Dağılmış Bir Toplumda Yurttaşlık

Kobena Mercer


“Artık kendimizi mutlak ruhun birbirini izleyen somut örnekleri Bilim, Sınıf, Parti olarak değil kısa süreli ve sınırlı bir zaman içinde düşünen ve hareket eden zavallı kadınlar ve erkekler olarak görüyoruz; ama aynı sınırlama, gücümüzün kaynağı ve şartıdır kendimiz olabilir ve kendimizi tanrıların öldüğü ölçüde dünyanın yapıcıları olarak görebiliriz. Artık logos yok.”

-Ernesto Laclau

“Farklılığımız gücümüzdür: kıymetini bilelim.”

Mobil şirketinin reklam logosu

On yıl önce, karşı tarih üzerine bilgi veren bu tür öykü anlatımı etkili sosyalist feminist metin Beyond the Fragments tarafından üstlenilmişti. Erkek güdümlü Sol ile 1970’lerin kadınların kurtuluşu hareketi arasındaki diyalogun düzensiz gelişimi değerlendirildiğinde siyasi partilerin örgütsel yapısı ile feminizm gibi hareketlerin katılımcı politikalan arasında önemli farklılıkların olduğu görülecektir. Sheila Rowbotham’ın Britanya Solu’ndaki hizipçi siyasi kültürü maço dogmatizmi ile Leninist öncü liderliğin otoriter tutumu tarafından belirlenen üzerine ayrıntılı raporu, “gerçek” sosyalist kimliğine sahip çıkabilmek için gerekli olan “siyasi açıdan doğru” olmanın “duygusal olarak yıldırıcı” ahlakına dikkatleri çekmektedir. Çeşitli feminizmlerin son yirmi yıllık dönem üzerindeki dönüştürücü etkileri düşünüldüğünde, bana öyle geliyor ki, örgütlü Sol’un bu çelişkili çöküşü, insanların “doğru” kimlikleriyle uğraşmak gibi tatsız davranışlarla açıklanabilir. Bu tür tutumlar, bugünkü geleneksel Sol/Sağ politikalarının yol açtığı ilgisizlik ve sıkıntının yaygınlaşmasına katkıda bulunmaktadır. Modernist taahhüdün kahraman modellerinin sonucu olarak resmi politikayla duygusal bağlantıdan kaçınma, kamu alanında zayıflama gibi postmodern aldırmazlığın ve siyasi tutkuların özelleştirilmesinin (“umursama bunalımı” da denilen) altını çizdiği gibi “inanç” politikalarının canlanmasını ve sessiz çoğunluğun adına konuşan her türlü tutuculuğu da destekler.

Bir zamanlar Sol’da var olan tutku nerelerde? Komünist dünyada glasnost ve perestroykanın sonucu olarak ortaya çıkan eşitlikler sisteminde görmüş olduğumuz gibi, böyle bir tutku kesinlikle mevcut. Gramsci, siyasete ve iktidara ilişkin simgesel bir bakış açısı savunmuştur. Partiyi “modem prens” olarak görme anlayışı, her tür yaşayan siyasi uygulamanın kesinlikle “efsane” ürettiği savına dayanır; bu da:

“ne soğuk bir ütopya biçiminde ne de öğrenilmiş kuramlaştırma olarak ifade edilir; ortak istençlerini canlandırmak ve örgütlemek için, dağılmış ve parçalanmış insanların üzerinde etkili olacak somut bir fantezi yaratımıyla ifade edilir.’’

Yeni Sağ bu Gramscici öğüde kesinlikle uymuştur: 1968’den beri Britanya halkının ortak iradesini canlandırmış ve örgütlemiş olan “somut fantezi”, özgürlüklerin kısıtlanması ve eşitsizliklerin derinleştirilmesine ilişkin iki kola ayrılmış yeni muhafazakar görüş tarafından hegemonya altına alınmış ve yönetilmiştir. Öte yandan, uzun zamandır “gözeten” refah devleti imajı içinde kurumsallaştırılmış sosyalist toplum efsanesi kırılmış, parçalanmış, çürümüştür. Daha da ötesi, yeniden yapılanma olasılıkları yok gibidir; çünkü örgütlü Sol’dan geriye kalanlar hegemonyacı stratejinin düşsel ve simgesel boyutlarını kavrayabilme işaretleri göstermemektedir. Britanya Solu’nun bölümleri, GLC deneyiminde olduğu gibi (ABD’de Jesse Jackson’ın Demokratik kampanyalarından “gökkuşağı koalisyonu” imajının alınması), Muhafazakarlara karşı alternatif bir halkçılık harekete geçirildiğinde bile, yeni ittifakların “düşünülebilirliği”, yeni hareketlerin içindeki özcü kimlik politikaları eğilimleri kadar Sol’un tutucu gelenekçiliği tarafından da içeriden yok edilmiştir.

1950’lerden beri yeni toplumsal hareketler kendi kendilerine yalnızca insanları günlük yaşamlarında güçlendirmekle kalmayıp halkçı politikaların da ufuklarını genişleten ve zenginleştiren çeşitli efsaneler ve fanteziler üretmişlerdir. Ancak belirli düşünce ya da partiye kendini adamışların göreceli çoğunluğunda görülebilen bir başka olgu ise, yeni çeşitlenmiş ve merkezsizleşmiş kamusal alanın dış sınırlarının, otoriter bir merkez arzusunun paradoksal taklidi olmasıdır. Sol’un Marx, Lenin, Troçki gibi ana düşünürlerin “doğru” yorumlanmasına ilişkin bağnaz ya da doktrinel kaygıları, yeni hareketler içinde öznel bir düzeyde “ideolojik olarak doğru yolda” olma retoriğinin “güvenilirliğinin” etikal zorunluluğu tarafından yeniden üretilmiştir. Bazı özerk hareketlerdeki ayrılıkçı eğilimler için son derece tipik olan tutum denetlemesi ve güvenilirlik araştırmasından söz eden ahlaki mazoşizm, Marksçı iktisatçılık ve sınıfsal temellilik içinde bulunan monologcu ve pürken güç kavramını yeniden üretti. Siyah kültürel milliyetçilik ya da lezbiyen-feminist ayrılıkçılık gibi karşıt ideolojilerde sahici, temel “benlik” arayışı tarihsel ve toplumsal değişimin bir tek ayrıcalıklı aracının olabileceğine ilişkin öncü nosyonu yeniden sahneye sürüyor. Beyaz/erkek üstünlüğünden yana ideolojilere karşı yürütülen “manevra savaşı”nda bu taktik olarak gerekli bile olsa, böylesi bir ayrılıkçılığın sonucu, egemenliği meşrulaştıran söylemlerin ikililiğini basitçe tersyüz eden otoriter iktidarı taklit ederek kendi kendini yenilgiye uğratmaktadır. Ne olursa olsun ırkçılık, toplumsal cinsiyet, etniklik ve cinsiyetin yeni zıtlıkları içindeki değişmez kimliğe ilişkin böylesi sabit düşünceler, farklı hareketler arasındaki karşılaşmalarda ortaya çıkan çoğullaştırma etkisi tarafından sorgulanmaya başlanmıştır 1980'lerde bu daha fazla vurgulanmaktadır. Siyah kadınların politikada ayrı bir “sınıf’ ya da topluluk olarak ortaya çıkışı, örneğin kadınlar arasındaki güç ve güçsüzlük deneyimlerinin ötesine geçen ırksal ve etnik baskı sorunlarını gündeme getirerek radikal feminist “küresel kızkardeşlik” görüşünü göreceleştirmiştir. Siyah feminist görüşler aynı mantıkla cinsiyet çatışmaları ve siyah politika stratejilerinin maço retoriğinin bölücü sonuçlarına dikkatleri çekerek, homojen ve kendiyle özdeş “siyah topluluğa” ilişkin kaygısız görüşleri yıkmıştır.

Yeni Sağ egemenliğinden son derece mutsuz ve bu egemenliğe karşıt olan özneler, edimciler ve aktörler topluluğu için bölünmüşlüğün gerçekten ne anlama geldiğine ilişkin ortak bir düşüncenin yokluğu yüzünden kimliğin ve öznelliğin özcü nosyonları farklılığın bu sersemletici girdabında su yüzüne çıkar. İnsan, çeşitliliği ciddiye alan, Sağ ve Sol’da olduğu kadar hem ırkçılar hem de ırkçılık karşıtlan tarafından biraz olsun kabul gören mevcut tek ideolojinin sosyal demokrat çok kültürlülük söylemi olduğunun farkına varınca, bu durumun berbatlığını (Sofun tarihsel başarısızlığını da açıklayan budur) takdir edebilir. Ama Britanya Solu bu alanı boşaltıp terk edince, bölge Sağ tarafından sömürgeleştirildi ve “bizim yaşam tarzımız”ı korumak adına çeşitlilik ve farklılığın varlığını yadsımak için tek kültürlü özcülük harekete geçirildi.

Beyond the Fragments etkili olmuştu (ve GLC’nin katılımcı demokrasi tasarısı üzerine bilgi veriyordu) çünkü kapitalist toplumdaki çatışmanın farklı kaynaklarını kabulleniyordu: Hilary Wainwright’ın söylemiş olduğu gibi, “parça parça gerçekleşen türden bir çözümü olanaksızlaştıran, tam anlamıyla, devlet ve üretim ile kültür örgütlenmelerinden doğan baskı kaynakları arasındaki ilişkilerdir.” Ama 1980’leri belirleyen daha fazla parçalanma ve bütünlüğün bozulması senaryosu içinde kim “öbür dünya”da insan bilgisini, düşüncesini, inancını ve deneyimini aşan bir alem olduğunu ileri sürecek kadar kendine güvenebilir? Aralarındaki karmaşık ilişkileri belirleyen çelişkileri inceleyebilmek için perspektifi yeniden görelileştirmeye başlamamız gerekmiyor mu? Bu, kadın ve erkeklerin “toplumsal ilişki bilinci kazananlar”ı tarafından süreç içerisinde karşılıklı kültürel ve siyasi bağımlılıklara ilişkin çözümlemelerin derinleştirilmesi ve genişletilmesi anlamına gelebilirdi. Bu aynı zamanda, siyasi partiler ve toplumsal hareketler arasındaki belirgin farkları ve benzerlikleri ayrıntılı biçimde anlamayı gerektirir. Alain Touraine şöyle diyor: “Yeni toplumsal hareketlerin zayıflığını vurgulamak için işçi hareketinin gücü sık sık öne sürülür; ama işçi hareketi, aslında tam bir toplumsal hareket değildir”; çünkü doğrudan emek-sermaye çelişkisinden kaynaklanmayan diğer toplumsal çatışmaları yitirmek pahasına kendini sınıfsal çelişkilerle sınırlamıştır. Bununla birlikte potansiyel olarak hegemonya karşıtı olan güçlerin birleşik ve düzensiz gelişimini kavramak için devlet ve sivil toplum arasındaki ikiye bölünmüşlüğün yeniden formüle edilmesini gerektirmektedir.

Çünkü bu bölünmüşlük ilk olarak şu çift yanlı paradoksu gözlerden saklamaktadır; endüstriyel işçi hareketinin birleştirilmesi ve etkisizleştirilmesi (dernekçilik, bürokrasi ve diğer siyasi arabuluculuk biçimleri içinde) yeni hareketlerin kültürel özgüleme ve metalaştırılmasıyla benzeşmektedir. Bu yeni hareketlerin birçok radikal sloganı (“kişisel siyasaldır” gibi) çalınmış, nesneleştirilmiş ve bize, kullanabilme gücüne sahip olanlara, giderek genişleyen bir “yaşam biçimi” seçenekleri olarak yeniden satılmıştır. Refah devletinin yurttaşlık haklarını yasal ve siyasi alandan toplumsal arenaya yayarak sınırlı kazanımlar dağıtması gibi, yeni hareketler, ideolojilerinin kültür piyasasının metalaşmış biçimlerinde yayılmasıyla kişisel ilişkiler ve yaşayan deneyimler üzerinde önemli etkide bulunmuştur. İkinci olarak, GLC deneyimi ile gözler önüne serilmiş olan siyasi temsile ilişkin somut sorunlar, devlet oluşumu ve kamusal alan arasındaki ayrımın aşılmaz ve mutlak bir sınır olmadığını ama benzerliklerin birinden öbürüne geçirilmesini[1] güçleştiren bir sınır olduğunu ortaya koymuştur. Paul Gilroy’un 1970’lerdeki sivil toplumda “Irkçılığa Karşı Rock” kampanyasının “başarısı” ve 1980’lerdeki ırkçılık karşıtı belediyeciliğin yukardan aşağı bürokratik yöntemlerinin başarısızlığına ilişkin yorumları, bu ikisinin arasındaki kıyaslanamazlığın ölçüsünü gözler önüne sermiştir. Ama çözümleme, tanımladığı devlet/sivil toplum ikiliği içinde kalmış olduğu için, devletin “içindeki ve karşısındaki” hegemonya karşıtı stratejileri yönetebilecek ya da önceden düşünebilecek pragmatik giriş noktalarını saptayamaz. Britanya işçi hareketi içindeki devletçilik mirası düşünülecek olursa, devletin gerekli olan dönüşümünü ve onun sosyalist stratejideki rolünü kavramlaştırma görevinden kolayca kaçılamaz.

Irkçılık karşıtı resmi söylem tam anlamıyla başarısız olmuştur; çünkü “ırkçılık bilinci talimleri” gibi uygulamalarda ırksal çatışmalara ilişkin tek boyutlu bir bakış açısı dayatmış, bu da var olan azınlık temsili ilişkilerini güçlendirmiştir. Göstermelik adalet sorunları bir kurul ya da örgütte bir siyaha, gelmiş olduğu toplumun tümü adına “konuşan” bir “temsilci” rolünü vermek ya da yüklemek aynen devam etmiştir. Sol içinde türeyen dışlayıcı uygulamalar yüzünden tarihsel olarak siyasi temsilden uzak kalmış olan siyah özneler haklı olarak kızgındır. Ama bu öfkenin kodlanması genellikle “suç yükleme” biçimine sapmış, potansiyel müttefikler geçmişlerindeki günahlar tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Beyaz eylemciler uzlaştırıcı liberal çoğulculuğun savunulamaz masumluğunu kabul etmiş, ama açıkça eleştiri ve anlaşmazlıkları paylaşabilecek ortak bir konuşma zemini oluşturamamışlardır; ittifak oluşturma; “yanlış” görünme ve “ideolojik olarak doğru” görünmeme korkularıyla engellenmiştir. Eylem, yanlışlar ve etkili yanılgıların eğitici değerlerinden ders almak yerine ırk ve ırkçılık sorunlarına aciliyet kazandıran suç, öfke ve hınç olgularını gizleyen ırkçılık karşıtlığının dogmatik söylemi tarafından dizginlenmiştir. Benim görüşüme göre, dayanışma herkesin aynı biçimde düşünmesi anlamına gelmez. Dayanışma, tam olarak insanlar temel önem arz eden sorunlar üzerinde anlaşamama cesaretine sahip oldukları zaman başlar; çünkü taraflar ortak bir zemin oluşturmaya “önem verirler”. İttifaklar sorununun genişletilmiş ve modernize edilmiş bir yurttaşlık kavramı içinde yeniden düşünülmesi, işte bu tür tutkular etrafında olmalıdır. Bu tutkular, çağdaş demokrasinin çoğullaşmış ve çeşitlenmiş biçimleri içinde karşılaşılan tutkulardır.

Yurttaşlık kavramı oldukça önemlidir; çünkü bu kavram bir demokraside, sivil toplum ile devleti açık ve belirsiz bir ilişki içinde birleştirecek bir dayanak noktasında etkin olur. Modem dönemde, 1880-1920 arasında, endüstriyel işçi hareketi, liberal demokrasi içindeki “halk”ın sınırlı yurttaşlık haklan olgusuna karşı mücadele etmiştir. Sınıf mücadelelerinin sonucu olarak, dışlanmış ve marjinalleştirilmiş öznelerin aşamalı olarak oy hakkı elde etmeleri 1945’ten sonra sosyal demokrasi olarak tanımlanan hükümet biçimini oluşturmuştur. Ama endüstri sonrası dünyada demokratik “halk” imgesi, yeni çatışmaların çoğalması, ihtiyaçları ve çıkarları refah devletinde kazandığı sınırlı yurttaşlık haklan çerçevesinde programlanamayacak bir toplumsal özneler çeşitliğinin varlığı nedeniyle radikal biçimde çoğullaştırılmış ve melezleştirilmiştir. Ama neoliberal demokrasi Yeni Sağ’ın sürdürdüğü özgürlük ve eşitsizlik piyasayı, temel özgürlük ve hakların ancak bireysel girişimlerle garanti altına alınabileceği son alan olarak devletin önüne koyup bu denli minimal hakları bile aşınma ve azalma tehdidi altına sokmaktadır. Margaret Thatcher’ın bize söylemiş olduğu gibi, “toplum diye bir şey yoktur, yalnızca birey olarak erkekler, kadınlar ve aileler vardır.”

Çalışma, konut, sağlık, eğitim ve toplanma özgürlüğü gibi minimal yasal ve toplumsal hakların korunması hiçbir zaman şimdiki kadar gerekli olmamışsa da, sosyalist toplum “efsanesi”nin radikal olarak yenilenme umudu, İşçi Partisi refah devletçiliğinin canlanması ve yeniden kullanılmasında yatmamaktadır. Serbest piyasa güçleri tarafından üretilen yapısallaşmış eşitsizliklere karşı böylesi temel yurttaşlık haklarını güvence altına alabilecek minimalist bir devlet düşünülebilir mi? John Keane ve diğerleri, yalnızca genişletilmiş bir demokratik yurttaşlık kavramı etrafında gerçekleşecek yeni bir anayasal anlaşmanın sosyalizmi yeniden düşünülebilir kılacağını ileri sürmüştür. Manisin Today dergisi gibi Britanya Solu’nun bazı kesimleri, yeni düşünme sürecinin başlamış olduğuna bizi inandırabilirdi. Ama ben, farklılıkla yaşamanın güçlüğünü gerçekten kabul eden, gerçek bir çoğul Sol söylem korosu duymak istiyorum.

Britanya imalat sanayinde imparatorluk sonrası başlayan düşüş, bir zamanlar Britanya’nın savaş sonrası modernizasyona benzersiz şekilde direnişinin bir sonucu olarak açıklanmıştır. Siyasal anlamda, Britanya Solu karşı karşıya kaldığı demokratik göreve, yani sosyalist bir toplumun ne olabileceği ve ne olması gerektiğine ilişkin kavramların tam anlamıyla modernleştirilmesine hala karşı çıkıyor ve bundan kaçıyor. Bugüne kadar GLC’nin hatalarına ilişkin kalıcı bir çözümleme yapılmamıştır ve böylesi bir “etkin unutma” elbette Muhafazakarların ekmeğine yağ sürmektedir. Eğer, Stuart Hall’ın belirttiği gibi, yeni demokratik temsil ve katılım biçimleri bulmak için koparılan gürültü, “yapmacıklara ve yatıştırılmışlara karşı olan, iş başındaki bir demokrasinin olumlu sesi... sivil toplum ve devlet arasındaki gerekli gerilimin olumlu olarak kabul edilmesi” ise, o halde, sessiz bir şekilde yerleşik kurallara ve geleneklere uygun davranmak yerine Sol, çoğul toplumda, halkçı, hegemonya karşıtı radikal demokrasi kavramını “canlandırmak ve örgütlemek” için bu gürültünün gerekli olduğunu kabul etmelidir. Eğer bu, “gerçek demokraside sosyalist çoğulculuk” demek ise, geleceğe geri dönemeyiz, o halde gürültüyü getirin.


[1] birinin kullandığı dilden diğerinin kullandığı dile çevrilmesini... (y. n.)

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe