İyi Olmak İçin Tanrıya İhtiyacımız Var Mı?

Richard Dawkins


Normalden çok sert 2016 Amerikan seçim kampanyasında Demokrat parti iki önde gelen aday arasında seçim yapmaya çalışıyordu: Bernie Sanders ve Hillary Clinton. Kıdemli bir parti yetkilisi olan Brad Marshall Hillary’yi istedi. Bernie’yi gözden düşürecek bir yol bulduğunu düşünmüştü. Bernie’nin bir ateist olduğundan şüphelenmişti (sanki bunda bir yanlış varmış gibi). İki kıdemli parti yetkilisine yazarak Bernie’nin halk önünde dinini belirtmesi için zorlanması gerektiğini ima etti (Hillary’nin bu konuda hiçbir bilgisi yoktu). Bernie'ye daha önce sorulduğunda "Yahudi mirasından geldiğini” söylemişti. Fakat Tanrıya gerçekten inanıyor muydu? Brad Marshall şöyle yazmıştı:

Sanırım o bir ateist... Bu durum seçmenlerimde birkaç

puan fark yaratabilir. Güney Baptist seçmenlerim bir

Yahudi ile bir ateist arasında büyük bir çizgi çizecektir.

Kentucky ve Batı Virginia’daki seçmenlerden bahsetmekteydi burada. "Birkaç puan fark” o eyaletler için oylarda önemli bir etki anlamına gelir. Düşündü ki (maalesef haklı nedenlerle) birçok Hristiyan bir ateisttense herhangi bir dindeki insana oy vermeyi tercih edecekti, bu kendilerininki olmayan bir din olsa bile; ve bu durumda kendilerinin olmayan din Yahudilikti. Herhangi bir türde "daha yüksek bir güce olan inanç,” bu yüksek güç onlarınki olmasa bile iş görecekti. Kamuoyu yoklamaları aynı şeyi tekrar tekrar göstermişti. Bir Katolik’e, Müslüman’a veya Yahudi’ye oy vermeye tereddüt edecek insanlar vardır. Fakat yine de bunlardan herhangi birini bir ateiste tercih edeceklerdir. Ateistler listenin dibindedirler, söz konusu ateist tüm diğer açılardan son derece nitelikli olsa bile. Bunun utanç verici olduğunu düşünsem de, Brad Marshall’ın istemediği adayın sözde ateizmini ortaya çıkartmak istemesi şaşırtıcı değildir.

Birleşik Devletler anayasası “Birleşik Devletlerde bulunan hiçbir devlet ve kamu vakfı görevine dini Sınavların asla bir kabul şartı olarak gösterilmemesi gerektiğini” söyler. Kabul etmek gerekir, burada Marshall başkanlık adaylığının ateistlere yasaklanmasını istemiyordu; ki bu gerçekten anayasanın ihlali olurdu. Elbette seçmenlerin özel oylarını kullanırken adayların dinlerini göz önüne almaya izinleri bulunur. Fakat Marshall anayasanın ruhuna aykırı olarak kasten seçmen önyargısına başvuruyordu. Ateizm basitçe doğa üstü herhangi bir şeye inanç olmayışı demektir. Tıpkı uçan dairelere inanmamak gibi. Veya perilere. Politikacıların ekonomi, dış işleri, sağlık, sosyal refah ve kanunlar hakkında karar vermesi gerekir. Doğaüstüne inanç herhangi bir insanı neden daha iyi politik kararlar veren birisi yapmak zorunda olsun ki?

Birçok insanın “ahlaki olma açısından herhangi bir şansınız olması için önce bir tür tanrıya inanmanız gerekir" diye düşündüğünü söylemek üzücü. İyi olmak için önce bir türde “yüksek güce” inanmanız gerekir onlara göre. Veya daha yüksek bir güce inanmazsanız doğruyu yanlıştan ayıramayacağınızı düşünürler, iyiyi kötüden, ahlaki olanı ahlaksızdan. Bu bölüm “ahlak kuralları” ve “ahlaklılık” konularına bakıyor: “kötünün" karşıtı olarak “iyi” ne anlama gelir ve iyi olmak için Tanrıya veya tanrılara veya bir çeşit "yüce güce” inanmamız gerekir mi?

Öyleyse, başlangıç olarak, neden bir insan iyi olmak için Tanrıya ihtiyacınızın olduğunu düşünmek zorundadır ki? Aklıma sadece iki sebep geliyor ve her ikisi de çok mantıklı değil. İlki İncil’in veya diğer başka bir kutsal kitabın bize iyi olmamız gerektiğini söylemesidir ve kural kitapları olmadan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemezdik. Bir önceki bölümde “İyi Kitapla” ilgilenmiştik ve şimdi bu bölümde ona uymalı mıyız konusuna döneceğiz. Diğer olası sebep, insanların insanlığa çok düşük bir güven duymasıdır. Bizim sadece biri bizi izliyorsa (ve hiç kimse yoksa Tanrı izliyorsa) iyi olacağımızı düşünürler (politikacılar da “bize” dahildir): Gökyüzündeki Büyük Polis teorisidir bu. Veya bunu biraz günümüze uydurursak: Gökyüzündeki Büyük Casus Kamerası (veya Güvenlik Kamerası) teorisidir.

Maalesef, bunda belli bir miktar doğruluk olabilir. Tüm ülkeler bir polis gücü bulundurmanın zorunluluk olduğunu düşünürler. Ve suçlular eğer polisin onları izlediğini düşünüyorlarsa daha düşük bir ihtimalle hırsızlığa veya başka türde bir suça kalkışırlar. Günümüzde sokaklarımız ve dükkanlarımız video kameralarla donatılmıştır ve bunlar sıklıkla insanları yapmaması gereken şeyleri yaparken yakalarlar: dükkanlardan mal aşırma örneğin. Herhangi bir potansiyel dükkan soyguncusu kendisini gözetleyen bir kamera olduğunu bilirse hırsızlığa kalkışması anlaşılır şekilde düşük ihtimal olacaktır. Öyleyse bu noktada suçlunun Tanrının onun her hareketini izlediğine inandığını hayal edin, her günün her dakikasında. Birçok dindar insan Tanrının düşüncelerinizi bile okuduğunu düşünür ve kötü bir işe kalkışmadan önce buna niyetlendiğinizde dahi önceden anlayabildiğini zanneder. Bu insanların, Tanrı korkusu olan bir insanın, Tanrı korkusu olan bir politikacı da dahil olmak üzere, bir ateiste kıyasla kötü şeyler yapmasının neden daha düşük olasılık olduğunu düşünebileceklerini az çok görebilirsiniz. Onlara göre ateistlerin gökyüzündeki büyük casus kamerasından korkmasına gerek yoktur. Korkmaları gereken tek şey (bunların savundukları üzere) gerçek kameralar ve gerçek polislerdir. Belki de şu alaycı espriyi duymuşsunuzdur: “Bilinç sizi birinin izlediğini bilmektir.”

İzlendiğinizde iyi olmaya meyletmek oldukça ilkel bir şey bile olabilir, beyinlerimizin derinlerine işlenmiş bir şey. Meslektaşım Profesör Melissa Bateson (bir zamanlar Oxford’da lisans öğrencimdi) dikkate değer bir deney yaptı. Newcastle Üniversitesindeki bilim bölümünde her gün kullanılan kahvenin, çayın, sütün ve şekerin parasını ödemek için bir “dürüstlük kutusu” koydular. Bu şeylerin başında bekleyen kimse yoktu. Duvarda bir fiyat listesi vardı ve basitçe kutuya doğra miktarda para atacağınıza güveniliyordu. Birileri baktığında insanların dürüst olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmayacaktır. Fakat ya yalnız olduğunuzda? Hiç kimsenin göremediğini bildiğinizden kutuya para atmanız aynı miktarda olası olur muydu? Eminim ki siz atardınız fakat herkes bu kadar vicdanlı değildir ve bu da deneyi olası kılan şeydi.

Her hafta Melissa fiyat listesini kahve odasına koydu. Ve her hafta duvarda yükseğe bir resim asıldı. Bazen resimdeki çiçeklerdi: her zaman aynı çiçekler olmasa da çiçeklerdi. Bazı haftalarda resim bir çift gözdü: her defasında farklı bir çift göz. Ve çok ilginç sonuç şöyleydi. Fiyat listesinin üstünde gözler olduğu haftalarda insanlar daha dürüsttü. Dürüstlük kutusundan çıkanlar, müşterilerin kendilerine sadece çiçeklerin “baktığı” “kontrol” haftalarında çıkanlara kıyasla neredeyse üç kat fazlaydı. Bu garip değil mi? Eğer gözler gerçek bir güvenlik kamerası olsaydı bunu açıklamak kolay olurdu. Fakat kahve içenler bu “gözlerin” sadece kağıttaki mürekkep olduklarını son derece iyi biliyorlardı. Bu gözler çiçeklere kıyasla neler olup bittiğini daha iyi göremezdi. Bu akılcı bir hesaplama değildi: "Dürüst olsam iyi olur çünkü gözetleniyorum.” Mantık dışıydı. Tıpkı bir New York gökdeleninin en tepesindeki katta durup aşağıya baktığımda olduğu gibi. Düşmeyeceğimi biliyordum. Kalın güvenlik camının arkasındaydım. Ama hala omurgamdan yukarı doğru çıkan bir ürperme vardı ve tüylerim diken diken olmuştu. Bu da mantık dışı. Belki bu vakada bu şey atasal geçmişimizden miras aldığımız genler tarafından beynimizin içine kazınmıştır, ağaçların yükseklerindeyken içinde olduğumuz tehlikenin hakkını vermemiz gerektiği zamanlardan kalmıştır. Belki kendinize “Tanrının gözleri beni izliyor, bu yüzden düzgün davransam iyi olur" diye söylemeye bile ihtiyacımız yoktur. Belki bu otomatik, bilinç altı bir etkidir. Melissa’nın kağıt üzerindeki gözleri gibidir. (Bu arada eğer merak ediyorsanız bu sonucun şans eseri meydana çıkmış olamayacağını gösterecek zorunlu hesaplamaları da yapmıştı.)

İster mantık dışı olsun ister olmasın, eğer birisi gerçekten Tanrının onun her hareketini izlediğini düşünüyorsa, düzgün davranmasının ihtimalinin daha yüksek olabileceği görüşü talihsizlik eseri olası görünüyor. Bu fikirden nefret ettiğimi söylemeliyim. İnsanların bundan daha iyi olduklarına inanmak istiyorum. Birileri izlesin veya izlemesin dürüst olduğuma inanmak isterim.

Peki ya Tanrı korkusu sadece onu rahatsız etme değil de çok daha kötü bir şeyin korkusuysa, çok çok kötü bir şeyin? Hem Hristiyanlık hem de İslam geleneksel olarak günahkarların ölümlerinden sonra sonsuza kadar cehennemde işkence göreceklerini öğretmişlerdir. Vahiy kitabı “kükürtle yanan bir ateş gölünden” bahseder.

Birçok vaize göre cehennem ateşlerine atılmak için kötü bir eylem gerçekleştirmiş olmanıza bile gerek yoktur. Bir inançsız olmak bile yeterlidir! En büyük sanatçıların bazıları birbirleriyle cehennemin daha korkunç kabus resimlerini üretme konusunda yarışmıştır. İtalyan dilindeki en ünlü edebiyat eseri Dante’nin Inferno’sudur ve tamamen cehennem hakkındadır.

Bir çocukken cehennem ateşiyle tehdit edilmiş miydiniz? Bu tehditlere gerçekten inanmış mıydınız? Gerçekten korkmuş muydunuz? Eğer bu sorulara hayır cevabını verebiliyorsanız şanslısınız. Maalesef birçok insan ölümlerine kadar bu tehditlere inanmaya devam eder ve bu onların hayatlarını, özellikle de ölüme yakın günlerini bir perişanlığa çevirir.

Cezalandırma tehditleri hakkında bir teorim var. Bazı tehditler makuldür. Örneğin hırsızlık yapmaktan suçlu bulunursanız hapse girebilirsiniz. Diğer bazı tehditler inanılması güçtür. Örneğin Tanrıya inanmazsanız öldüğünüzde sonsuza kadar vaktinizi bir ateş gölünde geçirirsiniz. Benim teorime göre, bir tehdit ne kadar makul olursa o kadar az korkunç olmaya ihtiyaç duyar. Öldükten sonra cezalandırma tehdidi o kadar uzak bir geleceğe dairdir ki, bunu telafi etmek için gerçekten ve gerçekten çok korkunç hale getirilmelidir: bir ateş gölü haline. Siz hala hayattayken cezalandırma tehdidi makuldür (hapis gerçek bir yerdir) bu yüzden cildinizin yakıldığı ve tekrar yakılabilmesi için yenilendiği şeklinde korkunç bir işkence içermek zorunda değildir.

Çocukları ölümlerinden sonra sonsuz ateşle tehdit eden insanlar hakkında ne düşünürsünüz? Bu kitapta normalde böylesi sorulara kendi cevaplarımı vermedim. Fakat burada bir istisna yapmaktan kendimi alamıyorum. Bu tehdit eden insanlar cehennem diye bir yer olmadığı için şanslılar derdim, çünkü oraya gitmeyi onlardan daha güzel bir şekilde hak eden başka insanları hayal edemiyorum.

Cehennem her ne kadar korkunç olsa da, dinin insanları iyi ya da kötü yönde davranmaya ittiğine dair açık bir kanıt bulunmaz. Bazı çalışmalar dindar insanların hayır kurumlarına daha cömert bağışlar yaptığı izlenimini uyandırırlar. Birçoğu kendi kiliselerine “aşar" şeklinde para verir (bunun anlamı gelirlerinin onda biridir). Ve kiliseler sıklıkla bu paraları değerli hayırlı amaçlar için kullanmak için başka yerlere aktarırlar, örneğin bir kıtlığa yardım yollamak için. Veya depremler gibi korkunç felaketlerden sonra ortaya çıkan krizleri hafifletmek için. Fakat kiliseler tarafından toplanan paralardan büyük bir miktar, misyonerleri finanse etmek için harcanır. Onlar bunu hayırsever bağış olarak adlandırırlar. Fakat açlık çekenlere yardım veya depremde evsiz kalmış olanlara destek türünden bir hayırseverlik midir bu? Eğitim için para vermek iyi bir şey gibi görünür. Fakat ya bu eğitim sadece Kuran ezberlemek içinse? Veya misyonerlerin çocuklara kültürel miraslarını unutup onun yerine İncil’i öğrenmeleri için verdikleri eğitimse?

İnançsızlar da çok cömert olabilirler. Dünyadaki ilk üç hayırsever bağışçının üçü de inançsızdır: Bili Gates, Warren Buffet ve George Soros. 2010’da korkunç bir deprem zaten fakir bir ada olan Haiti’yi alt üst etti. Istırap korkunçtu. Dünyanın her tarafındaki insanlar, ister dindar ister değil, yardım ve para teklifleriyle yardıma koştular. Benim kendi hayır kurumum olan Mantık ve Bilim İçin Richard Dawkins Vakfı hemen İnançsızların Maddi Yardımı (NBGA) isimli özel bir hayır kurumu kurdu. Bir düzine diğer inançsız, laik ve şüpheci organizasyonu, ateistlerden, agnostiklerden ve diğer inançsızlardan para toplamaları için bize katılmaya davet ettik. Binlerce inançsız birey yardıma koştu. Üç günde NBGA 300.000 dolar topladı. Bunun her kuruşunu Haiti’ye gönderdik ve sonraki haftalarda bundan çok daha fazla ek gönderimlerimiz oldu. Elbette aynı anda dini hayır kurumlan da bağışlar topluyorlardı. Ve birçok iyi insan yardım etmek için Haiti’ye gitti. NBGA hikayesini inançsızların dindar inançlılardan daha cömert olduklarını övmek için anlatmıyorum. Gerçekten düşündüğüm şey, bir krizle yüzleşildiğinde dünyanın her tarafındaki çoğu insanın cömert olduğu, ister dindar olsun ister olmasın.

Gökyüzündeki Büyük Gözetleme Kamerası teorisi, ne kadar moral bozucu bir düşünce olursa olsun, aşağı yukarı makul bir şey. Suçluları gerçekten de caydırıyor olabilir mi? Eğer öyleyse, hapishane nüfuslarında büyük bir inançsız kesimin olacağını düşünebilirsiniz. İşte Temmuz 2013’ten bazı rakamlar. ABD'deki federal hapishanelerde bulunan mahkumların ait oldukları din olarak belirttikleri şeyi gösteriyor. Mahkumların yüzde 27’si Protestan Hristiyan, yüzde 24’ü Katolik Hristiyan, yüzde 5’i Müslüman. Geri kalanların büyük çoğunluğu Budist, Hindu, Yahudi, Amerikan Yerlisi veya "bilinmiyor”. Ve ateistler için olan rakam ne? Minnacık bir yüzde 0,07.’ Mahkum olmuş bir suçlunun bir ateist olmasındansa Hristiyan olması 750 kat fazla ihtimal. Kabul etmek gerekirse burada aslında mahkumların ağzından Hristiyan veya ateist olduklarını söyleme rakamlarından konuşuyoruz. Bu "bilinmiyor”lar arasında hangi rakamların gizli olduğunu kim bilir? Daha önemlisi, ABD’deki Hristiyanların toplam nüfusu ateistlerin toplam nüfusundan daha fazladır. Fakat 750 kat değil. Tekrar, bu Hristiyan rakamları eğer mahkumlar dindar olduklarını iddia ederlerse daha erken salıverilme şansı yakalayacakları için bir şekilde şişiriliyor olabilir. Yine öne sürülen başka bir iddia, hapishane rakamlarındaki dini ilişkinin sadece ikincil etki olduğudur. Düşük eğitimli insanların hapiste son bulmaları daha yüksek ihtimaldir. Ve düşük eğitimli insanların ateist olmaları çok daha düşük ihtimaldir. Fakat buna hangi yönden bakarsanız bakın, bu rakamlar Gökyüzündeki Büyük Gözetleme Kamerası teorisi için umut verici rakamlar değildirler.

1ed.n. Her 10.000 mahkumun 2.700 tanesi Protestan, 2.400 tanesi Katolik, 500 tanesi Müslüman, kalan 4393 tanesi "diğer" ama sadece 7 tanesi ateist.

Büyük Gözetleme Kamerası teorisi içinde bazı gerçekler barındırıyor bile olsa, Tanrının gerçeklere dayanan varlığına inanmak için bu kesinlikle iyi bir neden değildir. Herhangi bir şeye gerçeklere dayanacak şekilde inanmanın tek iyi sebebi kanıttır. Bu “Büyük Gözetleme Kamerası” teorisi diğer insanların Tanrıya inanacaklarını ummak için bir çeşit (oldukça şüpheli) sebep olabilir. Suç oranlarını aşağı çekiyor olabilir. Gerçek güvenlik kameraları yerleştirmekten veya daha fazla polis devriyelerinin faturasını ödemekten daha ucuz olabilir. Sizi bilmiyorum ama ben bunu oldukça tepeden bakan bir şey olarak görüyorum: “Elbette sen ve ben Tanrıya inanmayacak kadar akıllıyız fakat diğer insanların inanmalarının iyi bir fikir olacağını düşünüyoruz!" Arkadaşım olan felsefeci Daniel Dennett bunu “inanca olan inanç” olarak adlandırır: Tanrıya inanmak değildir, Tanrıya olan inancın iyi olduğuna inanmaktır. Bir zamanların İsrail Başbakanı olan Golda Meir Tanrıya inanıp inanmadığını söylemeye zorlandığında şu cevabı vermişti: “Ben Yahudi halkına inanırım. Ve Yahudi halkı Tanrıya inanır.”

“Gökyüzündeki Büyük Gözetleme Kamerası” için bu kadar yeter. Şimdi insanların bir ateist yerine bir dindar politikacıya oy vermenin iyi bir şey olabileceğini neden düşünebileceğine dair diğer olası nedene döneceğim. Bu gerçekten oldukça farklı bir sebep. Bazı insanlar dinin iyi bir şey olduğunu çünkü İncil’in bize düzgün davranmamızı söylediğini düşünürler. Bir kurallar kitabı olmadan (diye ilerler bu teori) hepimiz bir belirsizlik denizinde başıboş sürükleniriz. Aynı zamanda İncil’in bize iyi “rol modelleri” sağlaması amaçlanmıştır, bunlar taklit etmemiz gereken Tanrı veya İsa gibi beğenilen karakterlerdir.

Fakat tüm inançlılar İncil’i izlemezler. Bazılarının tamamen farklı kutsal kitapları vardır ve bazılarının da hiç yoktur. Ben burada sadece Yahudi/Hristiyan İncil’inden konuşacağım çünkü sadece bunları iyi biliyorum. Fakat hemen hemen aynı şeyler Kuran için de söylenebilir. Bunun gibi kutsal kitapların iyi olmak için iyi kılavuzlar olduklarını düşünür müsünüz siz? İncil’in Tanrısının iyi bir rol modeli olduğunu düşünür müsünüz? Eğer öyleyse Bölüm 4’e bir başka bakış atmak isteyebilirsiniz. Kuran bu konuda daha ileridedir çünkü Müslümanlara onun her kelimesinin doğru olduğu söylenir.

On Emir sıklıkla nasıl iyi bir yaşam sürüleceğinin kılavuzu olarak gösterilir. Çeşitli Amerikan eyaletleri, özellikle de İncil Kuşağı olarak adlandırılan şeye dahil olanlar On Emir üzerine ateşli tartışmalarla bölünmüştür. Bir tarafta bu emirleri çeşitli resmi devlet kurumlarının, örneğin mahkemelerin duvarlarına yapıştırmak isteyen Hristiyan politikacılar vardır. Diğer tarafta olanlar ise genellikle ABD anayasasını gündeme getirirler. Anayasanın İlk Düzeltimi[i] der ki:

Kongre bir din kurumuna saygı gösteren hiçbir kanun yapamaz veya onun özgürce ifade edilmesini yasaklayamaz.

Bu oldukça açık demez miydiniz? Buradaki nokta dinin yasaklanması değildir. İstediğiniz her dini yaşayabilirsiniz, tabi kendi hayatınızda. Bu anayasa, sadece resmi bir din devletinin kurulmasını yasaklar. Evlerine özellerinde On Emri asmak isteyen herkes bunu yapmakta serbesttir. Anayasa doğru bir şekilde bunun gibi şahsi özgürlükleri garanti eder. Fakat eyalet mahkemesinin kamuya ait duvarlarına onları yapıştırmak anayasal mıdır? Birçok hukuk uzmanı öyle olmadığını düşünür.

Bu hukuksal soruyu bir kenara koyalım ve gelin On Emre, onlarla ilgili ne düşündüğümüz açısından bakalım. Gerçekten de nasıl iyi olunacağına ve nasıl kötü olunmayacağına dair değerli kılavuzlar mıdırlar? İncil’de onların iki versiyonu bulunur, biri Mısır’dan Çıkış kitabında ve öteki de Yasa’nın Tekrarı kitabında. Hemen hemen aynıdırlar fakat farklı din gelenekleri (Yahudilik, Roma Katolikliği, Lüteryanlık vs.) onları az bir miktar farklı sıralamada verir. Aynı zamanda hatırlayın, Musa altın buzağıya olan kızgınlığı ile orijinal taş tabletleri düşürmüş ve kırmıştır ve bu yüzden Tanrı sonra ona yenilerini vermiştir. İşte Mısır’dan Çıkış bölüm 20’de listelenen

Musa’nın düşürmediği tabletlerin bir versiyonu. Tanrı tüm insanları Sina Dağının eteklerine çağırır ve büyük bir teatral performansla anons eder. Her emrin ardından ben kendi yorumlarımı yazdım ama muhtemelen siz de kendinize ait yorumları eklemek isteyebilirsiniz.

Sizin Tanrınız olan RAB’bim, sizi Mısır’dan, kölelik topraklarından çıkaranım.

Yahudiler için bu ilk emirdir, bir emirden çok bir ifadeye benzese de. Hristiyanlar için ise On Emir’e giriş sözüdür:

İlk Emir: Benden önce hiçbir tanrınız olmayacak.

Bölüm 4’te gördüğümüz ve Tanrının sıklıkla söylediği gibi o “kıskanç Tanrıdır”.

Eski Ahit’in Tanrı karakteri için rakip tanrılar son derece önemliydi. Kendi halkının onlara kapılması konusunda son derece kaygılıydı. Rakip tanrıları hiç akıldan çıkarmamanın benzeri bir tekrarı yüzyıllar sonra İsa zamanlarında da hakim oldu. Konstantin’in yönetimi altında Hristiyanlık Romalıların resmi dini haline geldikten sonra, ilk Hristiyan fanatikler İmparatorluğun her tarafını yakıp yıkarak, onların putlar olarak gördükleri ve bizim bugün paha biçilemez sanat eserleri olarak saydığımız ne gördüyseler parçaladılar.1 Günümüzün Suriye’sinde bulunan Palymra şehrindeki büyük Athena heykeli buna sadece bir örnekti. En kötü saldırganlardan birisi büyük saygı duyulan Aziz Augustine’di. Erken dönem Hristiyanların rakip tanrıların imgelerini azimle yok etme düşkünlükleri günümüzde paralellerini IŞİD ve El Kaide’de bulur.

İkinci Emir: Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın.

ı Catherine Nixey’in Karartma Çağı isimli kitabında dehşet verici biçimde belgelenmiştir (London, Macmillan, 2018).

Komşu kabilelerdeki birçok rakip tanrı heykellerden ibaretti. İncil bir sonraki ayette ikna edici biçimde açıklar:

Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tarın’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabım çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.1

Bu cümleler hakkında ne düşünürsünüz? Zavallı masum büyük büyük torunlar.

Üçüncü Emir: Tanrın RAB’bin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü RAB, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır.

Bunun anlamı Tanrının ismini içeren küfretme kelimeleri kullanmamanız gerektiğidir. Örneğin “Goddamn it!2” gibi.

Tanrının bundan neden hoşlanmayabileceğim görebilirsiniz fakat son derece korkunç bir suç gibi görünmüyor değil mi? Bir mahkeme duvarına yapıştırmaya bile değmez neredeyse. Eninde sonunda “Küfretmeyeceksin” anlamındadır ve çoğu ülkede böyle bir kanuni yasak yoktur.

Dördüncü Emir: Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa.

Tanrı bunu gerçekten çok ciddiye alır. Çölde Sayım kitabının 15. bölümünde İsrailler şabat günü çalı çırpı toplayan bir adam yakalarlar. Çalı çırpı toplayan! Oldukça ufak bir suç bu diye düşünebilirsiniz. Fakat Musa Tanrıya bu konuda ne yapılması gerektiğini sorduğunda Tanrı ciddidir:

Derken RAB Musa’ya, “O adam öldürülmeli. Bütün topluluk ordugahın dışında onu taşa tutsun” dedi.

1        ed.n. Unutmayın İncil alıntılarını İncil’in resmi çevirilerinden alıyoruz, biz çevirmiyoruz, bu sözler birebir İncil’de yazan (yani Hristlyanların Türkçeye çevirdikleri Incil’de yazan) kelimeler. incil.info/kitap/exo/ 20

2        ed.n. Allah kahretsin anlamında.

Haksız ceza olduğunu düşünmez misiniz? Sizi bilmiyorum fakat bence taşlama özellikle korkunç bir infaz şekli. Sadece acı verici olmakla kalmıyor, kampın veya köyün tamamının bir kurbana topluca saldırmasında fazladan çirkin bir şeyler var, tıpkı çocuklar oynarken aralarında zorbalık yapanlar gibi. Bazı Müslüman ülkelerde hala uygulanıyor, özellikle de kocaları olmayan erkeklerle yakalanan genç kadınlara karşı (bazı sofu Müslümanlar cidden bunun bir suç olduğunu düşünüyor).

Taşlama artık Hristiyan ülkelerde gerçekleştirilmiyor. Alaycı bir insan Müslümanların aksine Hristiyanların artık kitaplarına sadık olmadıklarını bile söyleyebilir. Fakat Dördüncü Emir’in bir mahkeme binasının duvarına yapıştırılacak kadar önemli olduğunu düşünür müsünüz? Sanki o ülkenin bir kanunuymuş gibi.

Bir sonraki ayet Dördüncü Emir’i Tanrının kendisinin yedinci günde dinlendiğine işaret ederek haklı gösterir, altı günlük çalışması sırasında evreni ve içindeki her şeyi yarattıktan sonra dinlenmiştir.

Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın RAB’be, Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü ben, RAB, yeri, göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü’nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.

Bu ifade, “benzeşim” yoluyla ilahiyatsal mantık yürütmenin (yani “sembolik” mantık yürütmenin) tipik örneğidir. “Bu bir zamanlar gerçekleşmişti bu yüzden şimdi de aynı şekilde yapılması için yeterli sebeptir." Aslında ilk defasında elbette zaten öyle olmamıştı çünkü evren altı günde yaratılmamıştı, ama sayan kim ki?

Beşinci Emir: Annene babana saygı göster. Öyle ki, Tanrın RAB’bin sana vereceği ülkede ömrün uzun olsun.

Bu çok hoş. Ebeveynlerinize saygı göstermeniz iyi bir şeydir. Sizi dünyaya onlar getirdiler, sizi beslediler, size baktılar, sizi okula gönderdiler ve birçok diğer şeyler.

Altıncı Emir: Adam öldürmeyeceksin.

Muhtemelen bu emrin iyi bir emir olduğunda hemfikir olacağız. Belki de bu On Emre büyük saygı duyduğunu iddia eden birçok insanın gerçekte hatırlayabildikleri tek emir olmasının sebebidir. Bunu bir mahkeme salonuna asmaya hiçbir güçlü itirazın olmayacağı görünür çünkü zaten cinayet her ülkenin yasalarına aykırıdır. Aslında bu Altıncı Emir neredeyse çok bariz görünür. Musa dağdan taş tabletlerle indiğinde insanların onları okuyup şöyle dediklerini hayal edebiliyor musunuz: “Oh! Adam öldürmeyeceksin! Cennet aşkına, bunu hiç düşünmemiştik. Bayıldım! Adam öldürmeyeceksin. Peki, peki, peki. Doğru, bunu hatırlayacağım, bundan sonra insanları katletmek yok.”

Fakat bariz görünüyor bile olsa, bu Altıncı Emir savaşta çiğnenir, hem de ihtişamlı bir ölçekte. Ve ruhban sınıfının kutsamasıyla. İncil’de İsraillilerin Lebensraum için Vaat edilmiş Topraklarda yaşayan talihsiz insanlara karşı onu nasıl çiğnediklerinin anlatıldığını zaten görmüştük ve bunu Tanrının kesin emirleriyle yapmışlardı. Birinci Dünya Savaşında İngiliz askerlerine Alman askerleri öldürmeleri emredilmişti. Ve Alman askerlerine de düşmanlarını öldürmeleri için aynı emir verilmişti. Her iki taraf da Tanrının onlara yardımcı olduğunu düşünüyordu ve bu da şair J. C. Squire’e şöyle yazma ilhamı vermişti:

Tanrı savaşan ulusların “Tanrı İngiltere’yi yık” ve “Tanrı Kralı koru” diye şarkılar söylediklerini ve bağırdıklarını duydu.

Tanrı şunu yap, Tanrı bunu yap ve Tanrı diğer şeyler...

“Aman Tanrım!” dedi Tanrı, “İşim zor.”

Tanrının sahte kutsamasıyla öldürme emirleri tarih boyunca askerlere dağıtılmıştır.

Şunu düşünün. Cinayet işleyenleri idam eden Amerikan eyaletlerinde, suçlanan kişi mahkemeye getirilir: mahkeme haftalar veya aylar sürebilir ve savcılık tarafı bir jüriyi “makul şüphenin ötesinde” bir suç olduğuna ikna etmek zorundadır. Ölüm cezası sonunda infaz edilmeden önce birçok temyiz davası gerçekleştirilebilir. Sonunda eyalet valisi tarafından resmi bir öldürme ruhsatı imzalanmalıdır ve bu kişi genellikle bu sorumluluğu oldukça ciddiye alır. Ve sonra infazın sabahında tüyler ürpertici bir “en sevilen kahvaltı” töreni vardır. Fakat bir İngiliz askeri bir Alman askerini savaşta öldürdüğünde bu ölen Alman askeri (İngiliz askerin bilebildiği kadarıyla) bir suç işlememiştir. Bir mahkemede yargılanmamıştır. Resmi olarak ölüme mahkum edilmemiştir, bir avukat çağıramaz ve temyiz hakkı da yoktur. Askere gönüllü olmamış, isteği dışında zorla çağrılmış bile olabilir. Ve sonra bize ona ateş etmemiz emredilir. İkinci Dünya Savaşında her iki tarafın bombardıman uçaklarının mürettebatlarına binlerce insanı, yine burada da mahkemesiz bir şekilde öldürmeleri emredilmiştir. Adam öldürmeyeceksin mi?

Britanya’da öldürmeyi reddeden bir vicdani retçi olduğunuzu ilan ederek askeri hizmetten muafiyet kazanabilirdiniz, fakat sonra bir mahkeme önüne çıkıp öldürmeye karşıtlığınızı haklı çıkartmanız gerekirdi ve onları ikna etmek çok zordu. Savaşmamanıza izin verilmesinin kolay yolu Kuakerciler gibi pasifist (savaşmayı reddeden) bir dine mensup ebeveynlere sahip olmanızdı. Fakat bu düşünceyi kendiniz düşündüyseniz ve hatta belki savaşın ahlaksızlığı üzerine bir doktora tezi bile yazmış olsaydınız, hala mahkemeyi ordunun dışında kalmanıza izin verilmesi için ikna etmeniz gerekirdi. Eğer bunu basarnaydınız, savaşmak yerine bir ambülans sürmenize izin verilebilirdi. Ben muhtemelen onları ikna edemezdim. Fakat çaktırmadan atışlarımı düşmanı ıskalayacak şekilde yapardım.

Altıncı emrin orijinal olarak kastettiği şey "Kendi kabilenin üyelerini öldürmeyeceksin” idi. (Elbette şabat günü çalı çırpı toplamak veya diğer bağışlanamaz suçlar işlemedilerse!) Bunu biliyoruz çünkü Tanrı karakteri kendi insanlarına diğer kabileleri hiç sakınmadan öldürmelerini emretmiştir.

Yedinci Emir: Zina etmeyeceksin.

Bu yeteri kadar açık görünüyor. Eğer ikinizden birisi başka birisiyle evliyse onunla seks yapma. Fakat belki bu kuralın biraz esnetilmesi gereken durumlar aklınıza getirebilirsiniz. Örneğin mutsuz ve evliliği uzun süredir bozulmuş birisinin başka birisine derinden aşık olması gibi. Daha sonra göreceğimiz üzere, bazı insanlar ahlak kurallarının kesin olduklarını ve durum ne olursa olsun çiğnenemeyeceklerini düşünürler. Diğer insanlar duruma göre kuralların esnetilebilmesi gerektiğini düşünürler. Her durumda çoğu insan her bireyin aşk hayatının özel bir durum olduğunu ve bir devlet mahkemesine sanki o ülkenin bir kanunuymuşçasına asılacak bir emrin konusu olamayacağını söyleyecektir.

Sekizinci Emir: Çalmayacaksın.

“Adam öldürmeyeceksin”de olduğu gibi bunu bir mahkeme duvarına asmaya hiçbir itirazın olmayacağı görünür. Çalmak, cinayette olduğu gibi, tüm ülkelerin kanunlarına aykırıdır zaten.

Dokuzuncu Emir: Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin..

Evet gerçekten de. Yalan tanıklık etmeyin (yani yalan söylemeyin), sadece komşunuz hakkında değil, hiç kimse için de. Yine burada da, tanıkların, özellikle de yemin altındayken, “gerçeği, tüm gerçeği ve sadece gerçeği söylemeleri” gerektiği kanunun bir mihenk taşıdır.

Onuncu Emir: Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.

“Göz dikmek” “imrenmek” kelimesi için bir miktar demode olmuş bir kelimedir,1 imrenmek kelimesindeki anlama ek olarak "imrenilen şeye veya kişiye sahip olma arayışı” da eklidir bu kelimeye. Sizden çok daha fazla talihli olan birisine imrenmemek zor olabilir. Fakat kesinlikle kanun için bir konu değildir, göz diktiğiniz şeyi gidip gerçekten almaya çalışmadığınız sürece tabi. Bu bile, bazı politik devrimciler için haklı sebep sayılabilir. Özel mülke el konulup herkes için kullanılabileceği haklı durumlar olacağını düşünürler. Ben bir komünist veya anarşist değilim, fakat belki bunların nereden geldiğini görebilirsiniz. Kendilerini hürriyet taraftan olarak adlandıran diğer insanlar bunun tam tersi istikamete giderler. Vergilendirmenin bile bir hırsızlık türü olduğunu düşünürler, zenginleri soyup fakirlere ödemek içindir. Efsanevi okçu Robin Hood tam olarak bunu yapmıştı ve bazı kesimler için belli bir romantik çekiciliği vardır. Tıpkı onun modern eşdeğerleri olan Vahşi Batının Jesse James-Teri ve İrlanda yol soyguncusu2 Willie Brennan gibi.

Bu arada, Onuncu Emir’in komşunun karısını ve hizmetkarlarını da onun evi veya öküzü gibi diğer malları arasında saydığına dikkat edin. Bir kadının bir adamın malı olması fikri için ne düşünürsünüz: mallarından biri olması, sahip olduğu bir “şey” olması hakkında? Bence bu korkunç bir fikir, fakat uzun zamandır birçok kültürün içine derinden işlemiş ve günümüzde onu Pakistan ve Suudi Arabistan gibi devlet dini tarafından onaylanmış ülkelerde hala görüyoruz.

2çev.n. Şehirlerarası yollarda soygun yapan eşkıya. Ama Willie Brerınan soyduğu insanlara kibar davranırdı.

sanlar (ben değil) bu din devleti onayının ona (kadınların mal olmasına) “saygı” göstermek için yeterli olduğunu düşünürler. Şu ifadeyi duymuş olabilirsiniz: “Bu onların kültürünün bir parçası.” Bunun içinde saygı duymamız gerektiğinin iması vardır. Bu kitabı yazdığım sırada Suudi Arabistan kadınların araba sürmelerine izin veren bir kanunu henüz yeni kabul etmişti. Evli bir kadın orada hala kocasının izni olmadan bir banka hesabı açamaz. Kocası veya bir erkek akrabası ona eşlik etmiyorsa evden çıkması yasaktır; bu erkek akraba minnacık bir erkek çocuğu bile olabilir. Sadece şu görüntüyü hayal edin: yetişkin bir kadın, belki de üniversite eğitimli, sekiz yaşındaki oğlundan evden çıkmak için izin istemek zorunda. Ve bu çocuk kadının yanında onun erkek “koruyucusu” olarak gitmek zorunda. Bu kadın nefreti kanunları oralardaki inançtan ilham almıştır.

On Emir bir Amerikan mahkemesinin duvarına tutturulsaydı bu konu hakkında söyleyecek bir şeyleri olan birçok kadın olacağını hayal edebiliyorum. En azından, eşitlikler (ve zamana ayak uydurmak) amacıyla şunu eklemeliydik: “Komşunun kocasına göz dikmemelisin. Veya lüks arabasına. Veya doktora derecesine.”

Yani, elbette bu On Emir geçmiş tarihlidir. Erkeklerin karılarına sahip oldukları ve en değerli varlıklarının köleleri olduğu binlerce yıl önce yazıldığı için İncil’i suçlamak adil olmaz. Elbette bu eski kötü günlerden bu yana yol kat ettik. Fakat zaten tüm konu da bu değil mi? Evet yol kat ettik. Ve bu da ahlak kurallarımızı, "doğru ve yanlışımızı,” “yap veya yapmamalarımızı” İncil’den almamamızın gerekmesinin kesin sebebidir. Ve doğruyu söylemek gerekirse onları İncil’den almayız da. Eğer almış olsaydık, hala insanları pazar günü çalıştıkları için ölene kadar taşlıyor olurduk. Veya yanlış tanrılara taptıkları için.

Bazı insanlar “Fakat bu sadece Eski Ahit’ti” deyip ekleyebilirler “Bunun yerine gelin ahlak kurallarımızı Yeni Ahit’ten alalım.”

Peki, evet, bu daha iyi bir fikir olabilir. Örneğin İsa Dağdaki Vaazda bazı oldukça hoş şeyler söylemiştir. Bunlar kesinlikle Eski Ahitte bulunan her şeyden çok farklıdır. Fakat İncil'deki hangi ifadelerin doğru olduğunu nereden biliyoruz? Nasıl karar veriyoruz? Bu karar İncil’in dışında bir şeyi temel almış olmalıdır yoksa bu bir döngüsel mantık olur. Tabi “sonraki ayetler öncekilerin yerine geçer” gibi bir şey icat etmezseniz. Bu arada İslam tam olarak bu kuralı uygular. Kuran’ın başlarında, yani Mekke’deyken oldukça hoş şeyler vardır. Fakat Medine’ye gidildikten sonra, tarihi durumlarla ilgili sebepler dolayısıyla söylenenler daha çok savaşçı olur.

Hristiyan İncil’ine geri dönelim. Onda "Eski Ahit’i unutun, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu görmek için sadece Yeni Ahit’i okuyun” şeklinde hiçbir şey yazmaz. İsa bunu söylemiş olabilirdi. Ama aslında tam tersini söylemişti (Matta 5:17):

Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak.[ii]

Ve aynı zamanda Luka'da (16:17):

Yerin ve göğün ortadan kalkması, Kutsal Yasa’nın ufacık bir noktasının yok olmasından daha kolaydır.2

İsa gibi bir Yahudi için “Kutsal Yasa” Eski Ahit’in belli kitapları anlamına gelirdi. İsa’nın Eski Ahit’e oldukça pembe bir bakış açısından baktığı görünür. Matta 7:i2’de Altın Kural olarak bildiğimiz oldukça hoş prensibi ifade eder (diğer insanlara sana davranılmasını isteyeceğin gibi davran) ve bunun Eski Ahit’in merkezi mesajı olduğunu söyleyerek devam eder:

1        ed.n. incil.info/YC2009/arama/Matta+5:l7ı8

2        ed.n. incil.info/YC2009/arama/Luka+ı6:i7

“İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Çünkü Kutsal Yasa’nın ve peygamberlerin söylediği budur.”

Eski Ahit’te Altın Kurala bir miktar benzer görünen bir şeyler bulabileceğiniz doğrudur (ve antik Mısır’dan, Hindistan’dan veya Yunanistan’dan kalmış daha eski metinlerde bu kuralın daha net versiyonlarını da bulabilirsiniz):

Öç almayacaksın. Halkından birine kin beslemeyeceksin. Komşunu kendin gibi seveceksin. RAB benim.

(Levililer 19:18)

Fakat bunun Eski Ahit’in ana mesajı olduğunu söylemek büyük abartıdır. Bölüm 4’te gördüğümüz üzere, Tanrı’nın kendisi hınç konusunda oldukça uzmandır. Ve Eski Ahit’in oldukça intikamcı olan çok sayıda ayeti vardır.

Kim komşusunu yaralarsa, kendisine de aynı şey yapılacaktır. Kırığa karşılık kırık, göze göz, dişe diş olmak üzere, ona ne yaptıysa kendisine de aynı şey yapılacaktır.

(Levililer 24:19)'

Bu arada, doğrudan Babil’den gelen ve "Hammurabi Kanunları” olarak bilinen bir başka şey daha vardır. Hammurabi ünlü bir Babil kralıydı ve onun kural kitabı Eski Ahit’ten bin yıl önce yazılmıştı.

İşte İncil’den başka bir versiyon, bu kez Yasa’nın Tekrarından.

Acımayacaksınız: Cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak.

(Yasa'nın Tekrarı 19:2ı)1 [iii]

Sanırım bunun Altın Kuralın bir çeşit negatif versiyonu olduğunu söyleyebilirdiniz. Fakat bu tersine çevrilmiş halindeki kadar da hoş gelmiyor kulağa değil mi? İsa şahsen bunun aksini söylemek için özel çaba sarf etmiş, Eski Ahit’teki o ayeti bile alıntılamıştı (Matta 5:38):

‘Göze göz, dişe diş’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün. Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin.1

İntikam fikrinin bundan daha net ve daha cömert bir şekilde reddedilişinin bulunduğunu düşünmüyorum. Bu reddediş İsa’yı çağının çok ötesine koyar. Ve Eski Ahit’in Tanrısının muazzam ötesine.

Ancak İsa intikamı aşmış da değildi. Tomas’ın bebek kitabında anlatılan hikayeleri bir kenara bile atsak, kanona alınmış kitaplar olan hem Matta hem de Markos kitapları her şeyden küçük intikamların nasıl alınacağını anlatırlar, örneğin bir incir ağacından:

İsa sabah erkenden kente dönerken acıkmıştı. Yol kenarında gördüğü bir incir ağacına yaklaştı. Ağaçta yapraktan başka bir şey bulamayınca ağaca, “Artık sonsuza dek sende meyve yetişmesin!” dedi. İncir ağacı o anda kurudu.

(Matta 2i:l8)2

Markos’un versiyonu (11:13) ağaçta hiç incir olmamasının sebebinin yılın çok erken zamanı olduğunu buna ekler. Zavallı incir ağacı; meyve zamanı değildir sadece.

1        ed.n. incil.mfo/YC2009/arama/Matta+5:3842

2        ed.n. incil.info/YC2009/arama/Matta+21:1819

Hristiyanlar anlaşılır biçimde incir ağacı hikayesinden utanırlar. Bazıları hiç yaşanmadığını söyler, tıpkı Tomas’ın bebek kitabındaki hikayelerde olduğu gibi. Diğerleri sadece onu yok sayarlar ve Yeni Ahit’in hoş kısımlarına odaklanırlar. Ve bazıları da onun “sembolik” olduğunu söylerler. Gerçek bir incir ağacı orada asla olmamıştır. İsrail halkı için bir tür mecazdır. Fark ettiniz mi bilmiyorum ama bu ilahiyatçıların favori savuşturma yöntemidir. İncil’deki bir şeyden hoşlanmadıysanız, onun sembolik olduğunu söyleyin sadece, asla gerçekleşmedi, bir mesaj taşımak için mecazdı. Ve elbette hangi ayetlerin mecaz olduğunu hangilerinin tam olarak yazıldığı gibi anlaşılması gerektiğini seçmeye başladılar.

Resmi İncil kitaplarında İsa’nın kendi Eski Ahit “babasının” bazı tatsızlıklarını yaşattığı başka yerler de bulunur. Luka 19:27 şöyle der:

“Beni kral olarak istemeyen o düşmanlarıma gelince, onları buraya getirin ve gözümün önünde kılıçtan geçirin!”1

Ayrıca Roma Katolik bakış açısıyla İsa'nın annesi Meryem’e tapıldığı düşünüldüğünde, İsa’nın kendi annesine karşı çok kibar olmaması da oldukça şaşırtıcıdır. İlk mucizesi olayında, yani bir düğün yemeğinde suyu şaraba çevirdiğinde, annesi yanına gelince İsa şöyle demiştir: “Kadın, benden sana ne?”2 Belki bu Kral James versiyonuna çevrildiğindeki İngilizceye kıyasla orijinal Aramcadaki haliyle daha az zalim geliyordu. Modern çevirilerden biri olan Yeni Uluslararası versiyon, “kadın” kelimesinin önüne “Kıymetli” kelimesini yapıştırır ve bu en azından tonu bir parça yumuşatır. (Bir klasik edebiyatçı akademisyen arkadaşım bana burada “kadın” için kullanılan Yunanca kelimenin bir miktar "kıymetli, sevgili” anlamı taşıdığını söyler.) Ve adil olmak gerekirse, suyu şaraba çevirme

1        ed.n, incil.info/YC2009/arama/Luka+i9:27

2        ed.n. Türkçe çevirilerde 2009’daki modern çeviri şöyledir: “İsa, 'Anne, benden ne istiyorsun? Benim saatim daha gelmedi' dedi.” Daha eski çeviri olan Kitabı Mukaddes çevirisi ise şöyledir: “İsa ona dedi: Kadın, benden sana ne? saatim daha gelmedi." öyküsü baştan itibaren doğru olmadığından, İsa’nın düğünde Meryem’i küçümser görünen lafının gerçekten de yaşanmamış olması iyi bir ihtimaldir.

Bu ister yaşanmış olsun ister olmasın, İsa’nın aile değerleri için iyi bir rol modeli seçeneği olma konusunda şaşırtıcı bir sürpriz yaratmasının tek hikayesi bu değildir.

Kalabalık halk toplulukları İsa’yla birlikte yol alıyordu.

İsa dönüp onlara şöyle dedi: "Biri bana gelip de babasını, annesini, karısını, çocuklarını, kardeşlerini, hatta kendi canını bile gözden çıkarmazsa, öğrencim olamaz.1

(Luka 14:26)

Bir başka versiyonda, İsa bir kalabalığa konuşmaktadır ve ona annesiyle erkek kardeşlerinin onu beklediği söylenir, onunla birkaç şey konuşmayı umuyorlardır. Yine bir küçümseme yaşanır:

Birisi İsa’ya, “Bak, annenle kardeşlerin dışarıda duruyor, seninle görüşmek istiyorlar” dedi. İsa, kendisiyle konuşana, “Kimdir annem, kimdir kardeşlerim?” karşılığını verdi. Eliyle öğrencilerini göstererek, "İşte annem, işte kardeşlerim!” dedi. "Göklerdeki Babam’ın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kızkardeşim ve annem odur.”

(Matta 12:48)

İncil’de [Yeni Ahit’te] bazı hoş ayetler bulabilirsiniz, Eski Ahitte bile birkaç tane bulunabilir, ama deneyimlerime göre çok fazla değiller. Fakat hangi ayetlerin bunlar nahoş diye göz ardı edileceğine ve hangi ayetlerin bunlar hoş diye öne çıkarılacağına nasıl karar veririz? Cevap başka bir karar verme kriterine sahip olmamız gerektiğidir, neyin hoş neyin tatsız olduğuna hükmetmek için bir yöntemimiz olmalıdır. Bu İncil’in kendi

1ed.n. İngilizce çeviride "gözden çıkarmak” yerine “nefret etmek” yazar. Eski “Kitabı Mukaddes” Türkçe çeviride "buğzetmezse" der ve aşağı yukarı “hoşlanmamak, kin bağlamak” anlamındadır. Yine burada da çevirmenlerin yeni çevirilerde söylenenleri günümüzün ahlaki anlayışına çevirme girişimleri görünür.

sinden gelmeyen bir sebeptir. Fakat eğer böyleyse, bu kriter ne olursa olsun, neden sadece onu doğrudan kullanmıyoruz? Hangi İncil ayetlerinin iyi, hangilerinin kötü olduğuna dair bir çeşit bağımsız ölçütümüz varsa, zaten neden İncille uğraşıyoruz ki?

Fakat diyebilirsiniz ki, bağımsız bir standartlar seti hakkında konuşmak tamamen iyi hoş, oralarda bir yerlerde görünüyor, ama ne ki o? Neyin iyi neyi kötü olduğuna (ve bu arada hangi ayetlerin hoş hangilerinin tatsız olduğuna) gerçekte nasıl karar veririz?

İşte bu da bir sonraki bölümün konusu.


[i] -ed.n. 1791’de ABD anayasasına yapılan ilk düzeltme. Kongrenin din, konuşma, toplanma veya dilekçe verme özgürlüğüne müdahalesini yasaklayan haklar kanununu getirmiştir.

[ii]        -ed.n. incil.info/YC2009/arama/Levililer+24:l9-20

[iii]       -ed.n. mcil.info/YC2009/arama/Yasanin+Tekrari+i9:2l

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe