Avrupa Tarzı Modernleşme

Alain Touraine


Bütün toplumlar kendini kutsallaştırır, ama Avrupa toplumları örneğinde, söz konusu bu kutsallık yalnızca toplumların kendinden gelmiştir. Ne bir Tanrı’ya dayanır ne de tarihin hareketine. Ne de doğal olarak tanımlanmış herhangi bir duruma. Titizlikle geliştirdiği ahlaki öğretisi de salt yurttaşlık ile ilgilidir. Başka yerde insan haklarından söz etmiştik; ama burada yurttaşların ödevleridir söz konusu olan. Üstelik Avrupa’nın kurulmaya başlamasından ve ekonomik küreselleşmenin başlarından bu yana Avrupa ülkelerinde yurt coşkusu zayıflamış olsa da, dinsel türden, ama bütünüyle laik olan bu yurda bağlılığa büyük olsun, küçük olsun, birçok ülkede, hatta özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bile rastlanır.

Toplumun kendine dönük bu uç noktada ve sürekli başvurusu bir gelişme şeklini gösterir; bir mirasın ya da kazanılmış çıkarların korunmasını olabildiğince azaltan bir gelişme şekli. Toplumsal yaşamın bu bütünüyle “toplumsal” algılanışının gelişebileceği ve toplum kavramının toplumsal bütün içindeki kişisel ya da ortak davranış biçimlerini değerlendirme ilkesi konumunu kazanabileceği tek yer, çeşitli pazarları ele geçirebilecek ve bu pazarların çevresini yönetebilecek açık toplumlardır. Burada sözünü ettiğim şey, toplumun kendi üzerindeki eylem becerisini arttırma şeklidir. Ama bu çözümleme, toplumların yaşamı içine girip de dinamizmlerini, iç çatışmalarını ve hatta zayıflık unsurlarını tam olarak kavramaya çalışmasaydı eksik ve yetersiz kalırdı.

Bu toplum türünün gücünü kazanmasında etkili olan şey, bütün kaynakların bilgileri elinde tutan, birikimi ve üretimi yöneten, kamusal yaşamı yönlendiren yönetici bir “seçkin topluluğun” elinde toplanmış olmasıdır. Söz konusu yönetici seçkinler Batı dünyasına ve sömürgeci ülkelere ait yetişkin erkeklerden oluşmuştur. Bunun tersine el işi, beden, duygu, hemen tüketilmesi gereken temel ihtiyaç maddelerinin tüketimi, özel yaşam, kadınların dünyası ve çocukların dünyası aşağıda gösterilmiştir. Hatta kadınların ya da işçilerin aşağı olarak görüldüklerini söylemek bile yetersiz kalmaktadır. Aslında aşağılık kavramı farklı biçimler almıştır, kadınlar ve işçiler de bu biçimler arasına girmiştir. Claude Levi-Strauss’un enerji üretmek için bir sıcak kutupla bir soğuk kutbu birbirine karşıt getiren buhar makinesini hatırlattığını söylediği bu tür bir kutuplaşma, yukarıdakiler ile aşağıdakiler arasında, have’ler ile have not’lar1 arasında her zaman birtakım gerilim ve çatışmalara yol açar. Sınıflar arası çatışmalar, devrimler ve ideolojik tartışmalar da işte bu yüzden sürekli önemli bir yer tutar bu toplumlarda.

Böylelikle Batı toplumları, kaynakların yönetici bir seçkinler topluluğunda toplanmasıyla ve yöneticilerin ayrıcalık sahibi rantçılara dönüşmesini engelleyen toplumsal çatışmaların gücüyle tanımlanmıştır. Toplumlarımız fetihçi olmuştur. Gücü ve usu kullanarak doğayı yönetmiş, onun efendisi olmuşlardır. Dışarıya dönerek ve sürekli hedeflerini ve stratejilerini yayarak şirketlerin ve yöneticilerin belirlediği hedeflere ulaşmak için olası en fazla sayıda insanı çalıştırmayı başarmışlardır.

Buna karşılık, bireylere bakmayı unutmuşlardır. Düşünceyi ve bilimi sevmişlerdir; ama bilince özellikle kadınlar üzerinde alabildiğine olumsuz bir etki yaratan dinin izlerini gördükleri bilince korkuyla yaklaşmışlardır. Kamusal eğitim programları bu toplumların kendileri hakkında sahip olmak istedikleri imgeye bağlı kalmıştır. Okul çeşitli bilgileri aktarmalı, belli bir düşünceyi oluşturmalı, çeşitli öğretileri benimsetmeli ve kuralın tekbiçimliliği ardındaki bireyler arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmalıydı, başka deyişle, herkesin üretimi başarıya ulaştıran ve en iyileri ödüllendiren düşünce ve yaşam biçimlerine boyun eğmesini sağlamalıydı. Ekonomik yaşamda yönetici seçkinlerin ideolojisi, çalışanları günlük sıradan alışkanlıklarına bağlı, hatta tembel, ama birtakım maddi ödüllerle harekete geçirilebilecek bireyler olmaya indirgemiştir. F. W Taylor çalışanlara ve onları işverenlerin en fazla kazanç sağlayacağı şekilde çalıştırmak için kullanılan yöntemlere ilişkin bu bakışın klasik bir tanımını yapmıştır.

Sınıflar toplumu mu? Elbette, çünkü kaynakların belli bir yerde toplanması bu toplumda uç noktada gerçekleşmekte, dolayısıyla da üst kategoridekiler ile aşağıdakileri birbirinden ayıran mesafe giderek büyümektedir. Ama sınıflar arasındaki bu ilişkilerin en derin kökleri salt ekonomide, hatta özellikle de mülkiyet ilişkilerinde aranmaya kalkılsaydı bu tanım aldatıcı olurdu. Modernleşmeleriyle tanımlanan toplumlarımızın her biri daha geniş anlamda bir sınıflar toplumu olmuştur.

Sınıf çatışmaları bunda temel bir rol oynamıştır, bunun tek nedeni, söz konusu modelin bütünüyle toplumun kendi üzerindeki eylemine dayanıyor olmasıdır. Kendi üstünde ya da altında yer alan hiçbir ilkeye başvurmaz. Erkten, paradan, bilgiden, bir de devrimlerden ve kurumlardan söz eder. Usçudur, dünyevidir (seküler) ve eski topluluklardan gelen değerlerden hiçbirine bağlanmaz. Oysa iki önemli örnek olan Arap dünyasına ya da Çin dünyasına baktığımızda, ikisi de daha uzun bir süre boyunca geçmişten gelen düzen, otorite ve inanç biçimlerini korumuştur. Avrupa’nın modernleşme modelinde, tersine, her şey “toplumsaladır. İşte bu yüzden genel toplum fikri bu Avrupa modelinin soyut bir ifadesinden başka bir şey değildir. F. Tönnies’in de, modern toplumbilimin daha başlarında toplum ile topluluğu birbirine karşıt kavramlar olarak ortaya koyduğunda anladığı şey budur.

Toplum fikrinin bu şekilde temel bir yer tutuyor olması ve toplumun kendi işleyiş ve değişim düzeneklerine sahip bir toplumsal sistem olarak tanımlanması, karşılığında, belirtmek gerekir ki, toplum içindeki yerden başka bir şeyin temel etkisini arayan her tür çözümleme ve toplumsal düzenlenim biçimini yadsımaya yol açar. Öznellik de nesnel çözümlemeye dönüştürülmesi gereken ham bir veri olarak kabul edilmiştir. Adeta hiçbir şey toplumun genel çıkarma karşıt olamazmış, bencillikler ve bütün direnişler us ve ilerleme adına aşılmalıymış gibi.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe