Postmodernlik: Nietzsche Örneği

Luc Ferry


Öncelikle, sözcük kullanımıyla ilgili bir açıklama yapalım: Çağdaş felsefede “postmodern” sözcüğü, 19. yüzyılın ortasından itibaren, modern hümanizmin ve bilhassa da Aydınlanma felsefesinin eleştirisini yapan düşünceleri nitelemek için kullanılır. Aydınlanma felsefesinin, Antikite’nin büyük kozmolojileriyle bir kopma gerçekleştirmesine ve bir din eleştirisi başlatmasına benzer şekilde, “postmodernler” de, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Modernleri harekete geçiren en güçlü iki inancı eleştiriye tabi tutarlar: Bunlardan ilki, insanın dünyanın merkezi, bütün ahlaki ve siyasal değerlerin ilkesi olduğu inancı; İkincisi ise, aklın muazzam bir özgürleştirici güç olduğu ve “Aydınlanma”nın sağladığı ilerlemeler sayesinde daha özgür ve daha mutlu olacağımız inancıdır.

Postmodern felsefe bu iki önermeye karşı çıkacak; dolayısıyla da hem hümanizmin hem de akılcılığın eleştirisini yapacaktır. Hiç kuşkusuz, postmodern felsefe, Nietzsche’de doruk noktasına ulaşır. Hakkında ne söylenirse söylensin ki göreceğin gibi kendisi hakkında pek çok soru işareti mevcuttur Nietzsche’nin akılcılığa ve hümanizme karşı yönelttiği saldırıların radikalliği ve hatta şiddeti, bunu yaparken sergilemeyi bildiği deha açısından benzersizdir.

Peki ama, hümanizmin kurmakta bunca zorlandığı şeyin, büyük bir çağdaş filozof olan Heidegger’in söylediği gibi “yapısökümü”ne niye gerek duyuldu? Bir kere daha, bir dünya görüşünden diğerine niye geçildi? Aydınlanma düşüncesinin yetersizliğini veya yanıltıcılığım ortaya çıkartan; felsefeyi bir kez daha “daha öteye gitmeye” iten sebepler nelerdi?

Meselenin özüne bakacak olursak, bu sorulara kısa bir yanıt verebiliriz. Modern felsefe, birlikte gördüğümüz gibi, kozmos’u yerinden etmiş, dini otoriteleri eleştirmiş ve insan aklını ve özgürlüğü; ahlaki değerlere ilişkin demokratik ve hümanist bir ideali bunların yerine ikame etmişti. Bu ahlaki değerler, insanın insanlığı üzerine, yani insanla, diğer bütün varlıklar, başta da hayvanlar arasındaki ayırt edici fark üzerine bina edilmişti. Ancak, senin de hatırlayacağın gibi bu inşa faaliyeti, Descartes’ın yapıtlarında sergilediği radikal şüphe temelinde, yani eleştirel düşünceye tam bir kutsallık atfedilmesi temelinde gerçekleşmişti: Geçmişten alınan her türlü mirasla ve her türlü gelenekle köprüleri atmaya kadar varan bir düşünce hürriyetiydi söz konusu olan. Bizatihi bilim de, baştan sona, bu ilkeden ilham almıştı; öyle ki, hakikat arayışında onu durdurabilecek hiçbir şey olamazdı artık.

Gelgeldim Modernlerin tam manasıyla hesaplayamadıkları şey de buydu. Güçlerine boyun eğdiremeyen acemi büyücüler gibi, Descartes ve Aydınlanma filozofları da, bir cini, eleştirel aklı serbest bırakmışlardı bırakmasına ama hiçbir şey, bir defa serbest kalan bu cinin önünde duramayacaktı. Eleştirel akıl, değdiği her şeyi eriten bir asit, üzerine su atılsa bile sönmeyen bir ateş gibiydi. Aklın ve hümanist ideallerin bütün çabaları boşa gitti; öyle ki, elleriyle inşa ettikleri fikir dünyası, en nihayetinde üzerine yaslandığı ilkelerin kurbanı haline geldi.

Biraz daha açık olalım.

Eleştirel akim meyvesi olan modern bilim ve yöntemsel şüphe, kozmolojileri yerle bir etti ve hiç değilse ilk anda, dini otoritelerin temellerini ciddi ölçüde zayıflattı. Bu bir olgu. Bununla birlikte, önceki bölümün sonunda gördüğümüz gibi, hümanizm, temel bir dini yapıyı tam manasıyla yok edemedi, hatta tam tersine... Bu yapı, dünya ve öte dünya, dünya hayatı ve cennet, veyahut gerçek ve ideal karşıtlığına dayanır. İşte bu yüzden Nietzsche’nin gözünde, Aydınlanmanın mirasçısı olan cumhuriyetçiler her ne kadar ateist, hatta maddeci olduklarını iddia etseler de, aslında iman etmiş kişiler olmaya devam ettiler! Elbette ki bu, Tanrı’ya dua etme manasında değil, yeni hayaller kurmak manasında iman etmekti; nitekim bu insanlar, bazı değerlerin hayattan üstün olduğuna, gerçeğin ideal olan adına yargılanması gereğine, gerçekliği daha üstün olan ideallere uygun kılmak üzere dönüştürmek gerektiğine inanmayı sürdürdüler: Bunlar, insan hakları, bilim, akıl, demokrasi, sosyalizm, fırsat eşitliği vb. ideallerdi.

Halbuki bu dünya görüşü, temelde ilahiyatın mirasçısı olmayı sürdürdü; hem de öyle olduğunun farkına varmaksızın ve bilhassa da devrimci veya din karşıtı olduğunu iddia ederek... Kısacası, postmodernlerin ve özellikle de Nietzsche’nin gözünde Aydınlanmanın hümanizmi, dinin temel yapılarının esiri olmayı sürdürdü; dini yapıları aştığını düşünürken, hiç farkında olmadan onlara hayat vermeyi sürdürdü. işte bu yüzden, hümanizmin eski kozmolojilere veya dini düşüncelere yönelttiği eleştirileri, bizatihi hümanizmin kendisine yöneltmek gerekecektir.

Nietzsche, itiraf formunda kaleme aldığı Ecce Homo’ya (işte İnsan) yazdığı önsözde, felsefi tavrını, modern hümanizmle gerçekleştirdiği kopuşu alenen gözler önüne seren terimlerle tasvir ediyordu. Modern hümanizm, ilerlemeye duyduğu inancı, bilimlerin ve tekniğin yaygınlaşmasının daha güzel günler getireceği yönündeki kanaatini öne sürmekten vazgeçmemiştir: İnsanlığın kendine daha fazla saygı duymasını sağlayacak bir ideal, hatta ütopya, tarihi ve siyaseti yönlendirmelidir vb. İşte bunlar, tam da Nietzsche’nin “çekiçle felsefe yaparak” yıkmayı önerdiği inanış türü, bir çeşit Tanrısız dindarlık, veya onun kendine has dilinde söylediği gibi “putlar”dır. Bir de kendisinden dinleyelim:

“İnsanlığı düzeltmek”, herhalde benim vaat edeceğim en sonuncu iş olurdu. Yeni putlar dikmiyorum ben; önce eskiler öğrensin, balçıktan ayakları olmak ne demekmiş. Putları (ki benim için ülküler demektir) devirmek zanaatım asıl bu benim. İnsanlar ülküsel bir dünya uydurdukları ölçüde gerçeğin değerini, anlamını, doğruluğunu harcadılar. "Gerçek dünya” ile “görünüşte dünya”, açıkçası: Uydurma dünya ile gerçek... Ülkü denilen yalan şimdiye dek gerçeğe bir ilenmeydi; bu yolla insanlık en derin içgüdülerine dek aldatıldı, yalana boğuldu; yükselişinin, geleceğinin, gelecek üstüne yüce hakkının güvenceleri saydığı ters değerlere taptı giderek.1

Öyleyse mesele artık, Kant’ın veya Cumhuriyetçilerin istedikleri gibi insanların nihayet eşit olacağı bir “erekler dünyası”, insanca bir dünya kurmak değildir. Postmodernin gözünde demokrasi, içini nasıl doldurursak dolduralım, pek çok dini illüzyondan biridir; hatta en kötüsüdür, çünkü çoğu zaman, kendini “laik” olarak sunarak, dini dünyayla ilgisiz olduğu izlenimini verir. Nietzsche bu konuyu, olabildiğince açık bir şekilde, durmaksızın ele alır; tıpkı, binlercesi arasından seçtiğimiz, Jenseits von Gut und Böse (İyinin ve Kötünün Ötesinde) isimli kitabında yer alan şu bölümde olduğu gibi:

Biz, farklı inançlar biz, demokratik hareketi yalnızca siyasal kurumların bir çöküş biçimi değil ayrıca insanın küçülme biçimi, onun ortalama bir duruma getirilerek, değerinin düşürülmesi olduğunu düşünenler: Umutlarımızla nereye varacağız peki?2

Her halükarda demokrasiye değil! Yadsımaya çalışmak manasızdır: Nietzsche, bir demokratın tam karşısında yer alır ve maalesef, Nazilerin Nietzsche’yi, kendilerine ilham veren insanlar arasında sayması da tam manasıyla bir tesadüf değildir.

Fakat Nietzsche’yi yargılamadan önce anlamak istiyorsak, daha ileri gitmemiz ve bundan çok daha fazlasını öğrenmemiz gerek. Özellikle de şunu bilmeliyiz: Nietzsche’nin ideallerden iğrenmesinin, felsefe çekiciyle Modernlerin putlarını kırmak istemesinin sebebi, bütün bunların onun gözünde hayatın yadsınmasını, “nihilizm” dediği şeyi ifade etmeleridir. Yapıtlarına daha yakından bakmadan önce, ahlaki ütopyalara ve modern politikalara karşı giriştiği yıkım faaliyetinin merkezindeki bu kavramla ilgili bir fikir sahibi olman şarttır.

Nietzsche’ye göre açıkça dini olsun olmasın bütün idealler; sola veya sağa ait olsun; muhafazakar veya ilerlemeci, ruhçu veya maddeci olsun her ideal, aynı yapıya sahiptir ve aynı amaca yöneliktir: Temelde hepsi, teolojik bir yapı barındırır çünkü mesele her zaman, bu hayattan daha iyi bir öte hayat icat etmek; hayatın dışında ve üzerinde olduğu iddia edilen birtakım değerler, filozofların jargonunu kullanacak olursak, “aşkın” değerler tahayyül etmektir. Halbuki Nietzsche’nin gözünde bu yalanın ardında daima, kuşkusuz karanlıkta kalan, “kötü niyetler” vardır. Asıl gaye insanlığa yardım, etmek değil; hayatı yargılamak ve nihayet mahkûm etmektir; gerçek hayatı olduğu gibi üstlenmek ve onaylamaktansa, onu uydurma gerçeklikler adına yadsımaktır.

İşte Nietzsche, gerçeğin ideal olan namına bu şekilde yadsınmasına, “nihilizm” adını verir. Bu sözde idealler ve ütopyaların kurgulanması yoluyla, sanki gerçekliğin, hayatın dışına çıkmak istenmektedir; halbuki Nietzsche’nin düşüncesinin özü, nihai getirisi, hiçbir aşkınlığın olmadığı, bütün hükümlerin semptom oldukları, hayatın bir türümü, onun bir parçası oldukları ve gerçekten asla hayatın dışına yerleşemeyecekleri fikridir.

İşte bu, Nietzsche’nin düşüncesinin temel tezidir ve şayet bu noktayı anlarsan, artık Nietzsche’yi bizzat okuman önünde hiçbir engel kalmaz: Hayatın gerçekliği dışında hiçbir şey yoktur; ne hayatın ötesinde, ne berisinde, ne cennette, ne cehennemde...; ve politikanın, ahlakın, dinin meşhur ideallerinin tekmili birden “put”tur; hayattan kaçmaktan başka bir şeye hizmet etmeyen ve sonunda da hayata karşı dönen metafizik birer tantana ve kurgudan ibarettirler. Gerçekliği bir ideal namına yargıladığımız her seferinde yaptığımız şey hayattan kaçmaktır; bunu, sanki, söz konusu ideal hayata aşkın, onun dışında bir şeymiş gibi yaparız; halbuki her şey, baştan sona her şey hayata içkindir.

Bu fikre geri döneceğiz, onu iyi anlaman için, somut örnekler vererek açıklayacağız çünkü kolay bir fikir değildir; fakat daha henüz işin başındayken bile, postmodern felsefenin niçin kaçınılmaz olarak, hala dini ütopyalara fazlaca eğilim gösteren Modernlerin eleştirisini yapmak durumunda olduğunu fark etmiş olabilirsin.

1.       Ecce Homo; s. 8. Çev. Can Alkor, 2003, İthaki Yayınları.

2        Bahsi geçen bölüm için bkz. İyinin ve Kötünün Ötesinde, S. 203, Say Yayınları, 2003, s. 116. çev. Ahmet İnam.

Modernlerin ava giderken avlanan kişiler olduğu söylenebilir: Eleştirel düşünceyi, şüpheyi ve aydınlık aklı davet ettiler... fakat felsefelerinin esasını oluşturan bütün bu bileşenler, sonunda kendilerine karşı döndü! Başlıca “postmodern” düşünürler, elbette başta Nietzsche, fakat aynı zamanda kısmen de olsa Marx ve Freud da, “kuşkunun filozofları” olarak tanımlanırlar: Felsefenin amacı artık, klasik hümanizmin kendini kaptırıp oyalandığı illüzyonların yapısını bozmaktır. “Kuşkunun filozofları”, geleneksel inanışların arkasında, kendilerini soylu, saf ve aşkın ilan eden “eski yüce değerler” in ardında, daima birtakım gizli çıkarların, bilinçdışı tercihlerin, en derinde ve çoğunlukla itiraf edilmeyen bazı hakikatlerin yattığı hissini, analizlerinde ilke olarak benimseyen düşünürlerdir. Tıpkı hastasının gösterdiği semptomların ardındaki bilinçdışım araştırmaya ve anlamaya çalışan psikanalist gibi, postmodern filozof da, her şeyden önce, ilk anda apaçık görünen şeylere, genel kabul gören düşüncelere kuşkuyla yaklaşmayı öğretir; bunların arkasına, ötesine, gerekirse yanma yamacına bakıp, son kertede onları temellendiren gizlenmiş tavır alışları saptamak için böylesi bir kuşku zorunludur.

İşte Nietzsche’nin büyük mecralardan veya “konsensüslerden hazzetmemesi bu yüzdendir. O, ücra patikaları, uçları, rahatsız eden konuları sever. Tıpkı çağdaş sanatın kurucuları gibi, yani resimde Picasso, müzikte Schönberg gibi, Nietzsche de aslında bir avangart, her şeyi birden yenileştirmek isteyen, geçmişle köprüleri atmak isteyen biridir. Postmodern düşünce iklimini en iyi tanımlayan şey, onun saygısız yönü; iyi duygulardan, kendinden emin ve hoşnut burjuva değerlerinden gına getirmişliğidir: şimdiye kadar, bilimsel gerçekler, akıl, Kant ahlakı, demokrasi, sosyalizm, cumhuriyet gibi şeylerin önünde yerlere eğilinmiştir... Başta

Nietzsche olmak üzere bunlara itibar etmeyen avangartlar, bütün bunların arkasındaki gerçeği, herkesin gözü önüne sermek için her şeyi yerle bir etmeye girişirler! Anlayacağın, postmodernlerde holigan bir yön vardır; o kadar cevvaldirler ki, onlara göre, hümanizm, başta sahip olduğu yaratma ve yıkma kudretini tamamen yitirmiştir: Eskiden, Hıristiyan dininin ya da Yunan kozmolojisinin putlarını bizzat yıkarken, sonradan tabir yerindeyse burjuvalaşmıştır.

İşte postmodern felsefenin radikalliğini, hatta kabalığını ve hatta korkunç sapmalara varışını açıklayan şey budur: Evet, kararlılıkla, her türlü polemiğin dışında söylenmesi gerekiyor ki, Nietzsche’nin Nazilerin fetiş düşünürü haline gelmiş oluşu da, Marx’ın Stalincilerin ve Maocuların düşünürü haline gelmiş olması da bir tesadüf değildir. Fakat bu, Nietzsche’nin yer yer tahammül edilmez düşüncesinin aynı zamanda dahiyane ve zihin açıcı olduğu gerçeğini değiştirmez. Fikirlerini paylaşmayabilir, hatta kendisinden iğrenebiliriz fakat Nietzsche’den sonra artık, eskisi gibi düşünmek mümkün değildir. Onun dehasının tartışmasız delili de buradadır.

Nietzsche felsefesinin temel unsurlarını sunmak için, artık sana iyice tanıdık gelen üç büyük ekseni, theoria, praxis ve kurtuluş doktrini boyutlarını takip edeceğim.

Bazı Nietzsche uzmanları veya öyle oldukları iddia edilen kişiler Nietzsche’de, theoria benzeri bir şey aramanın saçma olduğu konusunda seni seve seve temin etmeye çalışacaklardır; çünkü Nietzsche,sana sebebini açıklayacağım gibi tam bir akılcılık düşmanı, her türlü “hakikat istenci”ni yorulmak bilmeden eleştiren ve “bilme tutkusu”yla hareket eden “teorik insan”la filozof veya bilim adamlarıyla dalga geçmekten vazgeçmemiş bir düşünürdür. Yine katı Nietzsche’cilerin gözündeki Nietzsche’yi herhalde güldüreceğini düşündüğümüz bu tuhaf türe ait insanlar mevcuttur Nietzsche’de bir “ahlak”tan bahsetmek, daha da komik bir şeydir; çünkü Nietzsche, kendini “ahlaksız” olarak ilan etmekten hiç vazgeçmemiş biridir. Yine onda, bir bilgelikten söz etmenin de komik kaçacağı düşünülür ve sık sık, Nietzsche’nin delirmiş bir şekilde ölmesinin tam manasıyla bir tesadüf olmayabileceği vurgulanır. Ya “Tanrı’nın öldüğünü” söyleyen bir düşünürde, kendini Deccal’le kıyaslamaya cüret eden ve her türlü “maneviyat” la bilhassa alay eden bir filozofta, kurtuluş teorisi aramaya ne demeli?

Bu noktada sana şunu tavsiye edeceğim: Her söylenene kulak asma ve daima kendi kendine değerlendir. Nietzsche’nin yapıtlarını oku sana, Die Götzen Dammerung’la. (Putların Batışı)[1] başlamanı, bilhassa da biraz sonra sözünü edeceğim, “Sokrates’in Sorunu” başlıklı küçük bölümü okumanı öneririm. Daha sonra okuduklarını, insanların yaptığı yorumlarla kıyasla ve kendi fikrini edin.

Bundan başka, sana bir sır da vereyim: Nietzsche’de, Stoacılarda, Hıristiyanlarda ve hatta Descartes, Rousseau ve Kant’ta rastladığımız türden bir tbeoria, bir praxis ve bir kurtuluş doktrini bulamayacağımız, herhangi bir okuyucunun gözüne çarpacak kadar aşikar bir şeydir elbette. Nietzsche, tam manasıyla “soybilimci”dir bu kendi kendine taktığı bir isimdir, bir “yapısökümcü”; yani hayatını, geleneksel felsefenin sanrılarıyla savaşmaya adamış bir kişidir ve bu, kimsenin gözünden kaçmayacak bir olgudur.

Ancak bu, Nietzsche’nin yapıtlarında, eski fikirlerin yerini tutabilecek, geleneksel metafiziğin “putları”nın yerine geçecek bir düşüncenin bulunmadığı anlamına gelir mi acaba? Kuşkusuz hayır; ve göreceğin gibi Nietzsche, Yunan kozmolojisini, Hıristiyanlığı veya Aydınlanma felsefesini, sırf yıkmak ve yadsımanın zevki için yapısöküme uğratmamıştır; bunu, yeni ve radikal fikirlere yer açmak için yapmıştır. Bu. fikirler de, çok farklı bir tarzda da olsa, yeni tür bir tbeoria, praxis ve hatta bir kurtuluş düşüncesini pekala yıkılanların yerine kurar.

Nietzsche, tam da bu yönüyle filozoftur zaten.


[1]        Putların Batışı ya da Çekiçle Nasıl Felsefe Yapılır, çev. Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları. Sözü edilen bölüm için bkz. s. 19.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe