Hikaye

 

 

Aşçılık, Ağalık, Lalalık Ve Meşrutiyet

Refik Halid Karay


Kör kadıya “körsün!” diyebileceğimiz devir hak ve hakikatin idraki bize müyesser olmayacak. Bu, her gün, birer tebligatname ile tekit olunup' duruyor, hapishaneler adam almıyor. Ortada hacerden, seçerden başka bu işi böylece anlamayan kalmadı. Haydi bırakınız doğru sözlülüğün bu derecesini, fakat hiç olmazsa iki gözden alil[1] [2] olana “şaşısın!” da mı diyememeliyiz?

Maksat malum: Herkesi köre ahu gözlü, şaşıya şehla bakışlı dedirmek ama benim bu oyunda sayım, suyum yok... İşten el yumar, ağzımı tutar, çekilir bir köşede seyirci olurum, daha iyi varsın halk, doğduğundan beri dünyasını görmemiş, gözleri anadan doğma kapalı eşhasa: “Keskin bakışlı, avcı gözlü zatlarsınız. Gözlüğe, dürbüne ne hacet, bir bakışta cihanı temaşa etmek hassası size Allah vergisi!” diye eskisi gibi tekapu[3] etsin. Bu gülünç manzarayı seyreder, köşemde kıs kıs gülerim.

Fakat ne olur ise olsun, inkar etmemeli ki şu idare bize çok şey kazandırdı. Hatta bazen kendi kendime düşünürüm de “hakkı adalet yolunda giden terakki etmemizin ayağına cemiyet köstek olmasa idi kim bilir mevkiimiz dört senedir ne balater1 olurdu; ilahi hayırlısıyla telafisini sen bize müyesser eyle!” temennisinde bulunurum.

Filvaki insan yeni idarenin muhassenatından[4] [5] hangi birini yad edecek, hangi mühiminden başlayacak bilemez, karar veremez, o kadar çoktur... Kendi hesabıma söylüyorum, şimdi şuraya oturup size fevait[6] ve hasenatını bap bap, kısım kısım, derece derece tasnif ve tadada[7] başlarsam, eminim her gün gazetemizde üç sütun yazmak şartıyla meclisi mebusanın küşadına kadar, iki ay mı kaldı, üç sene mi, otuz iki sene mi, ne kadarsa fütur getirmem[8] ve fakat bitiremem, makalelerimin sonunu bulup “son” dediğim günü idrak edemem. Bu bir hakikattir ki göze görünmese de ziyanı yok, kulaktan kulağa işitilir, kitaplarda okunur, yine kanaat hasıl edilir.

Fakat itiraf da etmeli ki bize çok şey kazandırdı, amenna, lakin az şey de kaybettirmedi. Kaybettirdi dediklerimden maksat Bosna Hersek, Şarki Rumeli gibi sırf Kamil Paşa’nın hatasıyla (!) vaki olan siyasi ve coğrafi zıyalarımız[9] değildir. Rical biraz daha himmet etse ankarip[10] onlar birer birer telafi edilir. Ben telafisi gayri kabil olanlardan, ahlak ve adatımız münasebeti bulunanlardan bahsetmek istiyorum.

Ne gibi diyeceksiniz.

Söyleyeyim: Mesela aşçılık... Yeni idare aşçılık için bir inkıraz' devri oldu. Ama aşçı ve aşçılık deyince gözünüzün önüne meydanda bulunanlara kıyasen, kısa gümüşi ceketli, dar pantolonlu, tulumbacı yemenili şansız ve şerefsiz şimdiki zibidi mutfak yamakları veyahut lakerdacı kıyafetli Rum ve Ermeni delikanlıları gelmesin. Benim hatırlamak istediğim onlar değil.

Beyrut bombardımanı ile bir katmer daha musibet bağlayan yüreğimizin acısını unutmak için siyasetten hariç gibi duran başka mübaheselere[11] [12] [13] girişelim; mesela babası, dedesi cetbecet saray çıraklarından bir konak aşçıbaşısını düşünelim.

Ayağında limon küfü şalvar, sırtında sarı sırma cepken, belinde bir değirmi ala şal, boynundan aşağı sarkmış gümüş saçmalı bir köstek, ucunda dört yüz dirhem çeker bir priyol saat... O ne riftar,[14] o ne güftar,[15] o ne azamettir yarabbi? Kahve ocağından baş sedire kadı efendi vekanyla bağdaş k urup savak işlemeli tütün mahfazasındaki İskeçe göbeğinden şöyle bir tutam alarak Çavuşoğlu kağıdına ağır ağır sarışı, mercan kakmalı bağa kutudan bergamot kokulu Amerika enfiyesini itina ile çekişi, hepsi değme ağada, efendide, hatta şu güne göre değme ricalde, kibarda bulunmaz.

Sakız gibi beyaz hilali gömleğini sıvadı ve ipek Bursa futasını5 tutunup dört çırağın bahriye neferi gibi seri ve çalak[16] emrine amade olduğu eczacı dükkanı kadar temiz, dosya kalemi kadar istifli mutfağa bir defa girdi mi elinden iş çıkacağına, ağız tadıyla yemek yeneceğine insanda derhal bir kanaat hasıl olur; yalnız şu manzara daha tereyağlı pilavın, beyinli Nemse böreğinin, kaymaklı kadayıfın rayihası duyulmadan iştahı tahrike kifayet eder... Ayvazın başı üstünde, rey sandığı gibi ihtiramla,1 ihtiyatla taşınan yemek tablasına hasret çektirir.

Mateessüf bugünün ricali bu tarzda yemeye düşkün değil.

Saray dağılalıdan ve sabık vükela, şükür Huda’ya, birer suretle meydandan çekileliden beri ortada, asıl teessüfe şayan nokta aşçıbaşılar da hemen hiç kalmadı, memleketlerine; “Bolu”ya “Mengen”e dönüp gitti. Orada çift sürüyor, çubuk dikiyorlar. Herkesin bir fikri var ya! Bence bu adamlar zayiattandır. Mesleklerine sadık, adeta mutfak işlerine aşık olduklarından gözleri eski devrin nişanında, rütbesinde de değildi. Ama o ne fena bir devirdi ki bu haluk[17] [18] adamların bile rahatını çok görür, ellerine en miskin mürtekipleri[19] mutasarrıf eder, şikayetlerine sebep olurdu.

Zayiatımız yalnız aşçılara münhasır[20] kalmıyor... Hani o eski ağalar, lalalar, sandalcılar... Nerede; seyisler, ayvazlar, ispirler? Hiç kalmadı. Kalanlar da yeni yetişmelere gülünç oldu.

Alaturka setreli, fotin kunduralı, sözü sohbeti çekilir, evzaı[21] temaşaya değer bir nevi eski ağalar vardı ki o zamanki ricalin adeta müsteşarlık vazifesini görürlerdi. Kim bilir şimdi de ricali hizmette bulunsalar tecrübeleri sayesinde efendilerinin ne kadar yüzünü ağartırlar, milletin ne kadar hayır duasını alırlardı. Hem onlar teşrifat sever, resmiyete meftun, ağırbaşlı, sağlam bünyeli, ehemmiyetli kimselerdi. Resmiyet hususunda adeta mutaassıptılar. Bugüne erip nazırlardan birinin tebdilihava' istidanamesini takibe gelen bir mal müdürü vazıyla, külfetsizce Babıali’den girdiğini görseler badema[22] [23] İstanbul kaldırımı çiğnemekten feragat ederler, ya memleketlerine çekilip giderler, yahut da Medine’ye mücavir olurlardı.

Benim bu adamlarda asıl sevdiğim sabah kıyafetleriydi. Parmak dikişli, kırmızı tahta düğmeli, yer ile beraber uzun hırkalarını giyerler, arkası çekmeli terliklerini takarlar, ufak kiraz çubuklarını çekerek namazdan sonra öksüre öksüre güneşin tulûunu[24] seyrederlerdi.

Hülasa şair, zarif, faydalı kimselerdi!

Bittabi ağalık bitince lalalık da kalmadı, midillisine binmiş mektebe giden çocuklar da kalmadı... Hele vükela çantacıları büsbütün münkanz oldu.[25]

Ben eski istibdadın arkası zaptiyeli, debdebeli, tantanalı, müşir, vezir arabalarından nefret ederdim, fakat bunun bir derecesi vardı ki müstahsendir;[26] vükela temiz kibar bir kupaya mütevaziane yaslanmalı, arabacının yanında, öyle Serez çetecileri gibi olsun demiyorum, fakat ufak tefek yapılı, munis çehreli efendiden bir ağa şöyle edibane yan oturmalı... Bu o büyük mesnetlerin hakkıdır, yakışığıdır.

Uzun kayıklar, sırma cepkenli hamlacılar, onlara da gitgide tesadüf olunmayacak... iftar adeti ise çoktan unutuldu.

İşte yeni idarenin zayiatı... Böyle ufak tefek beş on alayişe,' debdebeye ait örf ve adet... Kazancımızın yanında lakırdısı edilmeye değmez... Bir değişikli hasbihal olsun diye yazdım, yoksa bilmez miyim ki teşrifat zamanı değil, faaliyet, himmet, gayret zamanıdır.

“Meşrutiyet”i bulur gibi olduk; terakki yolunun emaresi görüldü.

İşimiz şimdi üç nal ile bir ata kaldı. [27]


[1]        tekit olunmak: pekiştirilmek

[2]        alil: kör

[3]        tekâpu: dalkavukluk

[4]        bâlâter: daha yüksek

[5]        muhassenat: hayırlı işler

[6]        fevait: yararlar, faydalar

[7]        tadad: sayma

[8]        fütur getirme: zayıflık, gevşeme

[9]        zıya: kayıp

[10]      ankarip: yakında

[11]      inkıraz: çöküş, yıkılma

[12]      mübahese: tartışma, görüşme

[13]      riftar: gitme, gidiş

[14]      futa: peştamal

[15]      güftar: söyleyiş

[16]      çalak: çevik

[17]      ihtiram: saygı

[18]      haluk: iyi huylu

[19]      mürtekip: rüşvetçi

[20]      münhasır: sınırlı

[21]      evza: durumlar

[22]      tebdilihava: hava değişimi

[23]      badema: bundan sonra

[24]      tulü: doğuş, doğma

[25]      münkarız olmak: çökmek, yok olmak

[26]      müstahsen: güzel görülmüş, beğenilmiş

[27]      alayiş: gösteriş

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült