Hikaye

 

 

Bir Garip Hikaye

Fulya Taşçeviren


İnce, uzun boylu, seyrek saçlı, hafif kambur Beytullah Bağrıyanık öyle silik bir tipti ki yaşıyor mu anlamak için nefes alışverişlerini gözlemek, göğsünün inip kalkışlarını uzun uzun incelemek ve baygın bakışları altında adeta kaybolmuş gözleri açık mı kapalı mı ara ara kontrol etmek gerekliydi. Yaşamak üzerinde emanet durduğundan giysileri de bedenine ekseri büyük gelirdi. Yakınlarının mezarlarını sulatmak için para verenleri saymazsak, yıllardır pek bir kimseyle iletişime geçtiği olmamıştı. Evi mezarlığa yakındı ve geceleri bir parkta yürüyüşe çıkar gibi bu mezarlıkta yürüyüşe çıkar, kendini serin selvilerin rüzgarına bırakır, boşlukta öylece sallanır, karanlık ve mezarlıkla bir bütün olur, oranın bir parçasıymış gibi yabancılık çekmeden öylece dururdu.

Dururdu diyoruz, çünkü bu öyle uzun bir duruştu ki durmanın bir eylem olduğunu unuttururdu. Mezarlığın hemen bitiminde tek göz, güneş almayan evi de kendi gibi ruhsuz ve karanlıktı. Bu evde bulunan tek cam, evinin hemen yanındaki tek katlı sahipsiz binanın siyah, karanlık duvarına bakardı. Akşamları nadiren yaktığı 15 wattlık tasarruflu ampul de bu karanlığı ışıtmaya yetmezdi. Yarı sönmüş bir ampulün yarı aydınlığında yarı ölü bir adam... Bekçiliğini yaptığı ölüler gibi ölü.

Uykularında gömülmelerine tanık olduğu ölüleri görür, onları yaşarken süslü püslü giysiler içinde hayal eder, tüm o pahalı giysilerine karşın ölürken hepsinin tek tip bir üniforma gibi giydikleri kefeni garipserdi... Uyandığında teninde hafif bir rüzgar hisseder, aralık kalmış camını örter, komodinin üstündeki gazeteyi başına koyup tekrar uyumayı planlarken eline bulanan tozla ürperirdi. Dışarıdan toprakla karışmış rüzgarla savrula savrula odasına kadar uçuşan bu toz ona ölülerden parça parça kopmuş deriler gibi gelirdi. Ölü deriler..

Ağzı kuruyup uyandığında penceresinden giren ölü tozlarını toplar, topladığı ölü derileri küçük cam kavanozlara koyardı. Çocukluğundan beri obsesif bir sincap gibi durmadan bir şey biriktirirdi ve zamanla bu huy bir takıntıya dönüşmüştü. İşte şimdi şehirden ve yaşayan her şeyden uzakta, gece baykuş ötüşleri arasında, her yana dağılmış çöp ve eşya yığınları ve tek arkadaşları ölü derileriyle iç içe yaşıyordu.

Bu gece de camı açık kalmıştı, suyunu içti, masanın tozunu aldı, bir kavanoza koydu. Kavanozun üstüne Mithat Ünalan, 23 Ağustos 2013, yazdı. Memuriyete atandığı günden beri biriken tam 120 adet ölü deri 82 tozunun yanına koydu. Rasim Yedidüvel 10 Ekim 1987, Ahmet Hulusi Tezgeçer 25 Kasım 1995, Hediye Tanrıverdi 16 Şubat 1997..

Garipler Mezarlığının garip bekçisi Beytullah... Eline, ilk gömdüğü Rasim Yedidüvel'i aldı. bir yetmiş boylarında, küçük ve taraklı ayaklı, bir bankada memur... Kalçası tüm gün oturmaktan bedenine göre hayli büyük, burnunun iki yanındaki çukurlardan gözlük taktığı anlaşılıyor. Beytullah'ın iç sıkıntısını gidermekten uzak, eve gelince sohbet etmeyi pek sevmeyen, genellikle gazete okuyup bir iki maç özetine baktıktan sonra uyuyan tiplerden... Kızının babam çok sever deyip başucuna dikilmesi için getirdiği kauçuk ağacı, memuriyetinin en büyük delili. Dişler sigaradan zigzaglı bir yol gibi sararmış, saçlar gür ve yana taralı, yer yer beyazların olduğu koyu kestane renginde.

Altmış yaşlarında henüz emekliliğe alışmamışken ölmüş. Pek sevmese de saydı Rasim Bey'i Beytullah, sonuçta ilk arkadaşı oydu, ona hem yaşı hem memuriyeti dolayısıyla hep bey dedi. Rasim beyle biraz sohbet etti Beytullah, sonra ölüm sırasına göre dizdiği Namık, Seyide,

Kadir, Yalçın ve Necibe'yle de. Fakat Beytullah içlerinde en çok Ahmet Hulusi'yi severdi. Palabıyıklı, şişman, yetmiş yaşlarında bir ihtiyar.

Dobra olduğu bıyıklarından belli. Palabıyıklı insanların sözü yalansız ve dobra olur, çünkü ses çıktıktan sonra bir kez bıyık duvarına çarpmış, toklaşmış, yalansa geri dönmüş, doğruysa yoluna devam etmiştir.

Ahmet Hulusi, Beytullah'ın yeri geldi mi seven yeri geldi mi tatlı tatlı azarlayan babası gibiydi. Onunla uzun uzun konuşup tozunu aldı, onun tozu başka birinin tozuyla karışmamalıydı.

Beytullah işini bitirip suyunu içmiş, yeniden yatmaya hazırlanıyordu ki kapı çalındı. Bu pek olası bir şey değildi. Beytullah mütereddit adımlarla kalktı, eşya yığınlarından daralmış koridorunda ağır ağır ilerledi, neredeyse yarı yola gelmişti ki kapı tekrar çalındı. Beytullah telaşlandı, sırasından çıkıp koridora konuşlanmış Mümtaz Şenes'e çarptı, 17 Eylül 1998... Şenes bir ses sanatkarıydı ve geçirdiği bir 83 trafik kazası sonucu yaşamını yitirmişti. Beytullah'ın evinde her gece Şenes'in Hani şendeki o gamze /Her derda deva imiş/ Ben senin kadrin bilmedim/Gençlik dediğin gelip geçiçi bir heves imiş parçası en az yirmi kez çalardı. Beytullah'ın çarpmasıyla az daha Şenes kırılacaktı, ki zaten kendisi zayıf bedeni ve nazende halleriyle çok kırılgan bir beydi. Beytullah, Şenes'ten ‘Kabahatimi mazur görün muhterem' diyerek özür diledi, Şenes'i nazikçe ileri itti, adımlarını hızlandırdı. Fakat kavanozlar eşya kalabalığında yağ kuyruğuna girmiş emekliler gibi çırpınıyorlardı. Birbirlerine çarptılar, Nagehan Keder 1 Mart 2008'den bir ah sesi işitildi, zira kendisi yaşadığı süre boyunca hayatından gelen geçene ah etmeyi düstur edinmiş iflah olmaz bir serzenişçiydi. Beytullah Nagehan'a baktı, bu kadını öldüm ölesi sevmemişti. Kapıya varana kadar iki üç dakika geçmişti. Kapıda yaramaz bir kız çocuğuna benzeyen, fakat yaklaşık otuz yaşlarında bir kadın duruyordu. Kadın zaten bitişik gözlerini birbirine daha da yaklaştırıp sordu,

“Affedersiniz, bu koku sizden mi geliyor, yani evinizden demek istiyorum."

“Bilmem, ben koku falan almıyorum," dedi Beytullah.

“Alışmış olmalısınız. Anneannem de dedemin rutubet ve salya karışımı ekşi kokusuna alışmıştı. Dedem ölünce fark etti ne kadar pis koktuğunu ve dedi ki, bu kokunun yokluğu onda derin bir yara açmış.

Ben de ona dedim ki, ‘Varlığı da bende bir yara açtı anneanne.' Sonra anneannem de öldü."

“Başınız sağ olsun," dedi Beytullah.

Düğmesini çevirince Yunan kanallarının çaldığı, ince ayar yapılamadığı için her daim cızırtılı eski radyolar geldi Beytullah'ın aklına.

Veronika radyo tiyatrolarından çıkıp gelmiş gibiydi.

Şimdi sırada radyo tiyatrosu: Kleopatranın Aşkları Yazan: Aleksandr Sergeyeviç Puşkin.

Veronika Thomas... Elbette adı Veronika değildi. Fakat Balat'ın şu eski mahallesinde kıyıya köşeye sıkışmış bir mezarlıkta anılarının içinde bekçiliğini yaptığı ölülerden daha ölü Beytullah Bağrıyanık'ın kapısını çaldığına göre şöyle afili bir ismi hakediyordu. O, birbirine yapışık gibi duran çekik gözleri, basık burnu ve iki yandan toplanıp tepede birleştirilmiş topuzuyla Ayşe ya da Halime olamazdı.

Beyaz üzerine kahverengi çiçekli ve karpuz kolları fırfırlı elbisesiyle nostaljik bir kartpostal resmi gibiydi.

“Yandaki binaya taşındık ve evinden gelen koku beni rahatsız ediyor. Annem bunun mezarlıktan gelen ölü kokusu olabileceğini söyledi. Ama ben bu kokunun senin evinden geldiğine yemin edebilirim." Beytullah Veronika'ya baktı, çocuk yüzü ve kadın bedeniyle sfenksleri andırıyordu.

Beytullah onu içeri çağıracaktı, fakat çocukluğundan beri heykellerden korkardı.

Yine de Veronika davet edilmeyi bekler gibiydi, yerinden hiç kımıldamadan ayakta öylece duruyordu. İki yanındaki topuzundan çıkan lülelerden yayılan çiçek kokusu tüm evi sarmıştı. Beytullah daha fazla direnemedi,

“Gel istersen," dedi.

Veronika şaşkın ve küçük adımlarla içeri doğru ilerledi. Her adımında elbisesinin desenlerindeki çiçeklerin tohumları evin içine dökülüyordu. Beytullah çocukken radyoda dinlediği sesin sahibini hayal ederken yaşadığı tarif edilmez heyecanı duydu içinde. Oysa kendisi ve Veronika arasındaki ayrım bir ölü ve bir diri arasındaki fark kadar netti. Tüm bunlara rağmen Beytullah Veronika'ya geceyarısı ışıkları yanan bir bakkal görmüş çocuk gibi sevinçle bakmadan edemedi. Ağzına kadar eşya ve ölü dolu olan bu odada Veronika adeta ölmeye yatmış, fakat inancı dolayısıyla karşılaşacağı şeyden korktuğundan ölmeyi bile beceremeyen bu yaşamla ölüm arasındaki adama anlamaz gözlerle bakıyor, gözleri bir şeyi anlamayınca sanki birbirine 85 daha çok yaklaşıyordu.

“Bu eşyaların hepsini kullanıyor musun?" diye sordu.

“Hiçbirini kullanmıyorum," dedi Beytullah, “Aslına bakarsan artık evin içinde ne var onu bile unuttum."

“Annem der ki, eğer bir şeyin varlığını unutmuşsak, yokluğu sıkıntı çıkarmaz. Hadi her şeyi atalım. Yoksa bu koku beni öldürecek."

Beytullah şimdiye kadar evinden hiçbir şey atmamıştı. Hayatı hep kayıplarla doluydu ve sanki elindekiler hayattan kaçırıp sakladığı şeylerdi. Beytullah'ı ayakta tutan yegane şeyler bu eşyalar ve ölü derilerdi.

“Olmaz," dedi, “Tek bir şey bile atamam."

“Buraya yeni taşındık ve yaşayışımdaki ani değişimler ben de anksiyeteye sebep oluyor. Bu öyle basit bir endişe değil. Ciddi kalp sıkışmaları ve beni günlerce etkisine alan derin bir depresyon hali.

Böyle zamanlarda eşyaların üzerime geldiği hissine kapılıyorum."

“Anlıyorum," dedi Beytullah, aslında hiçbir şey anlamıyordu ve şaşkındı. Yetmez gibi kendi sesini unutmuştu ve duyduğu bu garip, yabancı sesi pek de sevmemişti.

“Bu koku var oldukça burada yaşayabileceğimi sanmıyorum.

Ama ev temizlenirse belki seninle arkadaş oluruz," dedi Veronika.

Beytullah'ın hiç gerçek arkadaşı olmamıştı. İlkokuldaki sıra arkadaşı bile Beytullah'ı sevmez, sanki vebalıymış gibi ondan yarım metre uzakta, sıranın kenarında otururdu. Mendil kapmacada kimse onun verdiği mendili tutmaz, öğretmen bile herkesin başını okşar, Beytullah'a sıra gelince ona dokunmaktan imtina ederdi. Pis miydi Beytullah yahut fakir? Pislikle fakirliğin birleşerek çizdiği bir çember vardı, belki de Beytullah o çemberin içindeydi.

“Bu kadar çok anı biriktirdiğine göre duygusal biri olmalısın.

Annem duygusal insanların iyi olduklarını ve kimseye zarar veremeyeceklerini söyler. Bence bu bile arkadaş olmamız için yeterli bir sebep. 86 Ne dersin?"

Beytullah bir süre sustu, düşündü. Oturduğu yere çöktü. Bunun bir gün olacağını biliyordu. Bir gün her şeyini elinden alacaklardı.

Bu ölülerin de ona ait olmadığını biliyordu. Hiçbir zaman şansı yaver gitmemiş, kimse tarafından sevilmemiş yalnızlığa mahkûm bu adamın kendi içinde kurduğu dünyasını bile yıkacaklarını çok önceden daha Rasim Yedidüvel'le ilk tanıştığı gün, yani Rasim'in öldüğü gün biliyordu. Ama belki de bu ölü dünyadan ayrılış beraberinde gerçek bir yaşamı getirebilirdi, belki Veronika'yla gerçekten arkadaş olur, bu yalnız günleri unutabilirdi.

Veronika, bir toz bulutunun oluşturduğu sfenks, Veronika belki bir Mısır Tanrıçası... Beytullah; “Peki," dedi, “Senin dediğin gibi olsun."

Kirden ve terden sararmış yatak çarşafları, yemek artıkları, kırışık giysiler ve yine yemek artıkları, su şişeleri, ölülerin yakınlarından birinin hediye ettiği bir tarafı kırık şamdan, giysiler ve giysiler, içlerinde Ahmet Hulusi'nin paltosunun da olduğu giysiler, çöpler, gazeteler, arkalığı kırık bir sandalye, ısıtmayan bir soba ve daha ne varsa... Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,

Gönlü çeken mucizeleri arasında,

Ve gölgesinde erguvani perdelerin Işıldıyordu altın oda...

Sıra kavanozlara gelince; “Onlar, benim arkadaşlarım," dedi Beytullah. “Bu Sevim Yangın, 27 Eylül 2008, ne gariptir bir yangında öldü biliyor musun? Yandığı için karakterini tam kestiremiyorum, ama topuklarındaki yarıklardan çiftçilik yaptığını söyleyebilirim." Sevim'in hemen yanındaki kavanoza uzandı, “Bu Sinan Selçuk, 11 Ekim 2009, iyi adamdır, fazla konuştuğu için dudak kenarları kırışmış, gülmeyi de sever, otuz iki yaşında olmasına rağmen göz kenarları da hayli kırışıktır. Bu da."

“Ne iyi," dedi Veronika, Beytullah'ın sözünü kesip, “Ama belli ki ölmüşler." Ve sonra eline ilk geçirdiği kavanozu aldı, hızla yere çarptı.

Şimdi kutsal kahinler Donakalmış davetliler önünde Uğursuz kaseden Sıra kurasını çekiyor birer birer.

Beytullah toplamaya çalıştı yere dağılan parçaları. Ahmet Hulusi Abi dedi, babam benim. Gözlerinden yaşlar boşandı. Bu ruhsuz adam belki yıllar sonra ilk kez ağlıyordu. Veronika Beytullah'ın ellerindeki kan mı çoktu, gözlerindeki yaş mı bilemedi. Korktu. Beytullah uzun uzun ağlarken o öylece sustu. Neden sonra Beytullah, ağlamayı bırakıp, “Haklısın," dedi, “bunlar toprak sadece, hem artık sen varsın, hadi hepsini atalım."

“Hepsini mi?"

“Hepsini”

Katlanmak bir kadının azametine,

O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,

Kızgın kavga günlerinde koşar gibi Düşmanın davetine.

Veronika kavanozları bir poşete topladı, diğer çöplerin yanına bıraktı. “Artık koku kalmadı,” dedi Beytullah, Artık arkadaş olabiliriz.” Veronika yorulmuştu, ağız ucuyla gülümsedi, masanın yanındaki koltuğa oturdu.

“Sonunda bitti,” dedi.

“Bitti,” dedi Beytullah gülümseyerek. “Şimdi arkadaş mıyız?”

Veronika ses çıkarmadı. Hızlı hızlı soluyordu, sanki tüm günün yorgunluğu şimdi çıkıyordu.

“Arkadaşız değil mi?” Sessizlik, ince bir hırıltıyla daha da yüksek perdeden duyuluyordu. “Hem söz verdin, yalan söylemezsin ki değil mi?”

Veronika o kadar yorulmuştu ki koltuğun koluna tutunarak zor kalktı.

Gidecek misin? Ama arkadaşlar yalan söylemez ki birbirine.

Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,

Sökünce ölümsüz şafak,

Yemin ederim ki ölümün baltasıyla Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak.

Veronika kapıya kadar gitti. Beytullah şimdi sessiz sessiz ağlıyordu. Yere düşen yaşlarından biri parladı. Ahmet Hulusi Tezgeçer'in kırılan kavanozundan kalmış bir parçanın üzerine düşmüştü. Beytullah camı aldı,

“Gerçek arkadaşlar hiç gitmez,” dedi. Veronika kapıdan çıkmak üzere kolu çevirmişti ki, boynunda bir sızı hissetti. Bacakları birden hissizleşti, yere yığılıverdi. Yere değen eteklerindeki çiçekler evin her yerine dağıldı. Birbirine yapışık gibi duran çekik gözleri son kez Beytullah'ın gözlerini buldu, kara delikleri büyüdü büyüdü, görünmez oldu. Kanlı boynu yere değince topuzları tamamen açıldı, lüleleri suya atılan bir taşla büyüyen halkalar gibi dalga dalga evin her yanına yayıldı. Kafası koltuktan kalkarken düşürdüğü yastığa çarptı. Yastıktan havaya tüyler uçuştu. Yastıktan çıkan her tüyün bir kuş olduğunu hayal etti Beytullah. Çılgın kuşlar gibi avare, bir o yana bir bu yana uçup birbirlerine çarparak ölüyorlardı. Biri gelip onları kaldırmak istediğinde çoktan kurumuş, kaskatı kesilmiş, bir teneke yığını gibi sertleşmiş oluyorlar ve üzerlerinde uçarkenki o tüy hafifliğinden eser kalmıyordu.

Bir kuş ölüsü gibi yerde yatan Veronika'ya baktı. “Arkadaşlar hiç gitmez değil mi, dedi, hem artık ev de temiz...”

Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,

Gönlü çeken mucizeleri arasında,

Ve gölgesinde erguvani perdelerin Işıldıyordu altın oda...


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült