Doğrudan Eyleme Dayalı Muhalefet Ve Sivil İtaatsizlik

Tarık Aygün


Doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik ile ilgili ilk teorik tartışmalar, Henry David Thoreau’nun sivil itaatsizlikle ilgili ilk makalesini yayınladığı 1848’den sonra dünya çapında gündemin ilk sıralarında yerini almaya başlamış ve o günden bu yana, özellikle modern devlet, sivil toplum gibi daha yakın tarihli tartışmaların tümünde, bu kavram sıklıkla kullanılır olmuştur. Gandhi ve King sonrasında doğrudan eylem anlayışı yerel özelliklerinin dışına taşarak, evrensel boyutta muhalif hareketler açısından bazı ayırıcı işlevler üstlenmeye başlamıştır. Kuşkusuz hareketin bu derece ilgi görüyor olması sadece Thoreau, Gandhi ve King pratiklerinin yarattığı etkiyle sınırlı değildir. Her üç eylem adamı, hareket açısından önemli köşe taşlarını oluşturmuş olsalar da, örgütlü doğrudan eylemin kökleri, kapitalizmin vahşi doğasına karşı ilk devrimci eylemi başlatan Ludistlere dek takip edilmekte, kapitalizm ve modern devletin elde ettiği global boyutla birlikte, doğrudan eylem de evrensel bir nitelik kazanmaktadır.

Daha da önemlisi hareketin kazanmış olduğu bu evrensel boyut, dünya çapında bu eylem anlayışına bağlı farklı tartışmaların şekillenmesine de neden olmakta, sonuçta doğrudan demokrasi, karşı kültürün oluşturulması, özgürlük alanlarının yaratılması, desantralizasyon, otonomi, federasyon gibi kimi kavramlar siyasi muhalefetin günlük tartışmaları içinde yer almaktadır. Doğrudan eylem ve onun özel bir biçimini oluşturan sivil itaatsizlik kampanyalarının yarttığı pratikler göz önüne alındığında, tartışmaların gün geçtikçe daha geniş bir kesim tarafından sürdürülüyor olmasının rastlantı olmadığı da açığa çıkmaktadır. Dünyanın hemen her yerinde “kendin yap” anlayışının, 1968 ile hız kazanması ve 1980’lerin sonrasında gittikçe daha çok taraftar bulması, siyasi elitler yerine sıradan insanların, politikadan çevreye, mahalli hizmetlerden sosyal çalışmalara, insan haklarından kadın hareketine ve çocuk haklarına dek kendi yaşamları ile ilgili her alanda gittikçe daha aktif müdahale etmesi, doğrudan eylemin gelecekte de tıpkı geçmişte olduğu gibi yeni ve önemli pratikler yaratacağını ortaya koymaktadır.

Son dönemde Seattle’da Washington’da, Prag’da, Cenova’da gerçekleşen antikapitalist eylemler ve yine yakın zamanda Jose Bove’nin önderliğindeki Fransız köylülerinin bir Amerikan fastfood lokantasını demonte ederek gerçekleştirdiği eylem, doğrudan eylemin yeniden muhalif hareketlerin gündemindeki yerini aldığını kanıtlamaktadır. Geçmişteki diğer doğrudan eylem pratikleri ile birlikte değerlendirildiğinde hem Seattle, hem Washington, hem de Fransa eylemlerinin günübirlik, rastlantısal, konjonktürel olmadığı, tüm bu eylemlerin ardında zengin bir felsefe yaratmaya uygun, önemli deneyimler bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Yaklaşık 200 yıllık bir tarihe sahip, örgütlü doğrudan eylem pratikleri, bugün tüm dünyada hemen her türlü yönetim biçiminde uygulanabilen, sistemden rahatsızlık duyan hemen herkesin katılabileceği, farklı bir muhalefet tarzı yaratmanın mümkün olduğunu göstermektedir.

Küreselleşmeye karşı ilk eylemleri yapan Fransız işçilerinin ve öğrencilerinin 1995 yılındaki direnişleri; 1968 öğrenci eylemleri sırasındaki “sitin” kampanyaları, sokak gösterileri, savaş karşıtı eylemler ve üniversite işgalleri; 19151945 arasında yaklaşık 30 yıl boyunca devam eden Hindistan Ulusal Direnişi, önce Hintlilerin ve daha sonra da siyahların Güney Afrika’daki eylemleri; yaklaşık 25 yıl süren ve doruk noktasına King zamanında ulaşan Amerika’daki Medeni Haklar Hareketi ve ırkçılık karşıtı yapılan diğer eylemler; Amerika’daki Vietnam Savaşı ve İsrail’de Lübnan Savaşı sırasında gerçekleştirilen Vicdani Red Kampanyaları, Danimarka’da Yahudileri işgalci Almanlardan korumak için yapılan ve Nazilerin Yahudileri tanımak ve ayırt etmek için giymek zorunda bıraktıkları yıldızlı elbiselerin başta kral olmak üzere tüm Danimarka halkı tarafından giyilmesi ve bu yolla Yahudi katliamını önleme girişimi, yine Danimarka’da aynı savaş sırasında Nazilerin yasalarını işlemez hale getirmek ve tutsak alınan Danimarka kralının öldürülmesini engellemek için yapılan çiçek taşıma eylemleri; İngiltere’deki 1946’da orduya ait kampların işgali; İngiltere ve Fransa’daki evsizlerin sahipsiz mülk işgalleri, Fransa ve İsrail’de sanatçıların tiyatro işgalleri; Fransa’da ücretsiz elektrik ve taşıma kampanyaları; dünyanın hemen her yerinde ortaya çıkan vergi ödememe eylemleri; Amerika’da, Fransa’da ve Batı Almanya’daki ırkçılık karşıtı eylemler; Batı Almanya’daki antinükleer mücadele; 1975’te, İsviçre’de, Basel yakınlarındaki Kaiseraugst köyünde yapılmak istenen atom santraline karşı başlatılan 11 haftalık işgal; Batı Avrupa’daki barış hareketi; Batı Almanya’daki çevre hareketi; İtalya ve Fransa’daki fabrika işgalleri; Arjantin ve Türkiye’deki kayıp yakınlarının eylemleri; İngiltere’deki antipoly tax hareketi (kelle vergisine karşı geliştirilen eylemler); Kuzey İrlanda’daki Sivil Flaklar Flareketi; İngiltere ve İtalya’daki makine kırıcıları; İngiltere, İskoçya ve özellikle Fransa’daki ilk grev ve genel grev girişimleri; Batı Avrupa’daki teknoloji karşıtı sabotajlar, ekotajlar ve benzerleri; yeni tarz bir muhalefet için önemli ipuçları sunmaktadır.

Modern Devlet ve Doğrudan Eylem

Doğrudan eylemin ilgi çekici ve bizi ilgilendiren asıl noktası ise bu eylem biçiminin modern devletin örgütlenişine ilişkin olarak ortaya koyduğu eleştirel tarzdır. Doğrudan eylem pratiklerinin örgütlü bir halk inisiyatifi olarak gittikçe daha fazla önem kazanması; modern devlet ve modern toplum adı altında ortaya konan yaşam anlayışının yarattığı felaket boyutundaki insani yıkımın sonuçlarının gittikçe daha fazla günlük yaşamı etkilemesinden kaynaklanmaktadır. Bu sadece bugünkü biçimiyle doğanın yok edilmesi, savaşlar nedeniyle kitlesel katliamların planlanabilmesi anlamında değil, aynı zamanda kişi olarak, modern toplumun her bireyinin gittikçe daha fazla yabancılaşması, toplumsallığın hızlı biçimde çözülmeye doğru gitmesi ile ilgilidir.

Doğrudan eylem bu boyutu ile modern toplumda gün geçtikçe daha da zayıflayan insan-insan ilişkilerine, insan-topluluk ilişkilerine ve nihayet insan-doğa ilişkilerine sahip çıkabilmenin neredeyse tek olası yolu haline gelmiş bulunmaktadır. Bu; gerçek anlamda, insanların kendisi ile ilgili kararları vermek için ayrıcalıklı olan yetkililere gereksinim duymaması, toplumsallığı yeniden yaratabilmesi ve merkezi otoriteler yerine, toplumsallığın dinamiğinden üretilen desantralize ilişkileri güçlendirebilmesi anlamı taşır.

Colin Ward, “Eylemde Anarşi" adlı eserinde bu olguyu şöyle değerlendirir;

“Çağdaş devlette, her yerde ve her alanda, bir grup karar verir, kontrol eder ve seçenekleri kısıtlarken, bu çoğunluk bu kararı kabul etmek zorunda kalır, bu kontrole boyun eğer ve dışarıdan dayatılan bu seçenekler dahilinde hareket eder. Doğrudan eylem alışkanlığı, bizi etkileyen kararları verme gücünü onlardan geri almaya çalışma alışkanlığıdır.”

Colin Ward, çağdaş devlet ve doğrudan eylem konusunda yalnız değildir. “Ekolojik Bir Topluma Doğru” adlı kitabında Murray Bookchin benzer bir tartışmaya değinerek şunları yazmıştır;

“Doğrudan Eylemle ilgili daha da önemli bir nokta, merkezi, zorba bürokrasiler eliyle halktan gaspedilen toplumsal yaşam üzerinde kişisel gücün yeniden etkinlik kazanması doğrultusunda belirleyici bir adım olmasıdır. Doğrudan eylemle, yalnızca toplumsal olayların seyrini yeniden denetleyeceğimiz duygusunu kazanmakla kalmaz, aynı zamanda onsuz özetkinlik ve özyönetime dayalı gerçek anlamda özgür bir toplumun bütünüyle imkansız olduğu yeni bir benlik ve kişilik duygusunu da geliştirebiliriz.”

Bookchin aynı kitabında doğrudan eylemin, diğer eylem biçimleri gibi zaman zaman denenebilecek bir eylem biçimi olmadığını öne sürerek, bu eylem anlayışını ahlaki bir ilke olarak ele alır ve seçilmişlerin inisiyatifinde yaşayan sıradan bir seçmen kitlesi ya da temsilciler aracılığı ile yürütülen bir politik aktivitenin gerçek anlamda muhalif bir karakter sergileyemeyeceğini iddia eder;

“Doğrudan eylem dört bir yana duyurulmuş ve özgür bir kent mitingidir. Her bireyin kendi içindeki gizli gücü, yeni bir özgüven ve özyetkinlik duygusunu uyandırmak için bir araçtır; bireylerin, sadece gücü değil; ‘seçilmişler'in gölgesinde yaşayan pasif, izleyici bir seçmen kitlesi’nin kişiliğini de gaspeden ‘temsilciler’in olmadığı bir toplumun denetimini doğrudan ele almaları için bir araçtır. Kısaca, doğrudan eylem, ‘etkinliği’ne ve poülaritesi’ne bakılarak benimsenecek ya da bir kenara atılabilecek bir ‘taktik’ değil; ahlaki bir ilke, bir ideal, aslında bir duyarlılıktır. Yaşamımızın, davranışlarımızın ve bakış açımızın her yönünü doldurmalıdır.”

Hem Ward’ın, hem de Bookchin’in doğrudan eylemi, özgür bir toplumun olmazsa olmaz unsuru olarak görmesi ve her ikisinin de çağdaş ya da modern devlet ve toplum örgütlenmesini benzer bir üslup ile eleştirmesi, uzun süredir doğrudan eylem ve modern devlet ile ilgili yapılan tartışmalarda ortak bir noktaya varıldığım kanıtlamaktadır.

Modernite ve Holocaust adlı kitabında Zygmunt Bauman da Nazi Almanyası döneminde gerçekleştirilen Yahudi soykırımına ilişkin olarak Modern Devlet ile ilgili aynı tezleri öne sürer. Her üç yazarın Modern Devlet eleştirisi, sürekli bu eleştiriye eşlik eden doğrudan eylem pratiği ile birlikte ele alınır. Daha da önemlisi modem devlet örgütlenmesinin teorik eleştirisi ile modern devlet yapısının neden olduğu hiyerarşinin, toplumsallık üzerinde yarattığı tahribata yönelik pratik eleştiriler aynı doğrudan eylem noktasında ortaklaşır. Bu temel sav, doğrudan eylem ile modern devlet arasında uzlaşmaz, birbirini dışlayan bir çelişkinin ortaya konmasını sağlar. Bu nedenle günümüzdeki muhalefet çizgisi açısından modern devlet tekrar pahasına yeniden tartışma gündemine alınmalı, buna bağlı olarak doğrudan eylemin anlamı araştırılmalı, nihayetinde Gandhi ve King pratikleri tekrar değerlendirilmelidir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe