Güncel

 

 

Ahlak Meselesi

Polat S. Alpman


Ahlak meselesinin felsefede olduğu kadar sosyoloji ve antropoloji literatürü içerisinde geniş olmasa da hatırı sayılır bir yeri var. Türkiye’de ise ahlak konusu sıklıkla dini bir mesele gibi anlaşılıyor, tıpkı maneviyat gibi. Oysa zannedildiğinin aksine İslami literatür içerisinde ahlakla ilgili derin tartışmalar yok. Yaygın İslam düşüncesi içinde ahlak, müminin dine uygun davranmasıyla birlikte ortaya çıkan davranışlar bütünü olarak kabul edildiği için müstakil bir inceleme konusu haline gelemedi. Bunun yerine dini hareketler, ahlak kelimesinin önüne arkasına çeşitli sıfatlar ekleyerek kendi kimliklerini modern dönemin tecrübesine eklemlemeye çalıştı. Bunun pek işe yaramadığı konusunda uzlaşmaya varmak zor değil.

Türk-Japon, teist-ateist, kadın-erkek ahlakı diye özel bir ahlaktan söz edilebilir mi ya da ahlakla kimlik arasında kurulan ilişkinin sahici bir karşılığı var mı diye düşündüğümüzde karşımıza cevaplanması gereken birçok soru çıkar. Bunlardan ilki ahlakın niteliğine ilişkin sorulardır. Eğer ahlakla ilgili ortak bir tanıma ulaşabilirsek, ahlakın kendisiyle ve kendisi dışındaki unsurlarla ilişkisini de açıklayabiliriz. İkinci olarak ahlakın ne işe yaradığını sormamız gerekir. Eğer kamusal bir ahlaktan söz ediliyorsa, bu ahlakın, kamu dediğimiz ortaklaşmada, müşterekte, hemzeminde hangi işlevler ve nitelikler ile orada yer aldığı hakkında da sorular sormamız gerekir. Bu soruların epey kalabalık ve hacimli olduğunu kabul edelim. Neticede ahlakla ilgili girişilecek bir sohbet, uçsuz bucaksız diyarlara yolculuk etmeyi sağlayacak kadar mümbittir.

Bunun başlıca nedeni kültür gibi ahlak kavramının da sabit, donuk, metafizik kavranmasındaki kolaycılıktır. Bir olguyu açıklamak için ahlak gibi bir kavrama başvurmanın beraberinde getirdiği serbest alan, ahlakın inşa edildiği ve hareketini sağlayan gerçekliğin göz ardı edilmesini kolaylaştırıyor. Oysa ahlak, her toplumsal olgu gibi, içerisinde yer aldığı toplumsal alanlarla ilişkisi üzerinden bir karşılık ve anlam kazanır. Müşahhas ve toplumsal güç ilişkilerinin dışında bir cevher olarak ahlakın varlığından söz etmek, gerçekliği bilinemeyecek bir kanaati dayatmaktan öte anlam taşımaz.

Türkiye’nin siyasal tarihi içerisinde muhalefeti ya da iktidar seçkinlerini ahlak üzerinden eleştirmenin, tarafların birbirlerini ahlaksızlıkla suçlamasının bir mızrak gibi kullanıldığına tanık olan geçmişteki ve şimdiki kuşaklar açısından bu kelimenin anlamı, kişilerin ahlakiliğine bir gönderme içermez. En yalın haliyle ahlakı kişinin sözü ile davranışı arasındaki uyum olarak tanımlarsak, Türkiye’deki seçmenlerin yönetici elitlere bakışında bu uyumun gözetilmediğini, böyle bir ahlakiliğin pek aranmadığını birçok tuhaf gelişmeler ve yakın tarihimiz vesilesiyle biliyoruz. Oysa bu ahlak eksenli ithamların ardı arkası kesilmiyor. Buna rağmen seçmenler genellikle iktidarı elinde bulunduranların politik, ekonomik ve siyasal etkilerine bakarak tercihte bulunma eğilimdeler. Elbette buna eşlik eden birçok farklı değişken de var ama ahlak bunlar içerisinde sayılabilir mi? “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” klişesinin merkez sağ seçmen için bir motto olması tesadüf olmasa gerek.

Yine yakın dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin muhafazakar bir parti olduğunu vurgulamasından bahisle ona yönelik eleştirilerin ahlaki göndermeler eşliğinde yapıldığına sıklıkla şahit olduk. Buradaki ahlaksızlık eleştirisinin Türkiye’deki egemen kimliğe göndermeler içerdiğini de hesaba katalım. Ahlaksızlıkla itham edilen AKP’nin seçmen nezdinde oy kaybedeceği düşünülüyordu ama pek işe yaramadığı kısa sürede fark edildi. Şimdilerde pek hatırlanmasa da 28 Şubat sürecine giden yolda da bu ahlakilik meselesinin epey vurgulandığını hatırlamak lazım. Kemalistler ve İslamcılar cephesinin her ikisi de kendilerini ahlaki olarak meşru göstermenin gayreti içerisindeydi. Elbette bu mücadeleyi İslamcılar kazandı. Neticede bu cephelerin dilinde ahlak, çoğunluğun tutumlarını özetleyen bir ifadeydi ve bu tutumları agresif ve manipülatif de olsa İslamcılar temsil ediyordu.

Türkiye’deki sağ siyaset için ahlak meselesinin bir tür sopa, disiplin aracı olarak kullanılmasında muhafazakarlar, milliyetçiler ve İslamcılar arasında analitik olarak fark gözetmeye pek gerek yok. Bilindiği üzere sağın dilinde ahlak kelimesinin kapsamı sıklıkla cinsellik ve kadın bedenine ilişkin bir mesele olageldi. Bu nedenle ahlak meselesi, genellikle yanına aile ve nesil kavramlarının eklenmesiyle güçlendirildi. Aileyi ve yeni kuşakları korumak, toplumun ifsat olmasını, düzeninin bozulmasını engellemek için kullanılan bu kavramın bir kimlik göstereni hükmünde olduğunu söyleyebiliriz. Kendi kimliğini ahlak kavramının altına yerleştirerek bunu üst soyutlamaya taşıyan bu pratiğin, genellikle toplumlardaki egemen kimliğin kendini dayatma stratejilerinden ve tahakküm etme biçimlerinden biri olduğu söylenebilir.

Ahlaktan hukuka geçememiş toplumlarda ahlak zor aygıtlarından birine dönüşür. Türkiye’de ahlakın çoğunluğun yaşam tercihleri olarak tanımlanan bir kimliğe indirgenmesi ve kamusallığın bir kimlik etrafında örgütlenmeye zorlanması, Türkiye’de yaşayan kişilerin bir toplum haline gelmesini zorlaştıran ve bunu engelleyen nedenlerden biri olarak kabul edilebilir. Toplumun halen cemaatler halinde örgütlenmesi, toplumsal değişimin ivmesine rağmen azımsanmayacak bir kalabalığın kendilerini cemaatvari sınırlar ile çevrelemesi ise topluma ilişkin yaygın taleplerin dar grup tikelliği kavranmasına neden oluyor. Onur Yürüyüşü’ne verilen ayrımcı ve nefret içerikli tepkilerden de anlaşıldığı üzere, haysiyetli olarak var olma hakkını sadece kendisine benzeyenler için geçerli bir imtiyaz olarak gören bu bakış açısının farklılıkları gözetmek ve buna kıymet vermek gibi bir derdi yok.

Bu bakış açısının kendine dert ettiği ahlakın hukuk olmadığını, hukukun toplumdaki herkesi herkese ve devlete karşı korumakla yükümlü olduğunu hatırlatmanın bugün için anlamı var. Bu anlam, tam da aile kurumunun ve yeni kuşakların değişimiyle ilgili. Anlaşılmayan şeylerden biri Türkiye’deki topluluğun içerisinde yer alan kişilerin camdan sınırları aşmaya başladığı ve kendisine benzemeyenlere olan mesafesinin gittikçe kısaldığı gibi gelişmelerin hızlanarak devam etmesidir. Bu nedenle Onur Yürüyüşü’ne verilen menfi tepkiler bekledikleri desteği kendi toplulukları içerisinden de istedikleri hınç ve öfkeyle alamıyor. Bir tür üstünü örtme, görmezden gelme tutumundan daha çok gittikçe farklı olanı tanıma, kabul etme, haklarını gözetme, toplumun bir parçası olarak içerme davranışının yoğunlaştığını görmek zor değil. Geleneksel toplumlarda etkili bir işleve sahip olan sapkın tanımlamasının da artık pek bir işe yaramadığı söylenebilir. Belli ki, sapkın kavramının da modern dönemdeki işlevi ve karşılığı değişiyor.

Yine de egemen dinsel, cinsel, etnik, kültürel kimliklerin ve siyasal aidiyetlerin dışında kalanları sapkınlıkla tanımlamanın ardında ahlak kavramına yüklenen siyasal iktidar istencine benzer bir motivasyon var. Görünür olmak isteyen, kendi benliğini korumaya çalışan, haysiyetli yaşama hakkını savunan ve kendisi için hak talep eden kişileri sapkınlıkla itham etmek, demokrasilerde devlet kurumlarının ya da bürokratların yapabileceği türden damgalamalar değildir. Kişisel olarak nasıl düşündüğü, nasıl yaşadığı, neye nasıl inandığı, sözü ile davranışı arasındaki uyumu kişinin kendi tercihi olduğu kadar kendi ahlakıdır. Ancak kamusal alan hukukun alanıdır, kimsenin kamusal alanda var olma hakkı gasp edilemez, engellenemez, bir suç gibi gösterilemez. Aksine, suç bunları yapmaktır.

28 Şubat’tan söz etmiştim. O dönemdeki kanaat teknisyenlerinden bir kısmı başörtülü kadınların üniversiteye girilmesine izin verilmesi durumunda bütün üniversite öğrencisi olan kadınların başlarını örteceğini, örtmek zorunda kalacaklarını, dini cemaatlerin kadın üzerindeki baskısının artacağını öne sürüyordu. Başörtüsü diye bir sorunun kalmadığı bu dönemden o günlere bakıldığında, bu yaklaşımın abartılı olduğu kadar zorbaca olduğunu söylemek zor değil. Eğer gerçek bir demokrasi deneyimini tecrübe ediyor olsaydık, dini cemaatlerin herhangi bir baskısının ve etkisinin olmadığını da söyleyebilirdik. Bugün dini cemaatlerin kurumlar üzerinde bir etkisi varsa bunun nedeni dini cemaat olmaları değil, iktidar aygıtlarından birine dönüşmelerinin ve ancak bu iktidar istenciyle varlıklarını devam ettirebileceklerini fark etmelerinin bir sonucudur. Öyleyse aynı meselenin etrafında dönmeye devam ediyoruz demektir. Hala hakların tanınmasını kendi kimliğine yönelik bir tehdit olarak algılayan geniş kesimler var. Oysa Türkiye’de bir toplum olacaksa bunun yolu hakları tanımaktan ve onları korumaktan geçiyor.

 

 

 

 

 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült