İnanç Siyaseti

Michael Shermer


Siyasal bakımdan liberal misiniz, yoksa muhafazakar Mısınız? Eğer bir liberalseniz, tahminimce Ne w York Times ı okuyor, ilerici içerikli radyo sohbetlerini dinliyor, CRIN’i seyrediyor, George W. Bush’tan hoşlanmıyor ve Sarah Palinden iğreniyor, Al Gore’a hayranlık ve Barack Obama’ya büyük saygı duyuyor olmalısınız. Kürtaj yanlısı, silah karşıtı, laikliğe bağlı, genel sağlık hizmetinden yana, fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla zenginliği yeniden bölüştürme önlemlerini ve zenginleri vergilendirmeyi onaylayan ve küresel ısınmanın devletçe bir an önce çarpıcı önlemler alınmazsa uygarlık açısından faciaya yol açabilecek, insan kaynaklı ve gerçek bir sorun olduğuna inanan biri olmalısınız. Eğer bir muhafazakarsanız, tahminimce Wall Street Journial okuyor, muhafazakar içerikli radyo sohbetlerini dinliyor, FOX News’u seyrediyor, George W. Bush’u seviyor ve Sarah Palin’e tapıyor, Al Gore’u hor görüyor ve Barack Obama’dan tiksiniyor olmalısınız. Kürtaja karşı, silah serbestliğinden yana, Amerika’nın din ve devlet işlerini kaynaştırması gereken bir Hıristiyan ülke olduğuna inanan, genel sağlık hizmetine karşı çıkan, zenginliği yeniden bölüştürme önlemlerini ve zenginleri vergilendirmeyi onaylamayan ve küresel ısınmaya ve/veya uygarlığı kurtarmak amacıyla ekonomimizi köklü biçimde değiştirmeye yönelik devlet tasarılarına kuşkuyla bakan biri olmalısınız.

Bu belirli öngörüler kümesi herhangi bir kişinin tutumlarıyla tam bir uyuşma göstermese de, çoğu Amerikalının bu iki tutum cephesinden birinde yer alması siyasal, ekonomik ve sosyal inançların bile saptayıp değer biçebileceğimiz özgün kalıplar oluşturduğuna işaret eder, inanan beynin içlerine yolculuğumuzun bu bölümünde, inanç sistemlerine ve çeşitli siyaset, iktisat ve ideoloji alanlarında nasıl işlediklerine daha geniş bir açıdan bakmak için geriye çekilmek istiyorum.

Siyasal İnançların Gücü ya da İnsanların Liberal ve Muhafazakar Diye Ayrılma Sebebi

Stanford Üniversitesi sosyal psikologlarından John Jost ve meslektaşları 2003’te saygın Psychological Bulletin dergisinde “Sosyal Kavrayışın Güdülediği Siyasal Muhafazakarlık” başlıklı bir makale yayımladılar. Makale 22.818 deneği kapsamak üzere 88 makalede yayımlanmış 50 yıllık bulguların bir senteziydi. Bu bulgular araştırmacıları muhafazakarların “belirsizliği önleme” ve “terörü alt etme” konusunda sıkıntılı oldukları, “dogmatizm” ve “belirsizliğe hoşgörüsüzlükle birlikte bir “düzen, yapı” ve “içe kapanma” ihtiyacı duydukları, bütün bunların da inanç ve alışkanlık bakımından “değişime direnmeye” ve “eşitsizliği onaylamaya” yol açtığı sonucuna varmaya yöneltmişti.

“Muhafazakarlığın psikolojik dayanaklarını anlamak yüzyıllar boyunca tarihçiler, felsefeciler ve sosyal bilimciler için bir güçlük yaratmıştır,” saptamasında bulunuyor yazarlar.

Bize göre siyasal muhafazakarlık, belirsizliği ve korkuyu psikolojik olarak alt etmeyle ilgisi olan güdüsel kaygılarla (tamamen olmasa bile) önemli ölçüde bağlantılı bir ideolojik inanç sistemidir. Özgül olarak, belirsizlikten kaçınma (ve kesinliği arama) özellikle muhafazakar düşüncenin ana boyut olan değişime direnmeye bağlı olabilir. Benzer şekilde, korku ve tehdit kaynaklı kaygılar muhafazakarlığın ikinci ana boyutu olan eşitsizliği onaylamaya bağlı olabilir.

Makale günlük gazetelerin ilgisini çekti ve muhafazakarları harekete geçiren şeyin bilim uzmanlarınca nihayet bulunduğu haberi ortalığı sardı. Psychology Today için köşe yazan bir yorumcu “Siyasal Muhafazakarlık Hafif Bir Cinnet Biçimi midir?” diye sordu. İngiliz gazetesi Guardian şunu bildirdi: “ABD yönetiminin kaynak sağladığı bir çalışma, muhafazakarlığın kökleri ‘korku ve saldırganlık, dogmatizm ve belirsizliğe hoşgörüsüzlükte yatan bir dizi nevroz olarak psikolojik bakımdan açıklanabilir olduğunu sonucuna varmış bulunuyor.” Sanki bu her yerde muhafazakarların tepesini attırmaya yetmezmiş gibi, haberi yazanlar Ronald Reagan ve sağcı sohbet programı sunucusu Rush Limbaugh ile Hitler ve Mussolini arasında bağlantı kurarak, hepsinin aynı illetten mustarip olduğunu ileri sürdüler. Söylemeye gerek yok ki, muhafazakarlar siyasal inançlarının birçok kanserli tümör gibi biyopsi işlemine tabi tutulmasına hiç de düşkün değildiler.

İnsanlar niçin muhafazakar olur? İnsanlar niçin Cumhuriyetçi Partiye oy verir? Genelde böyle sorular bu tarzda soruluşlarındaki içkin eğilimin farkına zerre kadar varılmaksızın yöneltilir. E, madem Demokratlar tartışmasız doğru ve Cumhuriyetçiler tartışmasız yanlış, muhafazakarlık bilişsel arızaya yol açan bir akıl hastalığı, bir beyin kusuru, bir kişilik bozukluğu olmalı. Tıp uzmanları kanseri nasıl bu hastalığı iyileştirmek amacıyla inceliyorsa, liberal siyaset bilimciler de siyasal tutumlar ve oy verme davranışlarını insanları muhafazakarlık kanserinden kurtarmak amacıyla inceliyor. Akademik dünyada bu liberal inanç eğilimi öylesine köklüdür ki, içinde liberal balıkların yüzdüğü siyasal suya dönüşür üstelik bunun farkına bile varmazlar.

Virginia Üniversitesi psikologlarından Jonathan Haidt, Edge.org sitesinde yaygın olarak okunan ve üzerinde yorum yapılan “insanları Cumhuriyetçi Partiye Oy Vermeye Yönelten Nedir?” başlıklı yazısında saptadığı bu eğilime dikkat çeker. Jost’un çalışmasına yansıyan biçimiyle standart liberal çizgi, insanların “katı kavrayışlı, hiyerarşiye düşkün, aşırı bir belirsizlik, değişim ve ölüm korkusu içinde” olmalarından dolayı Cumhuriyetçi Partiye oy verdiklerini öngörür. Haidt akademisyen meslektaşlarını böyle “tanılar”ın ötesine geçmeye özendirerek şunu hatırlatır: “Ahlak psikolojisinin ikinci kuralı ahlakın (çoğu liberalin sandığı gibi) sadece birbirimize karşı davranışımızla değil, aynı zamanda toplulukları kenetlemekle, temel kurumlan desteklemekle, temiz ve soylu bir yaşam sürmekle de ilgili olduğudur. Cumhuriyetçilere göre, Demokratların ‘bir türlü kavramadığı’ şey işte budur.”

Liberaller niçin muhafazakarları böyle tarafgir bir yaklaşımla nitelendirirler? Bu soruya cevap bulmak için işe süreci tersine çevirerek başlayalım. Sözgelimi, Demokratları ve liberalleri aynı ölçüde bir sürü kusurlu zihinsel durumdan mustarip olarak nitelendirelim: Açık etik tercihlerde bulunmada yetersizliğe yol açan bir ahlaki pusuladan yoksunluk; sosyal meselelerde kesinlikten aşırı bir yoksunluk; kararsızlığa yol açan marazi bir berraklık korkusu; bütün insanların aynı ölçüde yetenekli olduğuna ilişkin naif bir inanç; çelişkili bulguların varlığına rağmen, kişinin toplumdaki yerini sadece kültür ve çevrenin belirlediği, dolayısıyla bütün sosyal haksızlıkları gidermenin devlete düştüğü anlayışına körü körüne bir bağlılık. Sıfatlar işlevsel yaklaşımla tanımlanmış kişilik özellikleri ve kavrayış tarzları biçiminde düzenlendiğinde, bunları destekleyici verileri derlemek kolaydır. Aksaldık bizzat nitelendirme sürecindedir.

Aynı inanç eğilimi tuzağına düşmenin iki popüler kitap örneği, California Üniversitesi Berkeley kampüsü bilişim uzmanlarından George Lakoff’un Siyasal Akıl (2008) kitabı ve Emory Üniversitesi psikologlarından Drew Westen’in Siyasal Beyin (2007) kitabıdır. Kinayeler bildiktir: Liberaller işlenen bir hataya karşı yufka yürekli (“şefkatli”), rasyonel, zeki ve iyimserdir; inandırıcı savlarla seçmenlerin aklına hitap eder. Muhafazakarlar ise katı (“insafsız”), asık suratlı ve ahmakça otoriterdir; tehdit ve korku tellallığıyla seçmenlerin duygularına hitap ederler. Ama muhafazakarlar seçmenlerin duygusal beyinlerini Makyavelist bir şekilde yönlendirme sayesinde seçimlerin çoğunu kazanır; dolayısıyla liberal politikacılar seçmenlerin aklından çok gönlüne hitap edecek şekilde kampanyalarını güçlendirmelidir.

Böyle bir nitelendirmeye tamamen liberal bir inanç eğiliminin yön vermesi dışında, seçmenin gönlünü kazanma kavgasından muhafazakarların üstün çıktığı önermesi de yanlıştır. Kongre seçimlerinde Demokratların keyfine diyecek yoktur: 1855’ten 2006’ya kadar Senato’da 6.832 koltuk için yapılan yarışta Demokratlar 3.323'e karşı 3.395 koltukla Cumhuriyetçileri az bir farkla geçmiş,Temsilciler Meclisinde de 27.906 koltuk için yapılan yarışta Demokratlar 12.994'e karşı 15.363 koltukla Cumhuriyetçileri bozguna uğratmıştır!

Muhafazakarlar ile liberaller arasındaki kişilik özellikleri ve mizaç karşılaştırmasına ve güya muhafazakarların asık suratlı oluşuna gelince, Ulusal Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin Genel Sosyal Anketler, 1972-2004 çalışmasına göre,“muhafazakar” ya da “çok muhafazakar” olduğunu belirtenlerin yüzde 44’ü “çok mutlu” olduğunu söylerken, “liberal” ya da “çok liberal” olduğunu belirtenlerde bu oran ancak yüzde 25’tir. 2007 tarihli bir Gallup anketi ruh sağlığını “mükemmel” olarak nitelendirenlerin Cumhuriyetçiler arasında yüzde 58e, Demokratlar arasında ise ancak yüzde 38'e vardığını saptamıştır. Bunun sebeplerinden biri belki muhafazakarların liberallerden çok daha cömert olmaları, yüzde 30 oranında (gelir düzeyiyle orantılı olarak alındığında bile) daha fazla para yardımı yapmaları, daha fazla kan bağışlamaları ve gönüllü çalışmalara daha fazla katılmalarıdır. Üstelik bu durum muhafazakarların harcanabilir gelirinin daha yüksek olmasından kaynaklanmaz. Çalışan yoksullar diğer gelir gruplarına oranla gelirlerinin oldukça yüksek bir yüzdesini hayır işlerine vermektedir; bu miktar yakın gelir düzeyiyle sosyal yardım alanların verdiğinden üç kat fazladır. Bir başka deyişle, yoksulluk hayır işleri önünde bir engel değildir, ama refah öyledir.5 söz konusu bulgulara getirilecek bir açıklama muhafazakarların hayır işlerinin kişisel olarak (kar amacı gütmeyen kuruluşlar aracılığıyla), liberallerin ise kamusal olarak (devlet aracılığıyla) yürütülmesi gerektiğine inanmalarıdır. Burada siyasal parti önceliklerinin birazdan irdeleyeceğimiz farklı ahlaki temellere dayalı bir kalıbını görmekteyiz.

Liberallerin muhafazakarlara yönelik yakıştırmalarının bir sebebi, akademik dünyadaki sosyal bilimcilerin liberal eğilimi olabilir. Nitekim George Mason Üniversitesi iktisatçılarından Daniel Klein’in seçmen kayıtlarını kullanarak 2005’te yürüttüğü bir çalışmada, California Üniversitesi Berkeley kampüsü öğretim kadrosunda l’e 10’u ve Stanford Üniversitesi öğretim kadrosunda 1’e 7,6’yı bulan şaşırtıcı bir oranla, Demokratların Cumhuriyetçiler karşısında sayısal üstünlük taşıdığı saptanmıştır. Her iki kampüste beşeri ve sosyal bilimler alanında oran l’e 16 (asistanlar ve yardımcı profesörler arasında l’e 30) düzeyindedir. Antropoloji ve gazetecilik gibi bazı bölümlerde tek bir Cumhuriyetçi yoktur. Klein’in belirttiğine göre, ABD genelinde bütün yüksekokullara ve üniversitelere bakıldığında, bütün bölümlerde Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki ağırlığı l’e 8 gibi bir orandadır.

Smith Yüksekokulu siyaset bilimcilerinden Stanley Rothman ve meslektaşları yine 2005’teki bir ulusal çalışmada benzer bir eğilimi saptamışlardır: Profesörlerin sadece yüzde 15’i kendilerini muhafazakar olarak nitelendirirken, liberal olduklarını belirtenlerin oranı yüzde 72’ye (beşeri ve sosyal bilimlerde yüzde 80’e) varmaktadır. UCLA’ya bağlı Yükseköğrenim Araştırma Enstitüsünün 2001’de ülke çapında yürüttüğü daha nüanslı bir çalışmaya göre, öğretim üyelerinin yüzde 5,3’ü aşırı solcu, yüzde 42,3’ü liberal, yüzde 34,3’ü arada, yüzde 17,7’si muhafazakar ve yüzde 0,3’ü aşırı sağcıydı. Bu örneklemdeki aşırı uçlar karşılaştırıldığında, aşırı solcu liberallerin sayısı aşırı sağcı muhafazakarlara göre on yedi katı bulmaktadır. Gelecekteki yasa koyucularımızın daha dengeli bir eğitim görmelerini beklediğimiz hukuk fakültelerinde bile aynı eğilim karşımıza çıkar. Hukuk profesörü John McGirınis 2005’te U.S. News & World Repori’a göre önde gelen yirmi bir hukuk fakültesinin öğretim kadrolarını incelediğinde, siyasete aktif katılan profesörlerin büyük çoğunlukla Demokrat eğilimli olduğunu, yüzde 81’inin “tamamen ya da ağırlıklı olarak” Demokrat kampanyalarına katkıda bulunduğuna, Cumhuriyetçi kampanyalarına destek verenlerin oranının yüzde 15’te kaldığını saptadı.

Liberal bakış açısı birçok medya alanına da egemen gibidir. UÇLA siyaset bilimcilerinden Tim Groseclose ve Missouri Üniversitesi iktisatçılarından Jeffrey Milyo 2005’te, belirli bir medya kaynağının çeşitli düşünce kuruluşlarından ve politika gruplarından yaptığı alıntıları sayarak ve ardından bunu Kongre üyelerinin aynı kesimlerden yaptıkları alıntıların sayısıyla karşılaştırarak, medya eğilimini ölçtüler. “Vardığımız sonuçlar güçlü bir liberal eğilimi göstermektedir: Fox Nezus Özel Raporu ve Washington Times dışında, incelediğimiz bütün haber kaynakları ortalama Kongre üyesinin solunda puanlar aldı.”Tahmin edilebileceği üzere, CBS Akşam Haberleri ve New York Times “merkezin çok solundaydı.” Siyasal bakımdan en tarafsız üç medya kaynağı PBS Haber Saati, CRIN Gece Haberleri ve ABC Günaydın Amerika programlarıydı. İlginç bir sonuçla, bütün haber kaynakları içinde USA Today’ın siyasal bakımdan en merkezci olduğu ortaya çıktı.

Siyasal tarafgirlik elbette liberallerin tekelinde değildir. Muhafazakar radyo sohbetlerini dinlediğimde, daha ağızlarını açmadan önce sunucuların X konusunda neler söyleyeceklerini kestirmenin can sıkıcı biçimde kolay olduğunu görürüm. Hangi konu ele alınırsa alınsın, bu saptama geçerlidir: Sağlık hizmeti, Irak’taki savaş, kürtaj, silah kontrolü, eşcinsel evliliği, küresel ısınma ve diğer meselelerin çoğu. Rush Limbaugh’yu artık dinleme zahmetine bile girmiyorum; çünkü ne söyleyeceğini önceden biliyorum. Keza Bili O’Reilly, Sean Hannity ve Glerın Beck de öyle; hepsinin tutumları hiçbir biçimde inanmadıkları ölüm ve vergi kadar öngörülebilirdir.

Tutumları daha zor kestirilebilen siyasal yorumcular sırf parti çizgisine uymak yerine, yeni veriler ya da daha iyi bir teori karşısından ideolojik kalıptan ayrılmaya yatkın görünürler. Bir örnek Dennis Praeger’dir; bu tutumu belki de her ahlaki meseleyi titizlikle tartmayı, geniş çapta tartışmayı ve üzerine derinlemesine kafa yormayı gerektiren hahamca düşünme tarzında kapsamlı eğitim almış olmasının sonucudur. Daha ince ayrımlı böyle bir tarz haliyle birçok dinleyiciye çekici gelmeyebilir; nitekim reyting bakımından Praeger’in programı daha ak-kara ayrımlı muhafazakar sohbet programlarının çok gerisindedir. Andrew Sullfvan ve Christopher Hitchens de öngörülmeleri zor kişilerdir; ama bunu her ikisinin de özgürlükçü, yani sosyal bakımdan liberal ve ekonomik bakımdan muhafazakar çizgiye yakın olmasına bağlamaktayım. İnsanın kendisini dosdoğru bir ideolojik kalıbın ortasına yerleştirmemesi, kalıp dışına çıkmayı (ve böylece daha öngörülemez olmayı) kolaylaştırır. Açıkça özgürlükçü cepheye bakıldığında, John Stossel çok öngörülebilirdir; ama kendi ideolojik inançlarının birçoğunu yansıttığı için, genelde tarafgirliği fark etmem.

Asıl mesele de budur. Bu sosyal yorumcuların (ya da başka birçok kişinin —belirli örnekler önemli değildir) başlı başına özgün birer düşünür olmamaları ya da zeki, eğitimli insanlar olmamaları ve kanaatlerini cesurca ortaya koymamaları söz konusu değildir (hepsinde bu şeyler ve daha fazlası vardır). Asıl mesele insanın bir ideolojik inanca bağlandığında, kendisini o inanç çerçevesindeki özgül tutumlara dayalı bir dizi kalıba sıkıştırması ve çoğunlukla ideolojik inançlarına dayanak bulmak amacıyla kulak veren kendi sosyal grubuna-oturumlara çıkan aydınlar açısından dinleyicilere bunları papağan gibi tekrarlamasıdır.

Partizan Gönüller ve Siyasal Akıllar

Siyaset bilimci Donald Green, Bradley Palmquist ve Eric Schickler Partizan Gönüller ve Akıllar ABD kitaplarında, çoğu kimsenin bir siyasal partiyi kendi görüşlerini yansıtmasından dolayı seçmediğini ortaya koymuşlardır. Bunun yerine insanlar önce genellikle anne babadan, akran gruplarından ya da yetişme tarzından gelen bir siyasal tutumla özdeşleşirler. O siyasal tutuma bağlandıktan sonra, uygun partiyi seçerler ve ardından onun gereklerine uyarlar.10 Siyasal inancın gücünden kaynaklanan bu durum, bizzat modern siyasetin kabileci niteliğini ve her kabilenin klişelere bağlı olduğunu gösterir.

Radyo ve televizyon sohbet programları, gazete ve dergi başyazıları, popüler kitaplar, bloglar, vloglar, twitler vb. gibi standart mecralar aracılığıyla siyasal yorumları düzenli izleyen biri, liberallerin muhafazakarlara ilişkin standart klişesini bilir:

Muhafazakarlar Hutnmer cip süren, et yiyen, silah koleksiyonu yapan, devletin küçültülmesini ve vergilerin indirilmesini savunan, sert içki seven, Kitabı Mukaddes üzerine yemin eden, ak-kara yaklaşımıyla düşünen, yumrukla adam döven, ikide bir ayağını yere vuran, ahlaki bakımdan dogmatik palavracılardan oluşmuş bir güruhtur.

Muhafazakarların liberaller hakkındaki düşüncesi ise şöyledir:

Liberaller hibrit araba süren, soya peyniri yiyen, hep ayyaş dolaşan, balinaları kurtarmayla uğraşan, sandalet giyen, devletin büyütülmesini ve vergilerin yükseltilmesini savunan, şişe suyu içen, yanar döner tutum takman, zayıf iradeli ve yapmacık davranışlı ödleklerden oluşmuş bir güruhtur.

Böyle klişeler kültürümüzde kökleştiğinden herkesçe bilinir, komedyenlere ve yorumculara malzeme olur. Birçok klişe gibi, farklı ahlaki değerlere, özellikle de sezgiyle türettiğimiz değerlere vurguyu yansıtan bir gerçeklik payı taşır. Aslına bakılırsa, günümüzdeki araştırmalar çoğunun büyük ölçüde bilinçli rasyonel hesaplardan çok otomatik ahlak duyularına dayak ahlaki kararlar olduğunu göstermektedir. Bir ahlaki karara varırken, lehteki ve aleyhteki bulguları titizlikle tartarak akıl yürütmeyiz; bunun yerine, ahlaki kararlara sezgisel sıçramalar yaparız ve ardından bu anlık kararları akla uygun gerekçelerle rasyonelleştiririz. Bu tür muhafazakar-liberal klişelere yansıyan ahlaki sezgilerimiz rasyonel olmaktan çok duygusaldır. Hayattaki birçok şeye dair çoğu inançlarımız gibi, önce ahlaki inançlarımız oluşur; ardından bu ahlaki inançların rasyonelleştirilmesi gelir.

Jonathan Haidt’e göre, aslında böyle klişeler, sebeplerini tam ifade edemezsek bile, ensest gibi davranışlar karşısında niçin doğal bir tiksinti duyduğumuzu açıklayan ahlaki sezgi teorisi bağlamında daha iyi anlaşılabilir. Örneğin, aşağıdaki senaryoyu okuyun ve karakterlerin davranışlarını ahlaki bakımdan uygun mu, yoksa yanlış mı bulduğunuz üzerine düşünün:

Julie ve Mark yüksekokulda öğrenim gören iki kardeştir. Yaz tatilinde birlikte Fransa gezisine çıkmışlardır. Bir gece kumsala yakın bir kabinde tek başlarına kalırlar. Sevişmeye kalkışmalarının ilginç ve eğlenceli olacağına karar verirler. Bu en azından ikisi için yeni bir deneyim olacaktır. Julie zaten doğum kontrol hapları almaktadır; ama Mark sırf güvenlik için bir kondom kullanır. Her ikisi de sevişmekten hoşlanır, ama bunu bir daha yapmamaya karar verirler. O geceyi özel bir sır olarak tutmaları, aralarındaki yakınlığı daha da artırır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sevişmeleri doğru muydu?

İnsanların ahlaki sezgilerini test etmek üzere Haidt’in kurguladığı bu kısa öyküyü okuyan hemen herkes, yapılan şeyin ahlaki bakımdan yanlış olduğunu söyler. Sebebi sorulduğunda ise, Julie’nin hamile kalmış olabileceği (oysa kalamaz), aralarındaki kardeşlik ilişkisinin zedelenebileceği (oysa zedelenmemiştir) ya da başkalarının bu işi öğrenebileceği (oysa öğrenemeyecektir) gibi cevaplar verirler. Sonunda insanlar akıl yürütmeyi bırakarak, şöyle bir şey söyleyiverirler: “Bilmiyorum. Açıklayamıyorum. Sadece yanlış olduğunu biliyorum.”

Haidt bu ve benzer araştırma bulgularından hareketle, varlığımızı sürdürmeye ve üremeye yarayacak şekilde evrimle ortaya çıkmış ahlak duyularımızın olduğu sonucuna varır. Atalarımızın yaşadığı Paleolitik ortamda, ensest yakın akrabalar arası çiftleşmeden kaynaklanan çok somut bir genetik mutasyon sorununa yol açmıştı. Hiç kuşkusuz kuşağımızdan önce ensest tabusunun temelinde yatan genetik sebeplerinden haberdar değildi; ama ensesti geniş çapta uygulayanların aleyhinde gelişen doğal seçilim yoluyla, evrim bizi yakın akrabalarla cinsel ilişkilerden kaçınma yönünde ahlak duyularıyla donattı. Haidt doğru ve yanlış duyumuzun temelleri içkin ve evrensel geçerliliğe sahip beş psikolojik sistemin yattığını öngörür.

1.   İncinme/gözetme, bağlanma sistemlerine sahip memeliler olarak geçirdiğimiz uzun evrimle ilişkilidir ve başkalarının acısını hissetmeyi (ve bundan hoşlanmamayı) sağlayan bir yetidir. Kendimizi onların yerine koyarak, başımıza aynı şey geldiğinde nasıl bir duruma düşeceğimizi tasarlamamız, evrimle derin bir empati ve sempati duyusu edinmemizi sağlamıştır. İyilik, yufka yüreklilik ve duygusal destek gibi ahlaki erdemlerin temelinde yatan şey budur.

2.   Hakkaniyet/karşılıklılık, “Sen beni kollarsan, ben de seni kollarım,” anlayışıyla karşılıklı özgecil olmayı getiren evrim süreciyle ilişkilidir. Bunun zamanla haklı ve haksız alışverişlere ilişkin içtenlikli doğru ve yanlış duyularına dönüşmesi, adalet, hak ve bireysel özerklik gibi siyasal ideallere varmayı getiren bir temeldir.

3.   Grup kimliği/sadakat, Değişen koalisyonlar oluşturma yeteneğine sahibe bir kabile türü olarak yaşadığımız uzun tarihle ilişkilidir. Aynı kabileden olduğumuz kişilerle grup kimliğine dayalı dostluk kurmamız, başka bir kabileden olan kişilere karşı gruplar arası husumet beslememiz evrimle kazanılan bir yatkınlıktır. Bu temel bir kabile içinde “kardeşçe birlik” etkisini doğurur ve gruba yönelik yurtseverlik ve özveri gibi erdemlere dayanak oluşturur.

4.   Otorite/saygı, hiyerarşik sosyal etkileşimlere dayanan uzun süreli primat tarihimizle şekillenmiştir. Otoriteye boyun eğmemiz, liderlere ve uzmanlara saygı göstermemiz, sosyal konumu bizden yüksek kişilerin kurallarına ve buyruklarına uymamız evrimle kazanılan doğal bir eğilimdir. Bu temel meşru otoriteye ve geleneklere saygıyı da kapsamak üzere önderlik ve takipçilik gibi erdemlere dayanak oluşturur.

5.   Saflık/kutsallık, tiksinti ve kirlilik psikolojisiyle şekillenmiştir. Temiz şeylere yönelmemiz ve kirli şeylerden uzak durmamız evrimle kazanılan duygulardır. Bu temel şehvetten daha uzak, daha yüce ve soylu yaşama çabasına dönük dinsel anlayışlara dayanak oluşturur ve bedenin ahlaka aykırı uğraşlarla ve kirletici şeylerle kutsallığı bozulabilecek bir tapınak olduğu inancım öne çıkarır.

Haidt ve Virginia Üniversitesi’nden meslektaşı Jesse Graham, yıllarca süren bir çalışmayla dünyanın çeşitli yerlerinde bir düzineyi aşkın farklı ülke ve bölgede 118 binden fazla kişinin ahlaki kanaatlerini anketlerle saptadıktan sonra, liberaller ve muhafazakarlar arasında tutarlı bir farklılığı saptamışlardır. Liberallerin 1 ve 2 {incinme/gözetme ve hakkaniyet/karşıtlık) puanları muhafazakarlarınkinden yüksek, ama 3, 4 ve S {grup kimliği/sadakat, otorite/saygı ve saflık/kutsallık) puanları muhafazakarlarınkinden düşüktür. Muhafazakarlar her beş boyutta aşağı yukarı eşittir; 1 ve 2 puanları liberallerinkinden düşük, ama 3, 4 ve 5 puanları liberallerinkinden yüksektir. Döküm Şekil ll’de yer alıyor.

Şekil 11. Beş Ahlaki Temel

Virginia Üniversitesinden Jonathan Haidt ve Jesse Graham’ın bir düzineyi aşkın ülkede 118.240 kişiye uyguladığı ahlaki kanaat anketi esas alındığında, liberaller ve muhafazakarlar arasında tutarlı bir farklılık görülür. Liberallerin 1 ve 2 numaralı ahlaki temel (incinme/gözetme ve hakkaniyet/karşılılık) puanları muhafazakarlarınkinden yüksek, ama 3, 4 ve 5 numaralı ahlaki temel (grup kimliği/sadakat, otorite/saygı ve saflık/kutsallık) puanları muhafazakarlarınkinden düşüktür. Muhafazakarlar her beş boyutta aşağı yukarı eşittir; 1 ve 2 puanları liberallerinkinden düşük, ama 3, 4 ve 5 puanları liberallerinkinden yüksektir. Grafik Ahlaki Temeller Anketi’nin beş alt ölçeğine verilen cevaplara dayanmaktadır. Grafik Jonathan haldt’ın izniyle kullanılmıştır

Bir başka deyişle, liberaller otoriteyi sorgular, çeşitliliği yüceltir, zayıfları ve baskıya uğrayanları gözetmek açısından çoğu kez inanç ve geleneğe karşı çıkarlar. Siyasal ve ekonomik kaos pahasına bile olsa, değişim ve adalet isterler. Buna karşılık, muhafazakarlar kurumlara ve geleneklere, dine ve aileye, ülkeye ve öğretiye ağırlık verirler. En alttakileri ihmal etmek pahasına bile olsa, düzenin sürmesini isterler. Elbette böyle genellemelerin istisnaları vardır; ama burada asıl mesele (kişinin durduğu yere bağlı olarak) sol ve sağ yerine doğru ya da yanlış anlayışıdır. Durumu daha iyi yansıtan bir yaklaşım, liberallerin ve muhafazakarların farklı ahlaki değerleri öne çıkardıklarını ve genelde kendilerini bu iki kümeye ayırdıklarını kavramaktır.

Cömertlik ile hukukun üstünlüğü arasındaki ilişki üzerine yürütülmüş birçok çalışmadan sadece birini ele alalım. İktisatçı Ernst Fehr ve Simon Gachter’in 2002’de “ahlakçı ceza” konusunda yürüttüğü bir deneyde, deneklere özgecil olmayı öngören bir grup aktivitesinde işbirliğine yanaşmayan diğer kişileri cezalandırma fırsatı verildi. Çalışma için deneklerin bir ortak alana para verebileceği bir işbirliği oyununa başvuruldu. “Kaytarma” (kişilerin ortak alana hiçbir katkıda bulunmaksızın, grupta bulunmanın yararlarına konmaları) için hiçbir cezanın olmadığı deneysel durumda, denekler arasındaki işbirliğinin daha oyunun ilk altı turunda çarçabuk bozulduğu görüldü. Yedinci turda Fehr ve Gachter, deneklere para alma yoluyla kaytarıcıları cezalandırma izninin verildiği yeni bir durumu uygulamaya koydu. Bunun hiç çekinmeden yerine getirilmesi, eski kaytarıcıların işbirliği ve katkı düzeyinde bir yükselişi hemen tetikledi. Sonuç: Sosyal uyum için toplumun hem cömertliği özendiren, hem de kaytarmayı cezalandıran bir sistemi oturtması gerekir.

Modern dünyada bu türden iki sistem(din ve devlet) vardır. Her ikisi de yaklaşık beş bin ila yedi bin yıl önce, sosyal kontrol ve siyasal uyum ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya çıktı. Avcı-toplayıcı, balıkçı ve çoban insanlardan oluşan küçük takımlar ve kabileler bir araya gelerek, tarımcılara, zanaatkarlara ve tüccarlara uygun çok daha büyük kabile şefliklerini ve devletleri yarattılar. Topluluklar (dedikodu ve kaçınma gibi) gayri resmi sosyal kontrol araçlarının üstesinden gelemeyeceği ölçüde büyüyünce, din ve devlet kuralların sosyal bekçileri ve uygulayıcıları geliştiler.15 Gerek muhafazakarlar, gerekse liberaller toplumun kurallara muhtaç olduğu konusunda hemfikirdir; ama çoğu davranışlar için muhafazakarlar din, toplum ve aile aracılığıyla daha özel düzenlemeyi tercih ederken, liberaller devlet aracılığıyla daha kamusal düzenlemeyi yeğ tutar.(Bunun dışında kalan cinsel törede tersi tutumlar söz konusudur.)Her iki kurum açısından sorun, ahlaki anlayışlarımızın da bizi takımlar halinde birleştirecek, diğer takımlardan ayıracak ve kendimizi doğru yolda görürken, öbürlerini yanlış saymamıza inandıracak yönde bir evrim göstermiş olmasıdır. Bu durum 7 Aralık 1941’den 11 Eylül 2001’e kadar feci sonuçlar doğurmuştur.

Böyle farklılıkların yarattığı gerginliğe ilişkin gözde örneğim, ahlaki temeller bakımından muhafazakar-liberal farklılıklarını da çok iyi yansıttığını düşündüğüm 1992 yapımı Birkaç İyi Adam filmidir. Mahkeme salonunda geçen son bölümde, Jack Nicholson’ın canlandırdığı muhafazakar deniz piyade albayı Nathan R. Jessup, Tom Cruise’un canlandırdığı liberal donanma yüzbaşısı Daniel Kaffee tarafından çapraz sorguya çekilir. Aynı birlikten bir eri kazayla öldürmekle suçlanan iki deniz piyadesinin savunmasını üstlenen Kaffee, albayın bir “kırmızı parola” talimatı Santiago adındaki disipline muhtaç acemi deniz piyadesini hırpalama yönünde yönetmeliğe aykırı bir emir verdiği ve işlerin trajik biçimde çığırından çıktığı kanısındadır. Ordudaki grup birliğini bozma pahasına bile olsa, müvekkilleri için bireysel adalet istemektedir.

Jessup’un istediği şey ise bireysel özgürlüğü çiğnemek pahasına bile olsa, ülkenin özgürlüğünü ve güvenliğini sağlamaktır. Kaffee “hakikati” aramaya “hakkı” olduğu görüşündedir; oysa Jessup onun “hakikati çözebileceğinden” kuşkuludur. Niçin mi? Jessup bunu şöyle açıklar:

Evlat, duvarların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik duvarların silahlı adamlarca korunması gerekiyor. Bu işi kim yapacak? Sen mi?... Hakikati görmek istemiyorsun, çünkü toplantılarda dile getirmesen de, esasen benim o duvarda olmamı istiyorsun. O duvarda olmama ihtiyacın var. Bizler şeref, parola, sadakat gibi kelimeleri kullanırız. Bu kelimeleri bir şeyi savunmaya adanmış bir hayatın omurgası olarak kullanırız. Sen ise nutkun bitiş sözleri olarak kullanırsın. Bizzat benim sağladığım özgürlüğün battaniyesi altında uyuyup gözlerini açan ve ardından yine benim sağladığım çerçevede sorguda bulunan bir adama kendimi açıklamaya ne zamanım, ne de hevesim var. Sadece ‘eyvallah’ deyip yolunda gitmeni tercih ederdim. Aksi halde eline bir silah alıp nöbete dikilmeni öneririm. Kaldı ki, neye hakkın olduğunu düşündüğün hiç umurumda değil.

Kişisel olarak çatışmaya düşmüş durumdayım. Çatışma burada olduğu gibi kimi zaman ahlaki inançların bağdaştırılamaz olduğunu yansıtmaktadır. Bir yandan, bireysel hakkaniyet, adalet ve özgürlüğe, liberal vurguya sıcak bakıyorum ve grup sadakatine aşırı vurgunun içimizdeki kabileciliği ve ona denk düşen yabancı düşmanlığını tetikleyeceği kaygısını duyuyorum.16 Öte yandan, tarih, antropoloji ve evrim psikolojisinin ortaya koyduğu bulgular, kabile içgüdülerimizin ne kadar derine işlediğini açığa vuruyor. Araya mesafe koymak komşuluğu ayakta tutar; çünkü kötü insanlar gerçekten ahlaki durumumuzun bir parçasıdır. Bireysel özgürlüğü ve özerkliği neredeyse bütün diğer değerlerden daha üstün tutan bir sivil özgürlükçüyüm; ama 9/11, 7/7,12/25 ve öbür kabilelerin özgürlüklerimize yönelik başka sayısız saldırılarından sonra, bir özgürlük battaniyesi altında uyumamızı sağlayan o duvarlardaki bütün cesur askerlere özellikle minnettarım.

İnsan Doğasına İlişkin Trajik, Ütopyacı ve Gerçekçi Görüşler

Liberallerin ve muhafazakarların inançlarını oluşturan ahlaki değerleri saptamak, öbür taraftaki kişileri kötü diye şeytanlaştırma yönündeki doğal yatkınlığımızı belki hafifletmeye yarar. Anlamak beraberinde hoşgörüyü getirir. En azından beynimdeki idealize liberal devreler böyle diyor. Doğrusu, iki partili sistemin bu aynı ölçüde önemli ama çoğu kez bağdaştırılamaz ahlaki değerleri öne çıkarma yönündeki doğal eğilimimizden dolayı yüzyıllar içinde geliştiğine dair güçlü bir kanı taşıyorum.

Bölüm 8’den hatırlayacağınız üzere, davranış genetiği uzmanlarının, doğduktan sonra ayrılıp farklı çevrelerde yetiştirilen tek yumurta ikizleri üzerine araştırmalarında, dinsel tutumlarındaki değişkenliğin yüzde 40 oranında genlerinden kaynaklandığı saptanmıştır. Aynı çalışmaların gösterdiği bir sonuç da, siyasal tutumlarındaki değişkenliğin yaklaşık yüzde 40 oranında kalıtıma bağlı olduğudur. Elbette genler nasıl belli dinsel inançları kodlamıyorsa, siyasal parti bağlılığını da doğrudan kalıtımla almayız. Bunun yerine genler mizacı kodlar ve insanlar genelde kişilik tercihleri temelinde kendilerini ahlaki değerlerin sol ve sağ kümelerine göre sınıflandırırlar. Liberaller incinme/gözetme ve hakkaniyet/karşılıklılık değerlerini öne çıkarırken, muhafazakarlar grup kimliği/sadakat, otorite/saygı ve saflık/kutsallık değerlerini vurgularlar. Bu durum insanların görünüşte bağlantısız birçok değişik konudaki inançlarının niçin öngörülebilir olduğunu açıklar. Sözgelimi, devletin özel yatak odasına karışmaması gerektiğine inanan biri, buna rağmen devletin özel sektöre köklü biçimde karışması gerektiğine niçin inanır? Vergilerin indirilmesi gerektiğine inanan biri, buna rağmen devletin orduya, polise ve adli sisteme yoğun harcama yapmasını niçin ister?

İktisatçı Thomas Sowell Görüşlerin Çatışması kitabında, bu iki ahlaki değer kümesinin, ister kısıtlı (muhafazakar), isterse de kısıtsız (liberal) olsun, insan doğası konusunda savunulan görüşle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu ileri sürer. Bunları kısıtlı görüş ve kısıtsız görüş olarak adlandırır. Vergiler, refah devleti, sosyal güvenlik, sağlık hizmeti, cezai adalet ve savaş gibi görünüşte bağlantısız bir dizi sosyal mesele konusundaki anlaşmazlıkların çatışan bu iki görüş doğrultusundaki tutarlı bir ideolojik ayrım çizgisini sürekli açığa vurduğunu gösterir. “Eğer insan seçenekleri özünde kısıdı değilse, iğrenç ve feci fenomenlerin varlığı basbayağı açıklama ve dolayısıyla çözümler gerektirir. Ama bu sancılı fenomenlerin özünde bizzat insanın kısıtlılıkları ve tutkuları yatıyorsa, o zaman açıklama gerektiren şey hangi yollarla bunlardan kaçınıldığı ya da bunların asgariye indirildiğidir.”

Bu insan doğalarından hangisinin doğru olduğuna inandığınız, sosyal kötülüklere karşı en etkili olacağını düşündüğünüz çözümleri büyük ölçüde şekillendirecektir. “Kısıtsız görüşte, sosyal kötülüklerin çözülmez sebepleri ve dolayısıyla yeterli ahlaki kararlılık gösterildiğinde, çözülememelerinin bir gerekçesi yoktur. Ama kısıtlı görüşte, bastırmak ya da düzeltmek için hangi yollara ya da stratejilere başvurulursa başvurulsun, içkin insan kötülüklerinin, bazıları uygarlaştırıcı kurumlarca yaratılan başka sosyal kötülükler biçiminde olmak üzere, mutlaka bedelleri olacaktır; öyle ki, mümkün olan tek şey sağgörüye dayalı bir dengelemedir.”

Mesele muhafazakarların kötü, liberallerin ise iyi olduğumuzu düşünmeleri değildir. “Kısıtsız görüşte benimsenen örtük anlayış, potansiyelin fiili durumdan çok farklı olmasıdır; insan doğasını potansiyeline doğru geliştirmenin araçları vardır veya böyle araçlar ortaya çıkarılabilir ya da bulunabilir; böylece insan doğru şeyi gizli psişik ya da ekonomik ödüllerden ziyade doğru sebeple yapar,” diye ayrıntılı açıklar Sowell. “Kısacası, insan ‘yetkinleşebilir’ bir varlıktır bu gerçekten mutlak yetkinliğe ulaşabilmekten çok sürekli gelişmeye açık olma anlamına gelir.”

Harvard psikologlarından Steven Pinker, insan doğasını analiz eden Boş Tahta adlı şaheserinde, trajik ve ütopyacı etiketlerini vurduğu bu iki görüşü biraz değişik bir yaklaşımla şöyle ortaya koyar:

Ütopyacı görüş sosyal amaçları ifade etmeye ve doğrudan onlara yönelik politikalar geliştirmeye çalışır: Ekonomik eşitsizliği yoksulluğa karşı bir savaşla, kirliliği çevre mevzuatıyla, ırksal dengesizlikleri önceliklerle, kanserojenleri gıda katkı maddelerine konulacak yasaklarla alt etmeyi esas alır. Trajik görüş bu politikaları uygulayacak insanların kişisel çıkara dayalı güdülerine yani, bürokratik arpalıkların yayılmasına ve özellikle sosyal hedeflerin kendi çıkarlarını gözeten milyonlarca insanla karşı karşıya gelmeye yol açtığında, insanların çeşitli sonuçlan öngörmedeki beceriksizliğine işaret eder.

Belirgin sağ-sol ayrımına bağlı olarak ütopyacı görüş ve trajik görüş çatlağının sürekli ortaya çıktığı sayısız özgül çekişme alanı vardır: Devlet (büyük-küçük), vergi oranları (yüksek-düşük), ticaret (adil serbest), sağlık hizmeti (genel-bireysel), çevre (korumakendi haline bırakma), suç (sosyal haksızlık kaynaklı suça yatkınlığa bağlı), anayasa (sosyal adalete dönük yargı serbestliği asıl maksada dönük katı yorum) vb.

Şahsen kısıtsız görüşün ütopyacı (“hiçbir yer” anlamındaki Yunanca kökenine uygun olarak hayali) olduğu konusunda Sowell ve Pinker’la hemfikirim. İnsan doğasına ilişkin kısıtsız bir ütopyacı görüş “boş tahta” modelini büyük ölçüde kabul eder ve göreneğin, hukukun ve geleneksel kuramların eşitsizlik ve haksızlık kaynakları olduğuna, dolayısıyla yukarıdan aşağıya doğru sıkı biçimde düzenlenmesi ve sürekli değiştirilmesi gerektiğine inanır. İnsanların içindeki özverili ve özgecil doğal güdüyü açığa çıkaracak devlet programları aracılığıyla toplumun düzenlenebileceğini savunur; bedensel ve düşünsel farklılıkları büyük ölçüde sosyal planlamayla yeniden düzenlenebilecek haksız ve insafsız sosyal sistemlere bağlar. Dolayısıyla insanların tarihten gelen haksız ve insafsız siyasal, ekonomik ve sosyal sistemlerin yapay olarak yarattığı sosyoekonomik sınıfları aşacak şekilde kaynaştırılabileceğini öngörür. İnsan doğasına ilişkin bu versiyonun tam anlamıyla hiçbir yerde bulunmadığı kanısındayım.

Bazıları insan doğasına ilişkin böyle bir görüşü benimsese bile, benim güçlü kanım o ki, çoğu liberal özgül konularda sıkıştırıldığında, insan davranışının bir dereceye kadar kısıtlı olduğunu kavrar ve özellikle de biyoloji ve evrim bilim dallarında öğrenim gördükleri için davranış genetiği alanındaki araştırmalardan haberdar olanlar. Dolayısıyla tartışmanın odağı kısıtlılık derecelerine döner. İnsan doğası konusunda kısıtlı ve kısıtsız (ya da trajik ve ütopyacı) görüş diye iki ayrı ve muğlak kategoriden çok, bir değişken ölçeğe göre derecelenen tek bir görüşün bulunduğu kanısındayım. Buna gerçekçi görüş adını verelim.

İnsan doğasının bütün bakımlardan —ahlaki, bedensel ve düşünsel bakımdan kısmen kısıtlı olduğuna inanıyorsanız, insan doğasına ilişkin gerçekçi bir görüşü savunuyorsunuz demektir. Davranış genetiği ve evrim psikolojisi alanlarındaki araştırmalara uygun olarak, bu kısıtlılığa yüzde 40 ila yüzde 50 arasında bir sayı verelim. Gerçekçi görüş uyarınca, insan doğası biyolojimizle ve evrim geçmişimizle nispeten kısıtlıdır; dolayısıyla sosyal ve siyasal sistemler doğamızın olumlu yanlarını güçlendirmek, olumsuz yanlarını ise zayıflatmak üzere bu gerçeklikler çerçevesinde düzenlenmelidir. Gerçekçi görüş insanların işlenmeye elverişli ve sosyal programlara duyarlı olması nedeniyle, devletlerin kendi tasarladığı büyük bir toplum doğrultusunda onların yaşamım düzenleyebileceği yolundaki boş tahta modeline karşı çıkar; aksine ailenin, göreneğin, hukukun ve geleneksel kurumların sosyal uyumu sağlayacak en iyi kaynaklar olduğuna inanır. Gerçekçi görüş anne baba, aile, dostlar ve sosyal çevre aracılığıyla sıkı ahlaki eğitim gereğini kabul eder; çünkü bencil ve özverili, rekabetçi ve işbirliğine açık, açgözlü ve cömert olmaya dayanan ikili bir doğamız olduğundan, doğru olanı yapmak için kurallara, yol gösterici ilkelere ve özendirmeye ihtiyaç duyarız. Gerçekçi görüş insanların büyük ölçüde doğal kalıtımla geçen farklılıklara bağlı olarak hem bedensel, hem de düşünsel bakımdan büyük değişkenlik gösterdiklerim, dolayısıyla doğal düzeylerinin üzerine çıkabileceklerini (ya da altına inebileceklerini) kabul eder. Bu bakımdan devletin yemden dağıtım programları, zenginliğin alınıp başkalarına dağıtıldığı kesimler açısından haksız olduğu gibi, kazanarak hak etmemiş olanlara zenginlikten pay verilmesi, doğal eşitsizlikleri gidermeyi sağlayamaz.

Bence gerek sol, gerekse sağ cephedeki ılımlıların çoğu insan doğasına ilişkin gerçekçi bir görüşü benimser. Onların yanı sıra her iki uçtaki aşırılar da öyle yapmalıdır; çünkü psikoloji, antropoloji, iktisat ve özellikle evrim teorisinin ortaya koyduğu bulgular ve evrimin her üç bilim dalına uygulanışı bunu desteklemektedir. Bu sonuca varmamızı sağlayan en az bir düzine bulgu dizisi vardır:

1.   insanlar arasında cüsse, kuvvet, hız, çeviklik, eşgüdüm ve diğer özellikler bakımından açık ve nicel farklılıklar, bazılarının ötekilerden daha başarılı olmasını getirir; bu farklılıkların en az yarısı kalıtımla geçer.

2.   insanlar arasında bellek, sorun çözme yetisi, kavrayış hızı, matematiksel yetenek, mekansal akıl yürütme, sözel beceriler, duygusal zeka ve diğer özellikler bakımından açık ve nicel düşünsel farklılıklar, bazılarının ötekilerden daha başarılı olmasını getirir; bu farklılıkların en az yarısı kalıtımla geçer.

3.   Davranış genetiğinin ve ikizler üzerine çatışmaların ortaya koyduğu bulgular, insanlar arasında mizaç, kişilik ve birçok siyasal, ekonomik ve sosyal tercih bakımından görülen değişkenliğin yüzde 50 ila yüzde 40 oranında genetiğe bağlı olduğunu gösterir.

4.   Dünyanın çeşitli yerlerinde 20.yüzyıl boyunca başarısızlığa uğrayan komünist ve sosyalist deneyler, ekonomik ve siyasal sistemler üzerinde yukarıdan aşağıya doğru sıkı kontrollerin işe yaramadığını ortaya çıkarmıştır.

5.   Dünyanın çeşitli yerlerinde son 150 yıl boyunca başarısızlığa uğrayan komün ve ütopyacı toplum deneyleri, insanların “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” biçimindeki Marksist ilkeye doğaları gereği uymadıklarını göstermiştir.

6.   Aile bağları güçlüdür ve kandaşlar arasındaki karşılıklı bağlılık köklüdür. Aileyi dağıtmaya ve çocukların başkalarınca yetiştirilmesini sağlamaya çalışan topluluklar, bir çocuğu yetiştirmenin “bir köyü gerektirdiği” savma karşı bir kanıt sağlar. Akraba kayırmacılığı adetinin sürmesi “ailenin her şeyden önde geldiği” anlayışını daha da pekiştirir.

7.   Karşılıklı özgecil olma ilkesi, yani “Sen beni kollarsan, ben de seni kollarım.” anlayışı evrenseldir; elde ettikleri şey sadece sosyal statü olsa bile, insanlar doğaları gereği karşılığında bir şey almaksızın cömertçe vermeye yanaşmazlar.

8.   Ahlakçı ceza ilkesi, yani “Ben seni kolladığımda sen beni kollamazsan, sana ceza veririm.” anlayışı evrenseldir; insanlar sürekli alan ama neredeyse hiç vermeyen kaytarıcılara uzun süre hoşgörü göstermez.

9.   Hiyerarşik sosyal yapılar neredeyse evrenseldir. Eşitlikçilik sadece kaynakların kıt ve özel mülkiyetin yok denecek kadar sınırlı olduğu bir ortamda yaşayan küçük avcı-toplayıcı toplulukları arasında (zar zor) işler. Değerli bir av hayvanı yakalandığı, eşit gıda paylaşımını sağlamak için kapsamlı ritüellere ve dinsel törenlere gerek vardır.

10.Saldırganlık, şiddet ve tahakküm başta kaynak, kadın ve özellikle statü peşindeki genç arasında olmak üzere neredeyse evrenseldir. Statü peşinde koşma eğilimi yüksek risk alma, pahalı hediyeler, kişinin gücünün ötesine geçen aşırı cömertlik ve özellikle ilgi görme isteği gibi şimdiye kadar açıklanamayan birçok fenomenleri açıklar.

11. Grup içinde dostluk ve gruplar arası husumet neredeyse evrenseldir. Pratik kural, güvenilmez oldukları ortaya çıkana kadar grup üyelerine güvenmek ve güvenilir oldukları ortaya çıkana kadar grup dışı kişilere güvenmemektir.

12.insanların birbirleriyle ticaret yapma isteği neredeyse evrenseldir tabii ötekilerin ya da toplumun yararını gözeten özverili yaklaşımla değil, eş dostun yararını gözeten bencil yaklaşımla. Ticaretin yabancılar arasında güveni sağlaması ve gruplar arası husumeti azaltması, ayrıca ticari ilişkiye giren her kesim açısından daha büyük zenginlik yaratması aslında öngörülmemiş bir sonuçtur.

Cumhuriyetimizin kurucuları, yönetim sistemimizi, insan doğasına ilişkin bu gerçekçi görüş temelinde oluşturdular. Bireysel özgürlük ve sosyal kenetlenme arasındaki gerginlik asla herkesi tatmin edecek şekilde giderilemez; bu yüzden ahlak sarkacı hep sola ve sağa doğru sallanır ve siyaset çoğunlukla siyasal oyun sahasının kırk metrelik iki çizgisi arasında oynanır. Özgürlük ve güvenlik arasındaki bu gerginlik, aslında üçüncü partilerin sarp Amerikan siyaset zemininde tutunacak bir yer bulmakta niçin bu kadar güçlük çektiğini ve genelde niçin bir seçimden sonra kayıp düştüğünü ya da öteden beri sağ-sol sistemini belirleyen iki devin gölgesinde kalıp sindiğini açıklar. Üçüncü, dördüncü ve hatta beşinci partilerin seçimlerde hatırı sayılır destek aldığı Avrupa’da bile aslında bir parti, solunda ve sağında kalan partilerden zar zor ayırt edilebilir; siyaset bilimciler de partilerin büyük ölçüde liberal ya da muhafazakar değerleri öne çıkarmalarına göre kolayca sınıflandırılabileceğini düşünürler. Haidt’in Amerikan liberallerinin ve muhafazakarlarının farklı temel değerleriyle ilgili verileri, aslında test edilmiş olan bütün ülkeler için geçerlidir; ülkelerin grafik çizgileri neredeyse birbirinden ayırt edilemez görünümdedir.

İnsan doğasına ilişkin gerçekçi görüşün, James Madison’ın “Federalist Belge No 51”deki şu ünlü vecizesini kaleme alırken düşündüğü şey olduğu kanısındayım: “İnsanlar melek olsaydı, hükümete gerek kalmazdı. Melekler insanlara yön verseydi, hükümet üzerinde ne dışsal, ne içsel kontrol mekanizmalarına gerek kalırdı.”21 Ülkemizin tarihindeki en kanlı çatışmanın arifesinde, Mart 1861’de başkanlık görevine başlama konuşmasını yazarken, Abraham Lincoln’ın aklından geçen de gerçekçi görüşe benzer bir şeydi: “Sevgi bağlarımız ihtiras yüzünden gerilmiş olsa bile kopmamalıdır. Bu geniş ülkenin dört bir yanında her muharebe alanından ve yurtsever mezarından her canlı yüreğe ve alevli ocağa kadar uzanan mistik hatıralar, doğamızda bulunan daha iyi meleklerin kesinlikle bir gün göreceğimiz dokunuşuyla, Birlik korosunu daha da gürleştirecektir.”

Sol, Sağ ve Alışılmışın Dışında

Reel politik yaklaşımım çerçevesinde, bu sağ-sol sistemi bana kısa sürede değişecekmiş gibi görünmüyor; çünkü beş ahlaki temelin gösterdiği ve gerçekçi görüşe ilişkin on iki bulgu dizisinin ortaya koyduğu üzere, evrimle oluşan insan doğamıza köklü biçimde işlemiştir. Ama ideal politik23 yaklaşımım çerçevesinde, geleneksel sağ-sol yelpazesinin ötesine geçen, inançlarıma ve mizacıma gayet uyan ve özgürlükçü olarak adlandırdığım bir siyasal tutumu bulmuş durumdayım. Özgürlükçü mü? Aklınızdan ne geçtiğini biliyorum:

Özgürlükçüler elektrikli araba süren, karma mutfak yemekleri yiyen, esrar içen, porno izleyen, fuhuşu destekleyen, altına yatırım yapan, silahını saklayan, anayasayı umursamayan, ayrılma tellallığı yapan, vergilere başkaldıran, devlet karşıtı anarşistlerden oluşmuş bir güruhtur.

Evet, diğer iki klişe gibi, bunda da bir gerçeklik payı var; ama temelde özgürlükçüler bireysel özgürlük ve serbestlikten yanadır; ancak özgür olmak için korunmamız da gerektiğini kavrar. Kolunuzu sallama özgürlüğünüz benim burnumda biter. John Stuart Mill’in Hürriyet Üstüne (1859) kitabında açıkladığı gibi: “insanlara bireysel düzeyde ya da toplu olarak içimizdeki herhangi bir kesimin hareket serbestliğine karışma yetkisini veren yegane gerekçe kendini korumaktır. Uygar bir toplumun herhangi bir mensubuna karşı iradesine rağmen gücün haklı olarak kullanılabileceği tek amaç başkalarına zarar vermeyi önlemektir.”24 Demokrasinin gelişmesi Avrupa monarşilerinde yüzyıllar boyunca hüküm süren yönetici tiranlığını alt etmede önemli bir adımdı. Ama Mill’in işaret ettiği, demokrasinin sorunlu tarafı çoğunluk tiranlığına yol açabilmesidir: “Ağır basan görüş ve duygunun tiranlığına karşı, toplumun kendi fikirlerini ve adetlerini muhalif olanlara medeni cezalar dışındaki araçlarla davranış kuralları olarak dayatma, gelişim sürecine zincir vurma, kendi anlayışıyla uyumlu olmayan her türlü bireyselliğin ortaya çıkışını mümkün mertebe önleme ve kendine özgü model bütün kişiliklerin ayak uydurmasını zorla sağlama eğilimine karşı koruma gereklidir.”25 Ülkemizin kurucularını Haklar Bildirisi’ni hazırlamaya yönelten şey aslında budur. Bunlar demokratik bir seçimdeki çoğunluk ne kadar büyük olursa olsun, geri alınamayacak haklardır.

Özgürlükçülüğün dayandığı temel, özgürlük ilkesidir: Başkalarının eşit düzeydeki özgürlüğünü çiğnemedikleri sürece, bütün insanlar diledikleri gibi düşünmekte, inanmakta ve davranmakta özgürdür. Elbette şeytan “çiğneme” kavramının ayrıntılarında gizlidir; ama serbestliğin ve özgürlüğün saldırıdan korunması gereken en az bir düzine temel unsuru vardır:

1.   Hukukun üstünlüğü

2.   Mülkiyet hakları

3.   Sağlam ve güvenilir bir bankacılık ve para sistemine dayalı ekonomik istikrar

4.   Güvenilir bir altyapı ve ülke içinde seyahat özgürlüğü

5.   İfade ve basın özgürlüğü

6.   Yaygın eğitim

8.   Temel hakların korunması

9.   Özürlüklerimizi başka devletlerin saldırılarından koruyacak zinde bir ordu

10. Özgürlüklerimizi ülke içindeki başka insanların saldırılarından koruyacak güçlü bir kolluk kuvveti

11. Adil ve hakça yasalar çıkaracak tutarlı bir yasama sistemi

12. Adil ve hakça yasaların hakkaniyetle uygulanması için iyi işleyen bir yargı sistemi

Bu temel unsurlar hem liberaller, hem de muhafazakarlar tarafından benimsenen ahlaki değerleri barındırır ve bu bakımdan sol ve sağ arasında kurulacak bir köprünün temelini oluşturur. Acaba Özgürlükçü Parti günün birinde iki baskın partiye kafa tutmaya ve üç partili sağlam bir sistemi yaratmaya yetecek kadar büyür mü? Bizzat özgürlükçülerin genelde büyük ve güçlü partilerden hoşlanmamaları nedeniyle bundan kuşkuluyum. Özgürlükçüleri örgütlemek deveye hendek atlatmak gibi bir şeydir. Bununla birlikte, siyasal partiler ve dayandıkları ahlaki değerleri kalıbı bağlamında, özgürlükçü tutum diğer ikisinin temellerini yeniden kaynaştırmaktan ibarettir. Yeni hiçbir şeyin icat edilmesine ya da sisteme eklenmesine gerek yoktur. Söz konusu unsurlar doğamıza köklü biçimde sinmiş ve büyük olasılıkla gelecekteki siyasal kalıpların görece kalıcı bir parçası olarak kalacak olan değerlerdir.

İnanç ve Doğru

Siyasetteki inanç ifadeleri bilimdeki inanç ifadeleriyle zaman aynı değildir. Sözgelimi, “Evrime inanıyorum.” ya da “Büyük patlamaya inanıyorum.” demek, “Düz oranlı vergiye inanıyorum.”ya da “Liberal demokrasiye inanıyorum.” demekten farklı bir şeydir. Evrim ve büyük patlama ya olmuştur ya da olmamıştır; ağırlıktaki bulgular her ikisinin de yaşandığı yönündedir. Canlıların kökeni ve evrenin kökeni konuları ilke olarak ancak daha fazla veriyle ve daha iyi teoriyle çözülebilecek bilmecelerdir. Ama vergilendirmenin ya da devlet yapısının doğru biçimi, ulaşılacak genel hedefe bağlıdır; buna ilişkin daha fazla veri ve daha iyi teori ancak hedeflerin belirlenmesinden sonra bize yararlı olabilir. Kapsayıcı siyasal hedefin belirlenmesi ise tarafların daha iyi yaşam biçimine ilişkin gerekçelerini ortaya koydukları çok öznel bir süreç olan siyasal tartışmalara bağlıdır. Hasbelkader ben düz oranlı verginin artan oranlı vergiden çok daha adil bir sistem olduğuna inanıyorum; çünkü insanların sırf sıkı çalışma ve yaratıcılık sayesinde daha fazla gelir kazandıkları için daha yüksek vergilerle cezalandırılması gerektiğini düşünmüyorum; ama liberal dostlarım artan oranlı verginin daha adil olduğunu, çünkü gelir ölçeğinin alt basamaklarındaki insanların daha yüksek basamaklardaki insanlara kıyasla aynı vergi oranından daha fazla sarsıldığını ileri sürerler.

Bilimin bu tür hakkaniyet meselelerinde herkesi tatmin edecek bir hüküm verememesine karşın, bilimin siyasal inançları bilgiyle donatması savunulabilir ve savunulmalıdır —bazen siyasetteki inanç ifadeleri bilimdeki inanç ifadelerinden farksızdır. Başta iyiliğin ve Kötülüğün Bilimi ve Piyasa Aklı kitaplarımda olmak üzere, kendim bu sınırı birçok kez aşmışımdır. Olana bakarak olması gerekeni belirlemenin zorunlu olmadığını, şeylerin nasıl olduğunun mutlaka şeylerin nasıl olması gerektiğine denk düşmediğini, yani bir şeyin doğal olmasının doğru olmasını getirdiğini savunan doğalcılık yanılgısına (bazı kaynaklardaki ifadeyle olan-olması gereken yanılgısına) pratikte karşıyım. Durum bazen öyledir, ama bazen de değildir. Toplumu düzenleme yolunun insan doğasına ilişkin gerçekçi görüşten ve bunun için sunduğum on iki bulgu dizisinden bilgi düzeyinde yararlanması ve hatta onlara dayanması gerektiğine sıkı sıkıya inanmaktayım. Başarısızlığa uğrayan komünist ve sosyalist deneyler şeylerin doğal hali göz ardı edildiğinde neler olduğunu gözler önüne seriyor ki yüz milyonlarca insanın canına mal olan deneylerdir bunlar.

Olan-olması gereken ayrımını aşmanın başka bir örneği, Timothy Ferris’in demokrasiyi ve bilimi eşleştirdiği Özgürlük Bilimi kitabında bulunabilir. Sözgelimi, Ferris şunu ileri sürer: John Locke’un insanlara yasa önünde eşit davranmak gerektiğini öngören —ve ABD anayasasının hazırlanmasında ağırlıklı bir yer tutan— siyasal inancı 17.yüzyılda sınanmamış bir teoriydi. Çürütülmesi mümkündü. Kadınlara ve siyahilere oy hakkı tanındığında, demokrasinin Locke dönemindeki gibi yalnız beyaz erkeklerce uygulanmadığı sürece işlemediği görülebilirdi. Ama olaylar öyle gelişmedi. Deneylere giriştik ve sonuçlar tartışmasız biçimde olumlu çıktı.

İlk başta tezini bütün siyasal inançları birer ideoloji olarak görmesinden dolayı kuşkuyla karşılamam üzerine, “Liberalizm ve bilim birer ideoloji değil, yöntemdir.” diye açıkladı bana Ferris. “Her ikisi de etkileri (örneğin yasaları) genel onaya uygunluklarının sürüp sürmediğini görmek açısından değerlendirmeyi sağlayan geribildirim döngüleri barındırır. Gerek bilim, gerekse liberalizm dayandığı yöntemlerin işlerliği ötesinde doktriner savlarda bulunmaz yani, bilimin elde ettiği bilgiler ve liberalizmin ortaya koyduğu sosyal düzenler genellikle özgür insanlar arasında kabul görür.” Peki, diye üsteledim, bütün siyasal savlar bir tür inanç değil midir? Hayır,diye karşılık verdi Ferris: “Başka bir şekilde belirtmek gerekirse, (klasik) liberalizm bir inanç değildir. Önerilmiş bir yöntemdi ve eksik olduğu pratikte kolayca belirlenebilirdi. Sonuçta tuttuğuna göre, desteği hak etmektedir. Bu süreçte inanç hiçbir aşamada gerekli değildir tabii sözgelimi, John Locke’un umut verici bir şeyin peşinde olduğuna ‘inanması’ (daha doğrusu haklı olarak düşünmesi) dışında.”

Ne yazık ki, Timothy Ferris ve benim gibi yorumcuların yanı sıra diğer Batılı gözlemcilerden çoğunun inandığı gibi, bir toplumun genel hedefinin daha uzun süre boyunca daha fazla yerde daha fazla insan için daha fazla eşitlik, serbestlik, özgürlük, zenginlik ve sosyal refah olması gerektiğine herkes katılmıyor. Bazı toplumlar örneğin aşırı İslami teokrasiler çok fazla eşitliğin, serbestliğin, özgürlüğün, zenginliğin ve sosyal refahın ahlaksızlığa, hovardalığa, önüne gelenle yatmaya, pornografiye, fuhuşa, küçük yaşta gebe kalmaya, intiharlara, kürtajlara, zührevi hastalıklara, uyuşturucu bağımlılığına ve rock’n’roll müziğine yol açtığına inanıyor. Ed Husain, Britanya’da İslami aşırılığı ve beyninin yıkanmasıyla Müslüman Kardeşler örgütüne katılışını konu alan İslamcı adlı kitabında, örgütün “Anayasamız Kuran, Yolumuz Cihat, Arzumuz Şahadettir” düsturunu benimsediğini aktarır. Bir hücre üyesi ona şunu anlatır: “Demokrasi haramdır\İslam anlayışında yasaktır. Bunu bilmiyor musun? Demokrasi Yunanca demos ve kratos kelimelerinden türetilmiş bir kavramdır, halkın yönetimi anlamına gelir. İslam’da biz yönetmeyiz; Allah yönetir... Dünya günümüzde habis özgürlük ve demokrasi kanserlerinin pençesinde kıvranıyor.”

Bazı İslamcılar Tanrıya ve kutsal kitabına bağlılığı daha yüce bir hedef sayıyor. Bu da onları, sözgelimi kadınların erkeklere itaat etmesini, zinadan dolayı ölüm cezasına çarptırılmasını ve yasa önünde köleden ya da inekten pek farkı olmayan bir malmışçasına davranış görmesini getiren katı ve hiyerarşik bir sosyal yapıya inanmaya yöneltiyor. Pakistanlı gazeteci ve İslam ideologu Abul Ala Mawdudi’nin belirttiği gibi: “İslam bütün dünyayı istiyor ve kendisini sadece bir kısmıyla sınırlamıyor. Meskûn, dünyanın tamamına göz dikiyor ve gerek duyuyor. Bir toprak parçasıyla yetinmek yerine, bütün kainatı talep ediyor [ve] hedefine ulaşmak için savaş araçlarından yararlanmakta duraksamıyor.”

Bilim ve özgürlük el ele giderken, her ikisine de inanmayan birine ne dersiniz? Timothy Ferris herhalde onlara “Seçimi kazanmaya çalışın. ” diyecektir; ancak böyle insanlar serbest ve adil bir demokratik seçimde bunu hemen hiç başaramayacakları için, bu sözlere büyük olasılıkla kulak aşılmayacaktır. Yine de Ferris bana demokrasinin geleceği konusunda iyimser olduğunu belirtti: “Pratikte dünya çapında genellikle farkına varılandan daha fazla mutabakat var,en azından dünyanın insanlara olgular temelinde karar verme fırsatını sağlayan makul ölçüde özgür medyaya sahip kesimlerinde. Sözgelimi, Müslüman ülkelerde zenginliğin ve özgürlüğün sakıncalı olduğuna ‘inanıldığı’ doğru değildir. Radikal İslamcıların benimsediği bu görüş sadece küçük bir azınlığa çekici geliyor. Kamuoyu anketleri halen demokratik ülkelerde yaşamayan Müslümanların çoğunlukla liberal demokrasiyi diğer yönetim sistemlerine tercih ettiğini gösteriyor.”30 Aslına bakılırsa, Endonezya, Mısır, Pakistan, Fas ve diğer İslam ülkelerinde Müslümanların çoğu İslamcılığa ve her türden aşırılığa karşı çıkıyor. Sorunu, David Frum ve Richard Perle’in Kötülüğün Sonu kitabında açık ve özlü bir dille yaptığı gibi ana hatlarıyla ortaya koyunca, bundan bilimsel bir çözümü niçin çıkarabileceğimizi anlamak zor değildir:

Yeryüzünde şanlı bir tarihe dair hatıralarla dolu insanların yaşadığı geniş bir kesimi alın. Onları Akdeniz ya da Atlantik ötesindeki hayatı görebilmeleri için uydu televizyon ve internet bağlantıları kurmaya yetecek kadar zenginleştirin. Ardından onları yoz ve beceriksiz memurlarca yönetilen sıkışık, sefil ve kirli kentlerde yaşamaya mahkûm edin. Hiç kimsenin birtakım dolandırıcı memurlara rüşvet vermeksizin geçimini sağlayamayacağı bir mevzuatın ve kontrol mekanizmalarının içine sıkıştırın. Güya bütün halka ait petrol kaynaklarına dayalı karanlık işler sayesinde birdenbire haddi hesabı olmayan zenginliğe kavuşmuş seçkinlerin boyunduruğu altında tutun. Girdikleri her savaşı kaybeden askeri kurumlar dışında hiçbir şey yollar, klinikler, temiz içme suyu, sokak aydınlatması vb. sağlamayan devletlerin yararına işleyecek şekilde vergilendirin. Yirmi yıl boyunca yaşam standartlarını yıldan yıla daha da aşağıya çekin. Sıkıntılarını özgürce görüşebilecekleri her türlü forum ya da kurumdan yoksun bırakın, onlara bir parlamentoyu ve hatta kent meclisini çok görün. Bürokratik tiranlığa karşı modern bir alternatifi dile getirebilecek her siyasetçiyi, sanatçıyı ya da aydını öldürün, hapse atın, parayla satın alın ya da sürgüne gönderin. Etkili bir eğitim sistemini ihmal edin, önünü kesin ya da düpedüz oluşturmaktan kaçının öyle ki, gelecek kuşaktaki insanların kafaları tamamen kendi akıllarında ortaçağ teolojisi ve yüzeysel bir üçüncü dünya milliyetçiliğine özgü acınma dışında hiçbir şey bulunmayan din adamlarınca şekillendirilsin. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, öfkeli bir halkın ortaya çıkması dışında ne bekleyebilirsiniz?31

Tekrar ideal politik yaklaşımıma dönecek olursak, baskıcı devletlerin yarattığı siyasal soruna bilimsel çözüm, doğruluğu sınanmış bir yöntemdir: Geçirgen ekonomik sınırlar üzerinden serbest ve açık bilgi, ürün ve hizmet alışverişiyle liberal demokrasiyi ve piyasa kapitalizmini yaymak. Liberal demokrasi (Winston Churchill’in tanımıyla) sadece bütün diğerlerine oranla en az kötü siyasal sistem değildir, aynı zamanda insanlara seslerini duyurma şansını, yönetime katılma fırsatını ve iktidara karşı doğruyu söyleme gücünü vermek için şimdiye kadar geliştirilmiş en iyi sistemdir. Piyasa kapitalizmi, dünya tarihinde zenginlik yaratmanın en büyük motorudur ve denendiği her yerde işlemiştir, ikisini birleştirdiğinizde, ideal politika reel politika haline gelebilir.

İnanç ve doğru üzerine son bir not: Birçok liberal ve ateist dostumun ve meslektaşımın gözünde, dinsel inançlar için bu kitapta sunduğuma benzer bir açıklama, hem içsel geçerliliği, hem de dışsal gerçekliği önemsememeye denktir. Muhafazakar ve tanrıcı dostlarımın ve meslektaşlarımın birçoğu da konuya böyle yaklaşır ve dolayısıyla inancı açıklamanın ona tam bir açıklama getirdiği düşüncesine kızar. Durum mutlaka öyle değildir. Birisinin demokrasiye niye inandığı açıklamak demokrasiyi tam açıklamaz; birisinin demokrasi çerçevesine niçin liberal ya da muhafazakar değerleri savunduğunu açıklamak, bu değerlere tam bir açıklama getirmez. Siyasal, ekonomik ya da sosyal inançların oluşma ve pekişme süreci dinsel inançlardaki süreçten ilke olarak farklı değildir.

İnsanların muhafazakar olmalarını anne babalarının Cumhuriyetçi Partiye oy vermesine, Cumhuriyetçi bir eyalette yetişmelerine ya da yaşamalarına, bağlı oldukları dinin liberalizm yerine muhafazakarlığa yatkın olmasına ya da mizaçlarının gereği olarak düzenli sosyal hiyerarşileri ve katı kuralları tercih etmelerine bağlamak, otomatikman muhafazakar ilkelerin ve değerlerin geçerliliğini yok saymaz. Aynı şekilde insanların liberal olmalarını anne babalarının Demokrat Partiye oy vermesine, Demokrat bir eyalette yetişmelerine ya da yaşamalarına, bağlı oldukları dinin muhafazakarlık yerine liberalizme yatkın olmasına ya da mizaçlarının gereği olarak sosyal hiyerarşilerin kaldırılmasını ve daha esnek kuralları tercih etmelerine bağlamak, otomatikman liberal tutumun geçerliliğini yok saymaz.

Bununla birlikte, inançlarımızın yoğun bir duygusal yük taşıyor olması, bir an durup en azından başkalarının konumu üzerine düşünmemizi ve kendi inançlarımıza kuşkuyla bakmamızı gerektirir. Genelde böyle davranmamamız her zaman doğru olduğumuzu düşünmemizi sağlayan çok güçlü bazı bilişsel eğilimlerin bir sonucudur.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe