan geçirilir miydi? Kıyas bile edilmezdi, işte bunun için de şükrediyordum.

Sonunda sadece bir semptomdan ibaret olan bu rahatsızlığın bendekı tipinin ise POZİSYONEL VERTİGO olduğunu öğrendim. Artık oluşmasına ne den olan sebepleri aşağı yukarı biliyor ve geleceğini anlıyorum. O zaman eğer yalnızsam, hemen son gücümle tuvalete gidiyorum, kızıma nöbet geçirmek üzere olduğumu bildiriyor ve acele olarak bir ped takıp, iki üç yastır üst üste koyup yavaşça kendimi yatar pozisyona getiriyorum ve hakikaten de bu pozisyonu seven vertigo gözlerimi tutmak için nasıl sabırsızlanıyor bilemezsiniz. Sonrası? Sonrası bir muamma... Nöbet gerisinde kalan günlerde ne kadar çok olumsuzluklardan nasiplendiyse, şiddeti de o kadar güçlü oluyor. Kendiliğinden zaten gelecek miydi, yoksa kaçamadığım tersliklerden sonra mı geliyor bunu tam anlamış değilim daha. Korkumdan ağlıyorum. Mi dem bulanıyor başım ateş gibi yanıyor. Çabuk atlatmak için sürekli dua edi yorum ve uykular içine kaçmayı istiyorum. Hakikaten de nöbet hafiflemeye döndükten sonra o kadar ağır uykusu oluyor ki, normal halime dönmem bir haftayı buluyor.

İnsanoğlunun aniden gelen bir olaya ilk tepkisi güçlü olabiliyor, ama kaldıramayacağı hiç bir şey olduğunu sanmıyorum. Gerçekten kullanmayı başarabilsek çok güçlü yaratılmışız. Başıma ailem zamanından bu yana gelen onca travmatik olaylara rağmen hala yaşama gücümün olması bunun kendi me gerçekleştirdiğim ispatıdır. Bu gün itibariyle kendimle gurur duyuyorum ve boşuna ömür tüketmedim diyebiliyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült