Şikayet Ve Gülümseme

Sufi İnayet Han


İnsanları iki gruba bölen iki tavır vardır. Bunlardan biri hep şikayet etme tavrıdır, diğeri ise hep gülümseme tavrıdır. Yaşam aynıdır; ister iyi deyin, ister kötü, ister doğru, ister yanlış. O neyse odur; başka türlü olamaz.

İnsan başkalarının sempatisini kazanmak, iyi amaçlarını başkalarına göstermek ve bazen de kendini daha adil, daha zeki ve haklı göstermek için şikayet eder. O her şeyden şikayet eder, arkadaşlarından düşmanlarından, sevdiklerinden ve daha çok nefret ettiklerinden. Sabahtan akşama kadar şikayet eder ve şikayetlerinin sonu gelmez. Şikayetleri öyle bir noktaya kadar artar ki artık hava iyi değildir, atmosfer iyi değildir. Hem yeryüzüne hem gökyüzüne karşıdır.

Herkesin yaptığı her şey yanlıştır ve bu öyle bir aşamaya kadar gelir ki insan kendi sözlerinden hoşlanmamaya başlar ve kendinden hoşlanmadığı zaman bu doruk noktasına varır. Bu şekilde kişi başkalarına karşı, koşullara karşı ve sonunda da kendine karşı olur.

Bunun dünyada nadir görülen bir karakter olduğunu düşünmeyin; sık sık karşılaştığınız bir karakterdir bu. Ve elbette bu tavra sahip olan kişi kendinin en kötü düşmanıdır. Zihinsel tavrı doğru olan kişi yanlışı bile doğru yapmaya çalışır, fakat zihinsel tavrı yanlış olan kişi doğruyu bile yanlışa çevirir.

Ayrıca, manyetizma herkesin ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Manyetizmanın olmaması yaşamı sıkıntılı kılar. Her şeyde yanlış görme eğilimi kişiden yaşamda çok gerekli olan bu manyetizmayı büyük ölçüde alır. Zira yaşamın doğası öyledir ki, doğal olarak, çoğunluğun yaşamı herkesi dışarı atar ve sadece manyetizma gücüyle çoğunluğa girenleri kabul eder. Başka bir deyişle, dünya geçiş izni olmadan giremeyeceğiniz bir yerdir ve bu geçiş izni manyetizmadır. Manyetizması olmayan biri her yerde reddedilir.

Bir de sürekli sağlıklarından şikayet eden pek çok insan görürsünüz. Bunun bir nedeni olabilir ve bazen de çok küçük bir neden, konuşmaya değmeyecek kadar küçük bir neden olabilir. Ve 'Nasılsın?' diye sorulunca insan bir kez negatif yanıt vermeye alıştığı zaman, bu şikayet etme eğilimiyle kesinlikle içindeki hastalık tohumunu sular.

Dünyadaki sınırlı yaşamımız ve o denli değişebilir ve güvenilmez olan bu dünyanın rahatlıklarının ve zevklerinin doğası ve insanın her şeyde, her yerde gördüğü yalan eğer insan bütün bunlardan şikayet etseydi, bir ömür buna yetmezdi. Hayatımızın her anı şikayetle dolardı. Fakat bundan çıkış yolu yaşamın neşeli yanıdır, aydınlık yanıdır. Özellikle Tanrıyı ve gerçeği arayanlar için düşünecek başka bir şey vardır. Onların kişinin ne kadar kötü olduğunu düşünmesi gerekmez; bu kişinin arkasında kimin olduğunu, bu kişinin yüreğinde kimin olduğunu düşündükleri zaman yaşama umutla bakacaklardır. Şeyleri yanlış gördüğümüz zaman, eğer sadece tüm işleyişlerin ardında adil ve mükemmel olan Tanrının olduğunu düşünürsek o zaman kesinlikle umutlu oluruz.

Her şeye bir gülümseyişle bakma tavrı aziz bir ruhun işaretidir. Bir arkadaşa gülümsemek, hatta bir düşmana bile gülümsemek sonunda onu kazanır, zira insanın yüreğinin anahtarı budur. Tıpkı dışarıdan gelen güneş ışığının tüm dünyayı aydınlatması gibi,içerden gelen güneş ışığı da, eğer uyandırılırsa, görünürdeki tüm yanlışlara ve tüm sınırlamalara rağmen tüm yaşamı aydınlatır. Tanrı mutluluktur, ruh mutluluktur, ruhsallık mutluluktur. Tanrının krallığında üzüntüye yer yoktur. İnsanı mutluluktan yoksun bırakan onu Tarından ve gerçekten de yoksun bırakır.

İnsan yaşamda yoluna çıkan bütün küçük şeyleri takdir ederek ve görmek istemediği bütün kötü şeyleri gözardı ederek, yaşamda hoşnutsuzluktan başka bir şey vermeyen gereksiz şeyleri çok fazla dert etmeyerek ve yaşama umutlu bir zihinsel tavırla, iyimser bir görüşle bakarak gülümsemeyi öğrenmeye başlayabilir. Kişiye yanlışı doğruya döndürme ve her şeyin karanlık olduğu yere ışık getirme gücünü verecek olan budur. Neşe yaşamdır; asık suratlılık ölümdür. Yaşam kendine çeker; ölüm püskürtür. Ruhtan gelen, yürekten yükselen ve kişinin gülümsemesinde tezahür eden güneş ışığı gerçekten de cennetten gelen ışıktır. Bu ışıkta pek çok çiçek büyür ve pek çok meyve olgunlaşır.

* * *

Soru: ‘Öldürmeyeceksin ve ‘Komşunu kendin gibi sev' diye yazıyor İncil'de. O zaman devletin birini ölüme mahkum etmeye hakkı var mı?

Yanıt: Bu devlete söylenmedi, bu bireye söylendi. Aynı yasa değil. Devlet pek çok bireyden sorumlu; bunun için yasaları ve hakları farklı. Hıristiyan ülkelerde bu yasaya itaat etmenin mümkün olduğunu varsayalım, o zaman savaş ya da herhangi bir tür cinayet olmazdı. Ve varsayalım ki hükümet bir hırsızı ya da soyguncuyu öldüren birine izin verdi ve devlet 'Bize öldürmememiz söylendi' dedi. Ne olurdu? Öldürmeler artardı; her zaman artardı.

Bunun yanısıra, insan doğası hayvan doğasından gelir; herkes bir kutsal kitabın yasasına göre yaşamaz. Herkes bencil doğar; herkes başkasının yaşamını feda etmek pahasına bile olsa istediğini elde etmek ister. Silah ya da kılıç hiç kullanılmasaydı bu çok güzel olurdu, fakat ne olurdu? Bütün insanlar bir aziz gibi mi düşünmeli? İsa'nın izdeşçilerine verdiği yasa Tanrı'yı ve gerçeği arayanlara verildi. Herkes Tanrı'yı ve gerçeği arıyor mudur? Herkes yaşam mücadelesi veriyor. Bu nedenle, sevgi ve şefkat arayışında gerçeğin yolunu tutanlara kesinlikle yardım eden bu öğretinin güzelliği inkar edilemese de, her durumda bir bireye verilen yasa herkese uygulanamaz.

Ama o zaman ben size başka bir şey söyleyeceğim. Bir yerde 'Öldürmeyeceksin' deniliyor. Başka bir yerde İsa kılıcı kınından çıkartmanızı söylüyor/91 Eğer kılıç kullanılmayacaksa ya da kullanılmaya uygun bulunmadıysa böyle bir imada bulunulmazdı. Fakat ben şunu da soruyorum: eğer İsa'nın dini tüm dünyada baki kaldıysa, bunda kılıcın payı gözardı edilebilir mi? Eğer kılıç olmasaydı İsa'nın dini yayılmazdı. Kilisenin temeli şehitlerin kanıdır, kendilerini bu amaç için, bu mesaj için ortaya koyanlardır. Onlar olmasaydı dünya İsa'nın mesajını duymazdı; pek az insan bilirdi ve sonra da yok olur giderdi. Bunun olması gerektiği anlamına geliyordu bu.

Kılıç sadece İsa'nın yaşamında ve misyonunda değil, büyük Hindu öğretmenler Rama ve Krişna'nın misyonunda da ustanın mesajını getirmekte rol oynamıştır. İsa'dan önce gelen Musa'nın kılıç tutması gerekmişti. Bunun için, kılıç günümüzde din için çok fazla gerek duymadığımız bir şey, fakat gerekli olduğu zamanlar kullanılamaz diye hüküm verilemezdi. Bugün [1] bile eğer bütün milletler hiç silah olmaması gerektiğine karar verseydi, polisin yine de kılıcı olması gerekirdi. Dünyanın ve insan doğasının durumu şimdiki halde kılıçsız varolmaya izin vermez. Gelecekte insanın tekamül edeceğini, kılıca gerek olmayacağını umut etmeliyiz. Fakat şu halde bu pratik olmaz.

Ahlak prensiplerini irdelerken psikoloji unutulmamalıdır. Ahlak prensipleri bize müşfik, bağışlayıcı olmamız gerektiğini, eğer istenirse sevgi, şefkat ve gerçek için hayatımızı bile vermemiz gerektiğini öğretir. Fakat bu bir aslanın önüne gidip, 'İşte hayatım, senin için bir av; lütfen gelip beni ye' dememiz anlamına mı geliyor? Zira aslan bu prensibi asla anlamaz, sadece sizi yiyeceğine çok sevinir.

Aslandan daha kötü insanlar vardır. Aslan bile bu ahlak prensibini anlar, fakat insan anlamaz; ve pek çok insan böyledir. Onlarla ne yaparsınız? Yaşamınızı ve geride kalan her şeyinizi alırlar. Aslan kemikleri bırakır, fakat insan bırakmaz. O insanın her parçasını, deriyi bile kullanır. Denge büyük meseledir: ahlakı ve psikolojiyi anlamak. Bu iki şey arasında uzaklık olduğu zaman din dengesiz hale gelir. Din sadece azizler için değildir. Azizlerin dine ihtiyacı yoktur. Zaman zaman insanlar için neyin doğru olduğunun ve Tanrı'nın onlardan gerçekte ne istediğinin anlaşılması amacıyla tüm insanlara aynı dinin sunulması için Mesaj olarak gönderilen dinin bir dengesi olmalıdır.

Soru: Neşeli tavırlı biri asık suratlı tavırlı biriyle birlikte yaşadığı ve kendi neşesinin karşısındakini kızdırdığını gördüğü zaman ne yapabilir; sadece nezaket mi göstermelidir?

Yanıt: Biliyorsunuz, asık suratlılık bir çocuk ruhu tavrıdır. Üzgün ruh yetişkin bir ruh değildir. Çocuk ruhuna bir çocuk gibi davranın. Bunu dert etmeyin, çok ciddiye almayın. Böyle birinin gözyaşlarını bile bitkiden dökülen çiçekler olarak görün. Bir çocuk hemen ağlar, böyle biri de öyle. Sadece o an için onu ayağa kaldırın. Fakat onun duygularını paylaşmaya çalıştığınız zaman daha çok hüzün yaratırsınız. O anda asla duygulan paylaşmayın. Sadece 'Bu önemsiz,' deyin.

Başka bir şey daha var: sadece bu insanın bilincini yükseltmek. Bu bilincin yakalandığı bir tür ağdır. Onu yükseltin. Bu tıpkı yakalanmış bir kuşa benzer. Onu kaldırıp ağdan çıkartın. Zihninizin etkilenmesine izin vermeyin. Eğer buna izin verirseniz, bu hastalığın mikrobunu kaparsınız; sonra bu hastalık yavaşça içinizde büyür. Bununla savaşmanın yolu her zaman sizin ya da başkasının içindeki üzüntüyü ya da depresyonu inkar etmektir.

Soru: Neden köylüler tohumu ay küçülürken değil, büyürken ekmek gerektiğini söylüyorlar? Ayın gerçekten bir etkisi var mı ve neden?

Yanıt: Sufiler de köylülerin dediğini der, 'Yaşamda her yeni işe ay küçülürken değil, yeni ayda başlayın.' Çünkü bu şekilde doğayla uyum içinde olursunuz. Yeni ayda doğa ilerler; ay küçülürken doğa geri çekilir. Yeni ay doğanın gündüzüdür, küçülen ay gecedir. Gündüz çalışın, gece dinlenin.

Soru: Bize Hıristiyan duasının ‘Bizi günaha teşvik etme’ bölümünün anlamını açıklayabilir misiniz? Tarın hiç günaha teşvik eder mi?

Yanıt: Bu sadece bir yorum meselesi. Tanrı'nın bu sözlerinin üç yüz yıl önce bahşedildiğini ve sonra Aziz Paul'a getirildiğini görebilirsiniz. Ve sonra farklı  dillerde farklı uyarlamalar ve yorumlamalar oldu. Bütün bunları dikkate almalıyız. Eğer bunun üstüne bir yorum yapmam gerekseydi şöyle derdim, 'Günaha teşvik edilmemize izin vermeyelim.'[2]

Soru: ‘Günahlarımızı bağışla, bizim bize karşı günah işleyenleri bağışladığımız gibi' sözünü nasıl açıklamalıyız? Peki ya bağışlamazsak?

Yanıt: Bu bir öneri: 'Bizim onları bağışladığımız gibi sen de bizim günahlarımızı bağışla' demek sadece 'biz başkalarının günahlarını bağışlamaya çalışıyoruz, onun için senin de bizi bağışlamanı bekliyoruz' anlamına gelir. Bunu yaptığımız anlamına gelmez bu. Sadece bağışlamaya çalışıyoruz demektir. Eğer bağışlayıcılık yüreğimizde uyanmamışsa Tanrı'nın bağışlayıcılığını umamayacağımızı unutmamalıyız. Buradaki psikoloji, Tanrı'nın bağışlayıcılığının yüreğimizde uyanan bağışlayıcılık ruhuyla cezp edildiğidir. Mesela, Tanrı ile insan arasındaki ilişki bir yana, eğer yaşamında bağışlayıcılığı uygulamış bir insan yanlış bir şey yaparsa, onu bağışlamaya hazır olursunuz onun uyguladığı şey nedeniyle siz de memnuniyetle aynısı ona yaparsınız. Bunu uygulamamış olan biriyle, tüm arzunuza rağmen, bir tür zorluk yaşarsınız, çünkü bu kişi bağışlamanızı kolaylaştırmaya yardımcı olmaz. Bu, kendimizi bağışlayarak Tanrı'nın bizi bağışlamasına yardım ettiğimizi açıklamıyor mu?

 

[1] Yeni Ahit'in üçüncü kitabı xxii 36.

[2] Editörün notu: Aziz Paul'un Yeni Ahit'i İsa'dan üçyüz yıl sonra topladığı düşüncesi Pir-o-Mürşit İnayet Han'ın öğretilerinde birkaç kez görülmektedir. Bu tarihsel hata izdeşçileıinden birinin ona söylediği birşeyden kaynaklanmış olmalıdır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe