Buda’nın Öğretme Yöntemi Ve Düşünme Yapısı

Sabri Şatır


Buda’nın öğretme yöntemi, öğrencilerinin de katkılarıyla sorulu cevaplı diyalog şeklindeydi genelde. Diyalogun seyrini, dinleyenlerin havasına, o an ilgilendikleri konuya ya da günün konusuna göre sürdürmeye özen gösterirdi. Yöntemi, herhangi bir konuda doğrudan kendi görüşü ile girmek yerine, konuya sorular ve yanıtlar sonucunda, dinleyenlerin de katkılarıyla adım adım gelmek ve kendi görüşüne ondan sonra, onlarla birlikte varmaktı.

Genelde herhangi bir soruyu ele alış şekli, soruyu önce analiz etmek ve sorulan şeyin ne olduğunu açıklığa kavuşturmak, sonra da yanıtlamaktı. Bazılarına, gerisinde herhangi bir art niyet, gizli bir amaç olup olmadığını ortaya çıkarmak için karşı soru yöneltirdi. Art niyet olduğunu sezdiklerine uygun, uyarılı bir yanıt vermeyi de gözardı etmezdi.

En başta gelen önerilerden biri herhangi bir öğretiyi, kimden geliyor olursa olsun, kendininkini bile, önce kendi yaşamlarından deneyimlerle sınamaları, doğruluğunu gördükten sonra kabul etmeleriydi. Öğretinin bir otoriteden geliyor olması, onun güven bulmasını ve kabul edilmesini gerektiren bir neden olmamalıydı.

Bir öğretiyi ezberleyerek öğrenmek, onu kuramsal olarak bilmekti Buda için. Kuramsal anlamda spekülasyona ve tartışmaya yarayabilirdi ancak. Oysa önemli olan, onun üzerinde spekülasyon yapmak ve düşünce geliştirmek, “laf üretmek” değil, onu uygulamaya koymak ve yaşama geçirmekti, onun, bir kimsenin yaşamında yararlı olmasıydı. Buda bu konudaki açıklamasını, Budist öğretilerini ya da herhangi bir öğretiyi bir sala benzeterek yaptı:

Belirli bir hedefe ulaşmak üzere yola çıkmış olan bir adam bir süre sonra geniş ve derin bir nehir ile karşılaşır. Karşıya, hedefi olan güvenli tarafa geçilmesi için bir köprü ya da bir araç olmadığını, tek çarenin dallardan ve yapraklardan bir sal yaparak geçmek olduğunu anlar. Bu adam bir sal yapar ve güvenli olan karşı kıyıya geçer; geçtikten sonra da, oraya geçmesinde yararlı olan salı, ileride de kullanabileceğini düşünerek sırtına alır ve sahiplenir. Kendisinin de sala benzeyen bir öğreti yaptığını söyleyen Buda: “Bu öğreti (Dhamma) karşı tarafa geçmek içindir, alıkoymak (ezberlemek) ve sahiplenmek için değil.”

Yani bir kimse Budist öğretilerini ve uygulamalarını öğrenip bellemekle değil, onları gösterdikleri amaç doğrultusunda uygulamakla ve yaşama geçirmekle Budist olabilir; ondan sonra da, amaçlanan sonuca ulaşınca, onlara sahip çıkmaz, aynı yolu başkalarına gösterir. Buda, öğretilerinin amacının, insanların yolu görmeleri ve uygulamaları, yaşamlarına geçirmeleri olduğunu, üzerinde spekülasyon yapmak ve akıl yürütmek, bununla laf ebeliği ile kendilerini “tatmin etmek” olmadığını vurgulamaktadır.

Daha önce değinildiği gibi, Buda’nın kendi kendine aydınlandığı gerçeğin başkalarına aktarılması temeline dayanan yöntemini “öğreti” olarak nitelemek yanlıştır, doğru sözcük “göstermek” olmalıdır. Öğretmekte bir kesinlik ve bağlayıcılık vardır ki, Buda’nın düşünce yapısı buna olumlu bakmaz. Çalışma boyunca zaman zaman dil zorunluğu bakımından “öğreti” sözcüğü kullanılmış olsa da, kastedilen esas sözcüğün “göstermek” olduğu unutulmamalıdır, insan düşüncesi ile ilgili olarak, her otoritenin, otorite durumuna sokulan her şeyin, itibar bulmaması gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizmeyi yaşamının sonuna dek hiç ihmal etmeyen Buda’nın “öğretilerini” yazıya dökmemesinin günün koşullarında bunu yapabilirdi gerisinde bu neden olabilir. Zira, Yol’u “gösteren” konuşmaları yazılı hale getirilmiş olsaydı, yıllar, yüzyıllar sonra, onun sözlerindeki “yol göstericilik”, “yolun öğretilmesi”ne, sonra da “öğreti”ye ve en sonunda da “doktrinleşme”ye dönüşebilirdi, insanlar, genelde, seçimi kendi düşünmelerine ve kendi seçeneklerine bırakılan yollardan pek hoşlanmayan, onlara hazır ve kesin olarak sunulan ve üzerinde düşünmeyi gerektirmeyen ve inanca dönüştürülen hazır öğretileri tercih eden eğilime sahip olduklarından, Buda’nın, söylediklerini yazıya dökmesi bu sonucu getirebilirdi, rahatlıkla.

Oysa Buda, öğretilerinin açıklandığı konuşmalar olan sutta’ları ezberleyerek belleğine yerleştirdi. Ölümünden sonra toplanan ilk konseyde bunlar, kuzeni ve ölünceye dek yanından hiç ayrılmayan yandaşı Ananda tarafından bellekten aktarıldı ve ileri gelen Budistlerce bir sistem içerisinde düzenlendi. Ama yine de, kolaylıkla yapılabileceği halde, yazılı hale sokulmadı. Bunun ancak dört yüzyıl sonra yapılmasının gerisinde yatan neden, az önce yürütülen tahmin doğrultusunda olabilir.

Çalışma boyunca yeri geldikçe aktarılan ve “Benzetmeli Öykü” olarak dilimize çevrilebilecek olan öyküler (Ing. parable), benzetmeler (teşbih), mecazlar, Buda’nın belirtmek istediği konuyu vurgulamak ve akılda kalmasını kolaylaştırmak için sık kullandığı, daha çok örgüt dışı Budistlere ve genç yeni bhikkhu’lara yönelik yöntemdi. Çünkü eski bhikkhu’lara ve Arahanilara yönelik, derinliği olan “ağır” öğretileri, örgüt dışında kalan halka anlatmak yerine göre hem gereksizdi hem de onların anlayışlarını aşan derinlikte olabilirdi.

Budizmin öteki dinlerden farklı olarak dogmalardan özgür bir din olmasına neden, hiç kuşkusuz, Buda’nın kendisinin, dogmalara kapalı olan düşünce yapısıdır. Böyle bir düşünce yapısı olan Buda’nın kendi azmi ve çabası ile aydınlandığı Dhamma’yı, ona katılanlara açıklamasında, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde dogmaya ve metafiziğe itibar etmemesi, gösterdiği yolu izleyen Budistlerin de Dhamma’yı aynı dogmatiklikten uzak anlayış içerisinde “görmeleri” ve benimsemeleri kaçınılmazdır. Bu konuya şöyle bir benzetme ile açıklık getirir: “Bu, kardeşlerim, bedenine zehirli bir ok saplanmış olan bir adamın, dostları ve ailesi tarafından çağırılan cerraha şunu sormasına benzer: ‘Oku çıkarmadan önce, beni yaralayanın kim olduğunu, soylu kasttan mı yoksa rahipler kastından mı, bir yurttaş mı yoksa bir uşak mı (...), uzun boylu mu, kısa boylu mu, yoksa orta boylu mu olduğunu bilmek isterim.’ Kardeşlerim, böyle bir adam tüm bunları öğrenmeden önce ölecektir.”

Buda’nın öğretisi bir kimseyi acılardan kurtarıp ona huzur ve mutluluk vermesi içindir, sadece bu amaca yöneliktir; bu nedenle, Buda, bu amaca yararı dokunmayacak bir şey hakkında konuşmayı boş ve zaman kaybı olarak görür ve metafizik ya da felsefi, ne konuda olursa olsun, spekülasyona girişmez.

Örneğin, bir samana'nın Buda’ya “Dünya sonsuz mu yoksa sonlu mu?” gibi sorular sorması üzerine Buda, bu gibi sorular üzerinde hiçbir zaman görüş belirtmediği ve de belirtmeyeceği, karşılığını verir. “Zira bunların Gerçek ile ilgileri yok, doğru davranışa, ya da bağlardan kurtulmaya, ya da ihtiraslardan arınmaya, ya da kalbin sükûnetine yardımcı olmazlar.”

Aynı şekilde, iman konusu da dogmatik olmayan bir anlayış içerisinde zorlayıcı bir biçimde, kuşku duymaktan uzak, tartışmasız ve kapalı gözle kabul edilmesi geleneğinden uzaktır, imanın yerini Budizm’de, açık, berrak ve ferah bir güven anlamına gelen Saddha’nın aldığı, daha önce açıklanmıştı. Bu nedenle dinlerdeki iman maddelerinin ve duaların yerini, Budizm’de, Yol’u her zaman akılda tutmak, günlük yaşamın yol göstericisi olmasına özen göstermek almaktadır. Uygun olan davranışları ve anlayışları benimsemek, uygun olmayanları terk etmek, bunu sonuna kadar, uygunsuzların tümünün yerini uygunlar alıncaya dek, sürdürmektir. Hindularda yaygın olan kurban kesme ve dua geleneğine de karşıdır Buda ve bir konudaki düşüncesi, ahlaklı ve dürüst bir yaşam sürdürmenin daha uygun bir tapınma şekli olacağıdır.

Dogmatik olmaktan kurtulmuş bir düşünce yapısının sonucu olan özgür düşünme de, dolayısıyla, gerek Buda’nın gerekse Budizm’in başta gelen özelliklerindendir. Buda’nın, her Budist’in kendi kurtuluşunu kendisinin başaracağı, bunun için de Dhamma’yı kendisinin gerçekleştireceği ve yaşayacağı uyarısı, Budizm’de dogmalardan uzak olmanın ve düşünme özgürlüğünün yerini açığa vurmaktadır. Bir kasabada bir grup kasabalının Buda’ya, onlara farklı guruların farklı gerçekler açıkladıkları, kafalarını karıştırdıkları, hangisinin doğruyu söylediğinden kuşku duyduklarına ilişkin yakınmaları üzerine: “Kuşku duymanız, kafalarınızın karışması çok doğal. Size anlatılanlara ya da geleneğe ya da efsanelere ya da kutsal kitapta yazılanlara ya da varsayımlara ya da mantıksal anlam çıkarmaya ya da tanık değerlendirmesine ya da bir görüş üzerinde düşünüp tarttıktan sonra onu onaylamanıza ya da bir başkasının yeteneğine ya da öğretmeninizin anlattıklarına da itibar etmeyin.”

Dogmatizmden uzak, düşünmede özgür bir anlayış, tolerans konusunda da zirve noktasına ulaşmıştır: Kendi düşüncesinin doğru ve gerçek olduğu sonucuna varmış olan kimse, başkalarının da kendi doğrularına ve gerçeklerine hakları olduğunu kabul eder. M.Ö. 3. yüzyılda, Budizm’i seçen ve tüm görüşleri ve devlet yönetim anlayışı, yayılma siyaseti Dhamma doğrultusunda değişen imparator Aşoka’nın Budizm’den aldığı ve özümsediği tolerans anlayışını son bölümde göreceğiz.

Böyle bir anlayış içerisinde, bireyin özgür iradesine ve kararlılığına bırakılan uygulamada, kutsal güçlerden yardım beklemek diye bir şey yoktur, “Bir kimsenin tek yardımcısı kendisidir.” “Kendinizi kendi adanız yaparak (kendinizin desteği olarak) yaşayın, başkasının değil.”

Dünya nasıl ve kimin tarafından yaratıldı? Dünyanın yaratılmasının, üzerinde yaşayan insanların ve tüm canlıların yaratılmalarındaki amaç? Ölüm?... ve benzeri sorulardan çok uzak olan, “Tanrı” konusunda bile bir yanıt vermekten kaçman bir dinin merkezindeki doktrin, “Size acıları öğretiyorum ve acılardan kurtulmanın yolunu” söz verişi olunca, bu sözü veren ve sadece onu uygulayan Buda’nın kendisini de öteki din kurucularından Budizm’i de öteki dinlerden farklı yapmaktadır. “Bu öğretinin ödülü, tüm ödüllerin üzerindedir” der. Pratiğe ve uygulamaya, düşünsel, ahlaksal ve psikolojik terapiye dayanan, insanlara yeni bir yaşam şekli kazandırmayı hedef edinen öğretisinde metafizik ve felsefi konularda düşünce üretmenin en ufak yararı yoktur. Bunların tek etkisi, kurtuluş yolunda ilerlemeyi engellemek olabilir ancak.

Nitekim, dinlerin tümünde var olan şu ortak faktörlerin Budizm’de bulunmaması da Budizm’in farklılığını gösterir: otorite, ritüel, spekülasyon, gelenek, lütuf, gizem.

Buda’nın metafizik ve felsefi konulara soğuk bakışını şu olay güzel anlatır. Kardeşlerden biri, Buda’nın, ölümden sonra yaşam gibi metafizik konulan yanıtsız bırakmasını kabullenemez ve sinirlenir, böyle giderse Sangha’dan ayrılacağı gibi laflar ederek yakınır orada burada. Bundan haberdar olan Buda bir gün onu yanma çağırır ve sorar: “Bize katıldığın zaman sana bu gibi şeyleri açıklayacağımı söyledim mi, ya da sen böyle bir açıklama istedin mi?” Soruya olumsuz yanıt alması üzerine de konuya ilk ve son noktayı koyar: “Her kim ki, ben bu konuları açıklamadığım sürece benim yanımda dinsel yaşama devam etmeyeceğini söyler, bilsin ki ömrü boyunca o açıklamaları benden alamayacaktır.”

Özetle ve sonuç olarak, Buda’nın bugün bile çok az kimsenin ulaşabildiği şu düşünme ve anlayış düzeyi altı kalın çizilecek niteliktedir:

“insanların sıkı sıkı sarıldıkları görüşleri inceledikten sonra, ‘Bunu savunuyorum’ ya da ‘şunu savunuyorum’ demiyorum. İnsanların tüm düşüncelerini dikkate alarak, ama onlara bağlanmadan, aradım gerçeği ve iç huzuru buldum. Bir kimse huzura spekülasyonla, gelenekle, ritüel, ya da görüşle kavuşmaz, ne de bunların herhangi birinin yardımı olmadan kazanılabilir huzur. Bu faktörleri araç olarak almakla kazanılabilir huzur ve berraklık, onlara sonuç olarak bağlanmakla değil. Fikirlere ve görüşlere bağlanmadan, özgür olarak yaşayan bir insan, onlara sarılıp tartışmalara ve sürtüşmelere girmez. Lotus, sapı üzerinde çamurdan ve sudan kirlenmemiş olarak nasıl yükselirse, bilge birisi de huzur ve barıştan söz ederken dünya üzerindeki düşüncelerle kirlenmez.”


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe