Hikaye

 

 

Akıllı Bu Muydu?

Refik Halid Karay


Akşam olmuş, sular kararmıştı; Galata’dan köprüye doğru koşarak evime dönüyordum, birden şiddetli şiddetli Cenyo birahanesinin camı vuruldu. Vaktiyle bize civar oturmuş bir komşuya benzettiğim ihtiyarca, kulaktan atma gözlüklü, mütebessim bir çehre bana bakıyor ve eliyle çağırıyordu, kendi kendime: “Ne istiyor acaba,” dedim, “şimdi de sırası mı?” ve kapıdan girdim.

Benim kendisine yaklaştığımı görünce şöyle bir doğruldu, gayet laubali bir tavırla sordu:

“Nereye böyle efendim, koşa koşa?...”

Ben ne kadar aceleci isem o, o derece sakin ve benim telaşıma kayıtsızdı; ilave etti:

“Hele oturunuz şöyle bakalım, çoktandır müşerref olamadıktı...”

İtizar ettim:'

“Kabil değil,” dedim, “vapuru kaçırırım, sonra pek geçe kalırım, yolum da hayli uzak...”

Muhatabım gülümsedi ve eliyle tekrar oturmamı işaret ettikten sonra:

“Gençsiniz,” dedi, “uzun yolun ne ehemmiyeti var?” [1]

“Pek doğru efendim, ama şu sırada köyde bazı sirkatler,' vakalar oluyor da gece nöbet beklemek icap ediyor, erken yatıyor, altıya doğru uyanıp artık lambamı yakıp oturuyorum...”

“Allah muhafaza etsin, bir şeycikler olmaz, onlar hep rivayet, efsane, lafügüzafl”

Artık hiddetlendim, hiddetimden hemen sandalyeye oturarak hiddet tuhaf şeydir, oturmuş olsaydım, ayağa kalkardım itiraz ettim: “Nasıl olur ya? Gazeteler yazdı tam altı kişi girmişler, erkeği iple bir denk gibi kıskıvrak bağlayıp köşeye bıraktıktan sonra karısının şakağına bir revolver dayamışlar, iki saat hem konuşmuşlar, hem soymuşlar... Bir de geçen gün yine böyle altı yedi kişi devriye kolu gezer gibi...”

Muhatabım devamıma müsaade etmedi:

“İşte biraz mübalağa olmalı, gazeteler bu,” dedi, “bire on katarlar, hem size ben bir şey söyleyeyim mi? Siz kadirnaşinaslık ediyorsunuz, evet, bu, muhakkak!”

“Nasıl, efendim, anlamadım?”

“Anlatayım: Oğlum, beş parmak bir midir? Bak, kimi küçük, kimi büyük; insan rahat etmek için kendisinden büyüklere değil, küçüklere banalıdır. Onları görerek haline şükretmelidir, biraz eski zamanı düşünerek bugünün nimetlerine kanaat eylemelidir...

Sade şikayet, sade itiraz... Mesela köprü parası vermemeliymiş... Neden? Sorarım size neden? Sanki kayığa binsen bedava mı geçeceksin, yoksa kılıç balığı gibi yüzecek misin, [2] martı gibi uçacak mısın? İyi kötü, ayağımız suya erişmeden, sallanmadan, akıntıya kapılmadan karadan karaya adım atıyoruz... Niçin para vermeyelim, lokantada bedava mı karın doyuruyoruz, tramvayda bilet almıyor muyuz? Bununla onun farkı ne? Düşün, bundan yüz elli sene evveli... Sallarla, ağaç kütükleriyle güç bela geçerlermiş, yan yolda da ekseriya kaynar giderlermiş! Şükür bugünlere!

Şikayet olsun da... Mudanya’ya yelkenlerle nasıl gidildiğini Evliya Efendi seyahatnamesinde okumadın mı? Biraz insafl Şimdiki vapurlar ufak tefek, eski püskü ama, hiç olmazsa yürümek için rüzgar beklemiyor ya! İçindekilere kürek çektirmiyorlar ya! Daha ne istersin?

Yok, trenler ağır gidermiş, geceleri işlemezmiş... Ağır gider ya! Avrupa gazetelerini oku, bak günde çabuk gitmek uğruna nice adamlar telef oluyor... Ne lüzumu var bu tehlikeli süratin! Ağır ağır giderim de sağ salim giderim, daha iyi! Gece işlemez ya! Allahın günlük güneşi dururken zifiri karanlığında yola çıkmanın icabı neden? Pencereden kırları, tarlaları, seyrede ede giderim daha ala! Gece yarısında kanlı katil gibi yollarda işim ne? İşte hep bunlar bizim menfaatimize düşünülüp de yapılmış şeyler...

Yok, polisler mahir değilmiş, karakollar bile soyuluyormuş, kasalar kestane kabuğu gibi açılıyormuş... Allahın kanlı bıçaklısıyla uğraşılır mı hiç? Bir kere onlar gözlerine hapsi, ölümü, cehennemi almışlar, kellelerini koltuklarının altına sıktırmışlar da öyle meydana atılmışlar... Parası olan yanında taşısın, yere gömsün, küpe dizsini Ne var demir çekmeye koyup uluorta herkesin gözü önüne dikecek? Kul yapısı bu! Elbette kırılır da soyulur da...

Bin türlü şikayet! Çuval bile yapacak fabrikamız yokmuş, kibritimizi bile ecnebiler gönderiyormuş, Avusturya boykotaj yapsa poturla, çarıkla gezecekmişiz! Daha neler... Potur, çarık fena elbiseler midir, düşün bir kere nazırlarımıza giydirsek ne şanlı, ne gösterişli dururlar... Hem a canım, bütün bu şeyleri bizim yapmamıza neden lüzum olsun?.. Paramız olduktan sonra istediğimizi alır, istediğimizi giyer, istediğimizi sarf ederiz. Onlar çalışsın rençper gibi, biz yiyelim bey gibi... Fena mı bu? Sorarım size fena mı bu?

Yine şükür, Frenklerden eksiğimiz ne? Elektrik mi istersin, lüks lambası mı, havagazı mı? Hepsi var. Elli sene evvel yağ mumundan, tulumbalı zeytinyağı kandilinden başka bir şey yoktu... Sokaklar şimdi gündüz gibi, şemsiyeni düşürsen, çukura kaymamışsa, el yordamıyla buluyorsun, evvelleri kendini bulamazdın da güneşi beklerdin! Sokaklar tertemiz, saray avlusuna döndü; burguya benzeyen yollar boru gibi doğruldu, düzlendi; sabah oldu mu çat kapı; kimdir o? Süprüntücü... Yirmi dört saatin kirini alıp götürüyor, ne var, ne yok temizliyor... Ya sırtında sen taşısan ne yapardın? Yok sokaklar çamurmuş, kaldırımlar bozukmuş... Çamursa lastik giy, bozuksa yavaş yürü; ya hiç yol olmasaydı da evinden çıkamayaydın ne diyecektin? Çok şükür arabası da işliyor, tramvayı da; içerleri köşk kadar rahat; düdükler öttürerek; kamçılar şaklatarak köy düğününde gibi eğlene eğlene gidiyorsun! Ya eskiden olduğu gibi araba bulamayıp ta Edirnekapısı’ndan Sirkeci’ye yaya yürüsen ne yapacaktın?

Haksızlığın, insafsızlığın bu derecesi olmaz. Mahkemesi de var, adliyesi de... Nazır sana bir tokat vursa dava et, kazanırsın; sadrazamdan alacağın olsa celp çıkarır, eşyasını haczettirirsin; tramvay on para fazla alsa mahkemeden onu alırsın... Daha ne istiyoruz bilmem ki? Düşünün eski zamanı? Yeniçeri ağası vurduğunu vurur, astığını asarmış... Şimdi öyle şeyler oluyor mu! Yok sorarım size oluyor mu? Haşa değil mi?

O zamanlar büyük adamlar koca vezirin rütbesini alır, eşyasını haczeder, kendisini mahkeme bile etmeden bilmem nereye sürermiş, hatta sade sürmekle kalmaz, bir de gözlerine mil çekermiş... Şimdi mil çekiyorlar mı?”

Muhatabım, karaya düşmüş bir iri balık gibi, adeta çırpınıyor, sonra tehlikeli ameliyattan kurtulmuş bir hasta gibi yüzüme bakarak tatlı tatlı gülümsüyordu. Dışarıda düdük sesleri işitiliyordu. Kendi kendime: “Nasıl kaçsam?” diyordum. O sırada caddede tanıdığım bir sima göründü, hemen fırladım: “Şimdi gelirim, şu geçen adama bir şey söyleyivereceğim!" bahanesiyle selam bile vermeden kaçtım.

Acaba akıllı bu muydu?


[1] itizar etme: özür dileme

[2] sirkat: hırsızlık

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült