Güncel

 

 

Atatürk Neler Yaptı?

Sait Yılmaz


Osmanlı Devleti’nin yerine yeni bir Türkiye kuruldu. Atatürk’ün deyimi ile “Yeni Türkiye’nin, eski Türkiye ile hiçbir ilgisi yoktur![1]”. Osmanlı bir hanedanlıktı, halkı ise tebaa (sürü) idi ve Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi padişaha kulluk ederdi. Türkiye ise demokratik Cumhuriyet, halkın devleti idi ve devletin görevi vatandaş olan halka hizmet etmekti.

Türk Devrimi, demokrasiyi getirmek ve ulus egemenliğine dayalı, özgürlükçü bir düzen oluşturmak için gerçekleştirildi. Devrim, iç ve dış düşmanlara karşı ulusal temelde gelişen bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı oldu. Osmanlı’dan alınan kadro ve toplum yapısında demokrasi arzusu yoktu.

Osmanlı aydını, demokrasi bir yana Cumhuriyeti özümseyecek ve tasarlayacak bir bilinç düzeyine dahi ulaşamamıştı. Cumhuriyetin yerleşmesi için ulusun egemen kılınması gerekli idi ve demokrasi onun ileri safhası kabul edildi.

Osmanlı’nın ekonomik mirası işsiz milyonlar, patlayan ithalat, azınlıklar ve yabancıların eline geçmiş bir ekonomi, boş bir hazine ve devasa borçlardı. Salgın hastalıklar yaygındı. Bebek ölümleri en geri ülkeler düzeyindeydi.

1913 yılında, ekilebilir toprakların yaklaşık üçte ikisi, köylü nüfusun yüzde 5'ini oluşturan büyük toprak sahiplerinin elindeydi. Toplumun yüzde 80’i tarımsal uğraşı içinde olmasına karşın, kendi doğal beslenmesini bile karşılayamıyordu[2] [3].

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında, yeni bir Türkiye yaratma aşamasının artık geldiğine inanıyordu. Bunun için eskiyle özdeşlemiş ve toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi yapıyı bütünüyle değiştirmek gerekliydi. Yoksullukla, geri kalmışlıkla savaş için atılması gereken büyük adımlar vardı.

Modern Türkiye’nin karakteristik özelliklerinin çoğu açık, kapitalist ekonomi, laik ulusal kimlik, parlamenter yönetim sistemi Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak görüldü[4]. Atatürk dönemi, dışa bağımlılığın ve dayatmaların yok edildiği, milli bir ekonominin kurulduğu, ekonomide sürekli ve düzenli bir büyümenin sağlandığı, bunun yanında Osmanlı borçlarının ödendiği bir dönem oldu.

Türkiye’nin toplumsal birlik, bütünlük ve dayanışmasının temelleri laiklik ve ulus düşüncesi olmuştur. Bu yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’ne içeriden ve dışarıdan yapılan saldırılar en çok bu iki kurumu hedef almıştır.

Atatürk’ün egemenlik anlayışı önce teokrasi tehlikesini yıkarak laiklik ile yetkiyi ve erki ulusun eline vermiştir. Ulusçuluk ise Misakı Milli sınırları içerisinde yaşayan Türklere “Türklük” kimliği vermiştir.

Onun çağdaş milliyetçilik anlayışı, hiçbir etnik gruba ayırım yapmadan, ortak bir Türk kimliğinde buluşmayı öngörüyordu. Ümmetçiliğin yerini ‘Türk Olmak’ almıştır. Osmanlı feodal yapısını gerek toplumsal gerekse siyasi ve ekonomik olarak dönüştürmüş yeni bir Türkiye yaratmıştır.

Atatürk, ulus kimliği yaratmanın yolu olarak dil ve tarih çalışmalarına önem verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde Halkevleri, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kurumlar ulus bilincinin oluşturulmasında rol oynamak üzere Atatürk tarafından kurulmuştur.

Laiklik, ulusu din ve mezhep yerine Türk ulusçuluğu etrafında toplamış, çağdaş milliyetçilik ise insanı ırk temeline dayanmayan bir aidiyet hissi ile tüm vatandaşları Türk kimliği altında eşit kabul etmiştir.

Atatürk, eline bir cevher almış, ona en uygun çağdaş değerleri vermeyi çalışıyordu. Bu cevher Osmanlı’dan kalan topraklarda yaşayan Türklerdi. Türk insanının doğuştan demokrat ruhlu olduğuna inanıyordu[5].

Ancak, toplumsal, kültürel, siyasal devrimler yapıldıkça, toplumsal bünye zorlanıyor, tarihin derinliklerinden gelen homurtular yükseliyordu. Atatürk’ün ilk demokrasi denemesi karşısında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması bu homurtuların arkasına gizlendiği bir yapı oldu.

Sonrasında İngilizlerin arkasında olduğu gerici Şeyh Sait ayaklanması, 1930’larda kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi ve 23 Aralık 1930’da Menemen’de Kubilay’ın katlettiği gerici kalkışma girişi karşısında Ankara, rejimi korumak için tedbir almaya başladı. 1931 yılında çıkarılan Hilafet ve saltanatçılığı, anarşizmi ve komünizmi yasaklıyordu[6].

Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ‘Sovyet Komünizmi’ne karşı 1930’ların başından itibaren koyduğu tavır, U. Dünya Savaşı sonrasında Batı bloğuna katılmasını siyaseten kolaylaştırmıştır[7] [8].

Anadolu Aydınlanması..

Osmanlı Devleti’nde zaman zaman ilerici padişahlar da yönetime gelmiş ama yapılanlar genel kültür düzeyini yükseltmek için yeterli gelmemişti. Okuma yazma oranı yüzde yediler 7 civarındaydı. Üstelik yüzyıllarca tortulaşmış gelenekler ve aktarılan ilkel değerler, bir kültür devrimini şart koşuyordu.

Atatürk, geleneksel ve dinsel dayatmalara, geçmişten gelen tortulara karşın büyük bir dönüşüm başardı. Çağdaşlaşma ile ‘Türklüğün unutulmuş medeni vasfını ’ ortaya çıkardı. Atatürk için “çağdaş uygarlık”, binlerce yıl süren gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojinin katkısı ile ortaya çıkan ve bütün insanlığın eseri ve malı olan uygarlıktır[9].

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çağdaşlaşma yolunda sosyal bir düzen olarak, Batı medeniyetini örnek almış ve bu yönde bir kültürel değişimi başlatmıştır. Bu değişim, modernleşme, yani daha ileri kabul edilen bir sosyal düzen tipine geçiş olarak kabul edilmiştir[10] [11].

Mamül üretimini artırmak, ülkenin tüm iç üretim bölgelerini birbirine yollarla, demiryoluyla bağlamak ve üretimin pazara piyasaya ulaşmasını sağlamak ancak modern bir ulus düşüncesi üzerinde gerçekleşebilirdi. Kabile, aşiret ve beyliklerin birleşiminden oluşan ve birbirleriyle ilişkisi merkezi otoritenin iznine tabii olan, üretimini merkezi otoritenin izni dışında hiç kimseye ulaştıramayan parçalı Osmanlı yapısının büyük üretim zincirlerini organize etme şansı yoktu.

Cumhuriyet ulus kavramıyla aynı pazarda piyasada yurttaşları özgürce buluşturan bir sistem olarak bu ulusal pazarın yeni yurttaşını bilinç düzeyinde de oluşturmak zorundaydı. Ulus ve ulusal bilinç, Osmanlıdaki sınırlı, üretime el koymaya dayanan sermaye birikim rejimi yerine, daha büyük bir organize üretim biçiminin üstyapısal ihtiyacını karşılayan kavramlardır. Değişen maddi zemin, insanın da değişmesini şart koşmaktadır.

Atatürk, Batı uygarlığını bilimsel olmak koşuluyla kabul etmiştir. Çünkü gerek yönetim, gerekse toplum, sorunlarına, bilim verilerine göre çözüm yolu aramıştır. Nitekim laik devlet yapısı ve hukuk sisteminin oluşturulması, medreselerin ve şer’i mahkemelerin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, harf devrimi, takvimin kabulü, Batılı giyiniş tarzı gibi devrimler, aynısını almak yerine, bir sentez sonucu ortaya çıkmış modernleşme hareketleridir.

Atatürk yeni Türkiye’yi aklın ve bilimin verilerine, çağın en son gereklerine göre kurdu. Bu Türkiye’de dogmaya yer yoktu, akıl ve bilim yaşamın her alanına egemen olmalı, toplum aydınlanmanın bütün ışıkları ile aydınlanmalıydı.

Toplumun tarihsel ve geleneksel köklerinden gelen çok güçlü engellemeler karşısında yenilikler için köklü bir eylem olarak devrimciliğe başvurdu ve halkın ortak bilincine seslendi. Toplumun mutluluk ve refahı için çağdaşlaşmaya ve uygarlaşmaya başvurdu.

Bunların başında da kültür düzeyini yükseltecek bir aydınlanmaya ihtiyaç bulunuyordu. Kültür devrimi, okuma yazma seferberliğinden, yükseköğretime kadar bir yığın çalışma gerektiriyordu. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edildikten sonra yönetim gittikçe laikleştirilerek, devrim ideolojisini benimsemiş genç kuşakların yetiştirilmesine önem verildi.

Atatürk, eğitimi laik bir yapıya kavuşturarak, kız erkek ayırımı yapılmadan bütün ülke çocuklarını eğitmek gerektiğini biliyordu. En önemli sorun ise eğitime ulusal bir kimlik vermekti. Osmanlı’da ulusal bir eğitimden söz etmek bir yana, birkaç Batılı eğitim veren kurum dışında, yaygın din eğitimi toplumu geri bırakıyordu. Lozan Anlaşması ile yabancı okullar sıkı bir şekilde Türk iç hukukuna tabi hale getirilmiş, kanunlara uyduğu sürece çalışmalarına müsaade edilmiştir.

3 Mart 1924 yılında çıkarılan Tevhidi Tedrisat (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu ile sadece milli okullar değil yabancı okullar ile ilgili düzenlemeler de getirilmiştir. Bu okulların büyük zararının farkında olan Atatürk, bu kanunu tekke ve zaviyelerden çok misyoner okullarının kapatılması için çıkarmıştır. Her misyoner okulunun içinde kilise vardı. Böylece bu kiliseler de kapatılmış oldu.

Aynı kanunla ile eğitimde kız-erkek ayırımın kaldırılması en önemli adımlarından biri oldu. Yasa ile birlikte yurt genelinde Millet Mektepleri kurularak büyük bir okuma-yazma seferberliği başlatıldı. 1928 yılında yeni alfabe kabul edildi. Dil ve tarih çalışmalarına ağırlık verildi.

Halkevleri, okuyan, dinleyen, eleştiren, bilime önem veren, spor yapan, sanat, tarih, edebiyat gibi alanlarda kendini yetiştiren, kültürel etkinliklerle ilgilenen üretken yeni insanı yaratmaya çalışan kurumlar olarak düşünülmüş ve faaliyet göstermiştir.

1932’de resmen açılan Halkevlerinin sayısı 1934’te 55’e çıkmıştır. 2.100.000’den fazla yurttaş Halkevlerinden yararlanmıştır. Bu rakam, 2.380.000 kişinin şehir ve kasabalarda yaşadığı düşünülürse Halkevlerinin bulunduğu şehirlerde yaşayanların neredeyse tamamını kapsamaktadır.

Halkevlerinin amacı, Türk halkına devrimin ilkelerini, özellikle de cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laikliği aşılamaktı. Halkevleri sadece birer kültürel kurum olarak düşünülmemiş, parasız dispanserler, gıda ve kömür dağıtımı gibi halkın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak da görev edinilmiştir.

1938 yılına gelindiğinde Halkevlerinin sayısı 210’a çıkmıştır. 1933’te Halkevlerine 500.000 yurttaş gelmiş iken 1938’de gelenlerin sayısı 6.642.000’dir. Halkevleri’nde insanlara hem gündelik yaşamda kullanabilecekleri temel beceriler kazandırılıyor hem de okuma alışkanlığı ve sevgisi aşılanıyordu. Halkevleri’ne bağlı kütüphaneler ve kitaplıklar yurdun ücra köşelerine ulaşabilmek için bazen eşek kullandığından bunlara eşekli kütüphaneler deniyordu. [12] [13] [14]

Şehirlerdeki aydınların büyük bir çoğunluğu Halkevlerinde görev almışlardır. Bunlar arasında en önemli kitle öğretmenlerdir. Bu etkinlikler yapılırken halktan para alınmadığı gibi öğretmenler de gönüllü çalışmıştır.

Öğretmenler, Türk Devrimi’nin ön cephesini oluşturdular; sadece öğrenci yetiştirmediler, gittikleri köylerin sorunlarına çözüm buldular; kara cehaletle savaşmak yanında köye su getiren, bağ-bahçe işlerinde fenni yöntemleri öğreten Anadolu Aydınlanması’nın ışığı oldular.

Öğretmenler, Anadolu yaylalarına, köylerine, kasabalarına ve en ıssız köşelerine dağılan ve balını arayan arılar gibiydiler[15]. Onların çalışmaları ile yeni bir Türkçe sözlük oluşturuldu. Onlar Ankara’nın aydınlanmasını Anadolu’nun her yanına taşıyan bir ışık cevheri idi.

Halkevleri, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı tarafından CHP’nin bir kolu olduğu gerekçesi ile kapatılmıştır. CHP’nin iktidardan düştüğü 1950 yılında, yaklaşık 500 Halkevi, 4.000’in üzerinde Halk Odası vardı.

Atatürk’ün aydınlanma gayretlerini sadece sosyal ve kültürel sahada okumamalıyız. Genç Türkiye Cumhuriyeti sayesinde yeniliklerle tanışan, üretimi öğrenen sermaye sınıfı, çalışan sınıflarla Cumhuriyet üzerindeki ittifakını sonlandırmak ve halkı bilinçsiz, eylemsiz kılarak kendine özgü bir sermaye birikim rejimi oluşturma hevesindeydi.

Hızlı ve kesin zenginleşme yollarını cumhuriyet sayesinde elde eden sermaye sınıfı artık iktidarı halkla paylaşmak istemiyor, zenginleşmenin önünde engel gördüğü tüm cumhuriyet değerlerini lağvetmek istiyor, hatta bunun için yabancılarla işbirliği yapmaktan çekinmiyordu. Eşit cumhuriyet yurttaşları kavramı istenmiyordu.

Köy Enstitüleri ise 1940 yılında çıkarılan bir kanunla ilkokullara öğretmen yetiştirilmesi amacıyla açılan okullara verilen addır. Köy Enstitüleri'nde eğitim görenler hem örgün eğitim aldı hem de modern tarım teknikleri konusunda bilgiler edindi. Böylece tarımda verimliliğin arttırılması planlandı. Köy Enstitüleri sayesinde 1940 ve 1946 yılları arası 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve bu tarlalarda üretime başlandı.

Köy Enstitüleri, 1946 yılında Köy Öğretmen Okulları'na dönüştürüldü ancak 27 Ocak 1954 tarihinde Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır. Türkiye, Sovyetler birliğinden sonra planlı ekonomiye geçen dünyadaki ikinci ülkedir; hatta ilk planlama çalışmalarında Sovyet uzmanlardan yardım alınmıştır. ABD, Türkiye'de demokrasi düzeninin tesisi için 5 yıllık kalkınma planı ve Köy Enstitüsü gibi Sovyetler Birliği'ndeki sistemlere benzer uygulamaların kaldırılması talebinde bulunmuştu.

Atatürk'ten sonraki lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatarak, Cumhuriyet Devrimleri'nin kırsala uzanan kollarını koparmıştı. Sonraki lider Adnan Menderes ise dini, politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı.

Böylece, Türkiye sermaye sınıfı halkın geri kalanıyla, çalışan sınıflarla arasındaki köprüleri atarak Cumhuriyet değerleri üzerindeki ittifakını sonlandırdığını böylece fiilen ilan etmiş olur. İnönü ve Menderes arasındaki kavga, yeni palazlanan, üretimden beslenen Türk burjuvazisi ile bu yeni sınıfı kendine yönelik bir tehdit olarak algılayan, toprak ağalığına dayalı, geleneksel sermaye birikimi üzerinde oturan atıl taşra sermayesi arasındadır. Ama her ikisinin de ortak düşmanı eşit yurttaşlığa dayalı cumhuriyet değerleridir.

Tüm cumhuriyet düşmanı yöneticilerimizin bizzat sermaye sınıfının desteği ve dayatmasıyla işbaşına geldiğini, artık tamamı yabancı ortaklı olan bu sınıfın desteği ve yönlendirmesi olmasa bu yaşadığımız yıkımın yaşanmayacağı unutulmamalıdır. 1950’lerden beri Türkiye’yi yöneten partilerin arasındaki fark, sermaye partileri olarak artık isim farkına dönüşmüş durumdadır.

Sanayileşemeyen Türk ekonomisi..

Cumhuriyet Türkiyesi’nin 90 yıllık tarihinde ekonomik sorunlarını esaslı bir şekilde çözüme ulaştıramamış olmasının kökeninde Osmanlı’dan almış olduğu olumsuz miras yatmaktadır. Bu kötü miras sadece ekonominin fakirliği ile alakalı değildir. Asıl sorun Osmanlı’nın zihniyetinden kaynaklanmıştır.

Dünyevileşmekten uzak kalmış insan tipolojisi rasyonel bir ekonominin ortaya çıkmasını engellemiştir. Alman sosyolog Max Weber’e göre; irrasyonel Protestan ahlakının, rasyonel ‘şehirleşme’ ve ‘orta sınıf kavramlarıyla birlikte etkileşimi rasyonel iş organizasyonunun doğuşuna geçit vermiştir. Bunun neticesinde rasyonel ekonomik birey ekonominin kaptanı olmuştur[16] [17] [18] [19] [20].

Osmanlı toplumsal yapısı ise irrasyonel düşünce kalıpları ile durağan, hantal ‘madde anlayışı’ yaratmıştır. Dolayısıyla metafizik anlayışın hakim olduğu yüzyılların Osmanlı’yı esir alması Cumhuriyet ile birlikte önce ana kütleye devrimler ve okullarda indirdiği darbelerle uyuyan irrasyonel kütlenin uyandırılması hedef alınmıştır.

Diğer yandan 1930-1980 arasında devletçi ekonomi politikaları yanında özel sektör desteklenerek bireysel sermaye birikimine kapı açılmış, firmalara rasyonelleşme yönünde büyük bir destek verilmiştir.

Şubat-Mart 1923'te İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar; daha sonraları hayata geçirilen birçok uygulama, örneğin Aşar vergisinin kaldırılması (1925), Medeni Kanun'un kabulü ve özel mülkiyetin güvence altına alınması (1926), İş Bankası’nın (1924) kurulması, Teşviki Sanayi Kanunu’nun çıkarılması (1927), için temel teşkil etti.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sayıları az olan özel kesim yatırımları ülkenin batısında yoğunlaşmış ve bu kesimlere nüfus akımı olmuştur. 1923 yılında Ankara’nın başkent olması nispeten bu akımın önüne geçmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bir tarım ülkesi idi. GSMH’nın %90’ı tarım ürünlerinden karşılanıyordu. Tarımdan kazandıklarımızla sanayi hamlesine girişecektik ama 1929-1933 Dünya Ekonomik Krizi, tarım sektörümüze darbe vurdu.

Devlet işletmeciliği ve devlet müdahalesi yoluyla kapitalist gelişme yolu, kısacası devletçilik uygulamaları belirgin biçimde 1932 yılı ile başladı. Sanayileşme için devletçi model kapsamında; Etibank, Sümerbank, PTT, Nazilli Basma Fabrikası gibi kamu iktisadi teşkilleri kurulmaya başlandı. Ancak, devletin sanayileşmeye ağırlık verirken, tarımı ihmal etmeye başladı. Gittikçe azalan doğrudan yabancı sermaye yatırımları İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru hemen hemen sıfırlandı. Devletçi anlayış 1980 yılına kadar hakim oldu.

Devletçilik ilkesi sonucu beşer yıllık iki sanayi planı hazırlanmıştır. 1934’de yürürlüğe giren I. Beş Yıllık Sanayi Planı uygulanmış ancak ikincisi U. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır. 1923-1950 yılları arasında demiryollarının millileştirilmesi ve devlet yatırımlarında olduğu gibi Anadolu’ya yayılması sağlanmaya çalışılmıştır.

Kapitalist üretimin kurulması, Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülkelerde belli bir sermaye birikimi gerektirmiştir. Bu tarz birikim, öncelikle Osmanlı toplumundaki azınlık unsurlar tarafından elde edildi, 1910 ve 20'li yıllardan itibaren Müslüman-Türk tüccarlara aktarılmaya başlandı.

1927 yılında özel sektörün daha sağlıklı gelişebilmesi için Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır. 1929 yılı itibari ile Türkiye'de kurulu şirketlerin ödenmiş sermayelerinin yüzde 50'si Türk, yüzde 32'si İngiliz, yüzde 14'ü İsviçre şirketlerine aitti[21].

Sanayileşme yönünde kısmen de olsa alınan mesafeye rağmen, gerek 1930'larda gerekse İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'de hakim sınıf kesimi sanayi burjuvazisi değil, ticaret burjuvazisi ve toprak sahipleri ittifakıydı. Bu ittifak içinde ticaret burjuvazisinin ağırlığı belirgindi.

Türkiye’de, Osmanlı dönemindeki azınlıklarla başlayan ve 20. yüzyıl başlarından itibaren Müslüman-Türk burjuvazi tarafından devralınan ticari birikim, 1950'lere gelindiğinde neredeyse yüz yıla yakın bir süredir devam ettiği gibi, savaş dönemi vurgunları[22] ve savaş sonrası dönemin canlılığıyla birlikte olağanüstü bir ölçeğe ulaşmıştır.

Osmanlı zihniyeti ve Cumhuriyet zihniyeti bugün Türkiye sınıfları arasındaki karşıtlıkta ifadesini bulmaktadır. Halkın Atatürk’e ve Cumhuriyete bağlılığı ile Yeni Osmanlıcı ya da dönemin fırsatlarını kullanarak sessiz ve derinden servetini büyüten sermaye gruplarının Cumhuriyet değerlerine yönelik tiksintisi, bu sınıflar arasında derin bir yarılmaya, tam da bu tarihsel kavgaya işaret eder.

Türk burjuvazisi, yönetim erkini elinde tutabilmek ve zenginliğini katlamak için halkın geri kalanıyla bağlarını koparmıştır. Ulus ve laiklik kavramları konusunda bizzat sermaye desteğiyle yıllardır yürütülmekte olan kara propaganda tesadüf değildir.


[1]        Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, Türk İnkılâp Enstitüsü Yayınları, (Ankara, 1961), 72.

[2]        Yakup Kepenek & Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, (İstanbul, 2003), 14.

[3]        Kemal An, Atatürk ve Aydınlanma “Düşünsel Temelleri ve Gelişimi”, Yakın Yayınlan, (İzmir, 2009), 286.

[4]        Bernard Lewis, Modern Türkiye ’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınevi, Çev.:B.B.Turna, (Ankara, 2009), xii.

[5]        Halil İnalcık, Atatürk ve Demokrat Türkiye, Kırmızı Yayınları, (Ankara, 2007).

[6]        Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, Karacan Yayınları, (İstanbul, 1982), 246.

[7]        Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, Cilt 2., Tekin Yayınevi, (İstanbul 2003), 145.

[8]        Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’ndan: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, 318.

[9]        Ahmet Mumcu vd., Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-Atatürkçülük (Atatürkçü Düşünce Sisteminin Temelleri), Yüksek Öğretim Kurulu Yayınları, (Ankara, 1997), 107.

[10]      Halil İnalcık, İkinci Binde Türkler, Doğu Batı Makaleler I, Doğu Batı Yayınları, (Ankara, 2005), 331.

[11]      Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, TES-İŞ Federasyonu Yayını, (Ankara, 1981), 78.

[12]      Arı, a.g.e., (2009), 186.

[13]      Zeki Arıkan, Halkevleri’nin Kuruluşu ve Tarihsel İşlevi, Atatürk Yolu, C.6, S.23, Mayıs 1999, 262.

[14]      Lewis, a.g.e., (2009), 517.

[15]      An, a.g.e., (2009), 298.

[16]      Ahmet Güner Sayar, Türkiye ’nin Modernleşmesi, Beykent Üniversitesi BÜSAM “Siyaset ve Devlet Yönetimi” Sertifika Programı, (16 Ekim-06 Kasım 2010).

[17]      Uygur Kocabaşoğlu vd. Türkiye İş Bankası Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (İstanbul, 2001), 4-5.

[18]      Korkut Boratav, 100 Soruda Türkiye’de Devletçilik, Gerçek Yayınevi, (İstanbul, 1974), 11.

[19]      Devrim Dumludağ, The Political Economy of Foreign Direct Investment in Turkey, 1950-1980, Yayınlanmamış Y.L.Tezi, Boğazici University, (İstanbul, 2002), 49.

[20]      Sayar: a.g.e., (2008), s.200.

[21]      Cem Alpar, Yabancı Sermaye, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.2, İletişim Yayınlan, (İstanbul, 1983), 508

[22]      Boratav: a.g.e., (1974), 302-307.

 

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült