Kişisel Gelişim

 

 

Zafer, Başarıdan Vazgeçiştir

Bert Hellinger, Gabriele Ten Hovel


Çalışmanızda, sürekli olarak gün ışığına çıkan sevgiden söz ediyorsunuz. Ya öfke, nefret, haset gibi duygular? Görebildiğim kadarıyla terapötik çalışmanızda öfke herhangi bir rol oynamıyor. Öfkeye neden yer vermiyorsunuz?

Temelde yer alan asıl duyguları bunlardan türemiş ve yerlerine geçen duygulardan ayırıyorum Temel bir duygu, eyleme hizmet eder, ondan türeyen ise eylemin yerine geçer. Bu nedenle bir türev duygu üzerinde durmak, eylemsizliği pekiştireceğinden bize fazla bir şey kazandırmaz.

Haset

Aradaki farkı haset örneğinde göstereyim. Haset, bedelini ödemeksizin bir şeye sahip olmayı istemektir. Haset üzerinde durmak yerine, danışanı, kazanç ve başarının gerektirdiği bedeli ödemeye hazır olma kararına yönlendiririm

Öfke

Benzeri, öfke için de geçerlidir. Temel öfke, saldırıya uğradığım noktada oluşur. Bu öfke bana savunma gücü verdiği için iyidir. Eyleme geçmemi sağlar. Buna karşılık çoğu öfke yalnızca varsayımdan kaynaklanır. Bu durumda eyleme geçmeksizin öfkeli olunur. Bunun bir örneğini kendimde gözlemledim: İnsanlara zihnimde öfkelenip “Ne biçim insanlar bunlar, davranışlarının ardında nasıl bir kötü niyet yatıyor” dediğimde bu duygu ve ardındaki varsayımların yanlış olduğunu anında bilirim Çünkü araştırdığım her sefer gerçeğin varsaydığımdan farklı olduğudur gördüğüm. Yalnızca zihinsel bir imgedir öfkeyi tetikleyen. Öfkenin bu türü bilgi içermez. Doğrulanmayan yansıtma ve kuşkuya dayanır.

Öfke bastırılmış bir duygu daha çok. İnsanların gerçekten öfkelenmesi ender rastlanır bir durum Çoğunlukla öfke hiç ortaya çıkmıyor ve yanlış yerlerde saklanıyor.

Öfke bir isteğin gerçekleştirilmemesiyle de ilgilidir. Benim için önemli olan bir isteği gerçekleştirmediğimde öfke duyarım Öfkenin böylesi de eylemin yerine geçen bir türevidir.

Terapi sürecinde öfkenin yaşanmasından yana olmadığınızı söylediniz. Ancak, terapi sürecinde insanların bu gücü hissetmeyi öğrendiği durumlar yaşanıyor. Öfkenin olağanüstü bir gücü var.

Bu, çoğu durumda aldatıcı bir güç. Temeldeki belirleyici duygular acı ve sevgi. Acıyla yüzleşmek yerine öfkeleniyor olabilirim

Örneğin terapi sırasında birisi çocukken dayak yediğini anımsar ve dövenlere öfkelenir, acıyıysa hissetmez. Ama, “çok acı veriyor bu” dediğinde, çok daha odaklanmış, çok daha güçlü olduğu başka bir düzleme geçer. “Ben sana gösteririm!” dediği duruma kıyasla çok daha derinlere iner.

“Bana ha!” dürtüsünü ifade etmek için elindeki bardağı duvara fırlatan insanlar var. Bunda karşı çıkılacak ne var, anlamıyorum Belki acıyı gidermiyor ama bir duygunun da dolaysız ifadesi.

Böyle bir öfke acının ifadesi olarak da görülebilir. Ama burada insan çok tehlikeli bir sınıra yaklaşıyor. Biraz aşıldığı taktirde her şeyin yitirileceği bir sınıra. Öfkeyi ifade ediyor gerçi ama sonuç yok.

Benim burada gözettiğim ayırım, zafer ve başarı arasındaki. Yolu yengi ya da zafere açan duygu, başarı şansını yitirir.

O halde şu: Yüce gönüllü olan benim

Zafer

Ben yüce gönüllüyüm, sen ise adinin teki. Ben sadık eşim, sen ihanet eden. Böyle yaklaşan, eşini zafer ile kaybeder. Başarı ise zaferden vazgeçiş bedeliyle elde edilir.

Asya ülkelerinde kişi, görünümünü korumak durumundadır. İnsanlar bu şekilde gelecek için başarıyı güvence altına alır. Kötü bir şey yapmış olsa bile birisine tezahürü kurtaracağı biçimde davranırsam onu kazanırım Elinden geldiğince hatasını düzeltecektir. Buna karşılık aşağılar ya da suçlarsam onu kaybederim Daha da fazlası: Düşman ederim kendime. Hiçbir şey kazanmamışımdır. Buna tanık olanlar da içgüdüsel bir denge ihtiyacı duyacaktır. Zafer, başarıdan vazgeçiştir. Zafer kazananın yandaşı kalmaz. Onun yanında yer alabilecekler, kaybedene yönelirler. Karşı durulmaz bir gereksinimdir bu.

Nefret

Pek çok duygu, sevgi ile acının arka yüzünden ibarettir. Sözgelimi nefret, yalnızca sevginin diğer yüzüdür. Kişi severken yaralandığında ortaya çıkar. Nefreti dile getirdiğinde, yaralanan insan sevgiye erişimine set çeker. Ama, “Seni çok sevdim ve bu bana çok acı veriyor” dediğinde nefrete yer kalmaz. Böyle bir cümlenin ardından barışmak mümkündür. Nefretin ardındansa artık değil. Nefret ile insan, aslında sahip olmak istediğini yitirir.

Korku

Sevginin tersinin korku olduğunu söyleyenler var.

Tersi kayıtsızlıktır. Bir çift bana gelip, artık birlikte yaşayamadıklarını söylediğinde yalnızca geride ne kadar bağlılık kaldığına bakarım Eğer çok acı çekiyorlarsa bağlılık henüz güçlü, uzlaşma olasılığı yüksektir. Acı duymuyorlarsa ilişki de bitmiş demektir. O zaman kayıtsızlık egemen olacaktır.

Korkuya geri dönelim Somut, elle tutulur olduğu durumlar vardır. Sözgelimi anne gidip bir daha geri dönmediğinde olduğu gibi. Ana babalar çocukların bu korkuyu duymak zorunda kalmaması için genelde her şeyi yaparlar. Böylece çocuk kendini güvende hisseder. Ancak korkudan uzak bir eğitim fikri ütopyadır. Yoktur böyle bir şey. Birisi, “Çocuklar korkudan uzak bir şekilde yetiştirilmeli, kilise korkudan uzak olmalı” dediğinde ona, torunları için anlattığı masaldaki şiddet unsurlarını ayıklayan büyük annenin öyküsünü anlatırım Şiddetten arındırdığı masalları anlattığında torunları büyük anneden korkmaya başlarlar.

Korku bir şeye bağlanan bir duygudur. Korkunun bağlanacağı ne kadar çok şeyi ortadan kaldıracak olursam, o ölçüde büyür.

Korku verici durumlarla yüzleşmek iyidir. Sözgelimi ailede büyük baba öldüğünde çocuğu elinden tutar, “Büyük baban öldü” derim. Onunla birlikte büyük babanın eline dokunur, “Görüyor musun” derim, “eli soğuk artık. Onu toprağa vereceğiz ama sen büyük babanı istediğin zaman hatırlayabilirsin.” Çocuk bu durumda ölüme korkusuzca bakabilecektir.

Terapi sırasında sözgelimi transta insanları sıklıkla bir kez daha sevdikleri bir insanın ölüm döşeğine döndürür, onun cansız yatan bedenine baktırırım. Çocukların ölünün yanına uzanmalarına da izin verirdim ben. Kalktıklarında korkudan özgürleşmiş olurlar. Bu korkuyla yüzleşmiştirler.

Ölüm korkusuyla?

Ölülere karşı duyulan korkuyla. Çocuğu korkutan başka durumlarda çocuk, bir yandan korunarak bu duruma götürülür. Böylece bu koşullarla baş etmeyi öğrenir.

İlişkilerde bir yakınlık, kendini bırakma korkusu var. Çoğu cinsel sorun buradan kaynaklanıyor. Bundan dolayı, sevgiyi korkuyla ilintilendirme gibi bir sonuca varıyorum

Evet, böyle bir şey var. Erkeğin en güçlü korkusu kendini kadına vermektir. Korkuyu öğrenmek için evini terk eden adamın öyküsünde olduğu gibi. Adam korkuyu yatakta, kadının yanında öğrenir. Ya da Wagner’in Siegfried’i. Korkuyu, zırhını Brünhild’e açıp onu karısı yaptığında tanımıştır. Bu korku, yaşam ve ölümün derinliğiyle ilgilidir.

Bu korku geleneksel olarak özellikle erkeklere atfedilir. Korkarım, kadınlarda da bir o kadar yaygın. Korkuyu kadın da kendince yaşar kuşkusuz. Siegfried karşısındaki Brünhild gibi.

Benim görüşüm şu: Erkek de kadın da sevgi yoluyla kopmaz bir bağ oluştuğunu bilirler. Bunu kavramak korkutucudur. Pek çağdaş görünmese de, olgu, bu yolda bir bilgi aktarıyor gibi görünüyor.

Bağ kavramını mutlaka ilişkiyle özdeş olarak mı kullanıyorsunuz? Öyleyse bu korku ilişkiler için de geçerli?

İlişki bağ kadar güçlü değildir. Çoğu zaman bağı, kurduğumuz ilişki yoluyla koparmaya bakarız. Bir çift, risk almaksızın yüzeysel bir ilişkiye girdiğinde ya da eşlerden biri kendini önceden kısırlaştırdığında ortada bir ilişki olmasına karşın bağ yoktur. Öte yandan bağ, ilişki olmaksızın da oluşabilir, sözgelimi bir tecavüz olayında.

Bu, bağın çocuk sahibi olmakla ilintili olduğu anlamına mı geliyor?

Hayır, söz konusu olan sevginin yaşanması. Eğer bu sırada önem taşıyan bir şey dışarıda bırakılırsa sevgi bağa dönüşmez. Ancak bu noktada, neyin nasıl olması gerektiğine ilişkin kurallar olduğu gibi bir izlenim yaratmamak için çok dikkatli olmak gerek. Bağın oluşup oluşmadığını ortaya çıkan etkide gözlemlerim ben.

Bağı, kuşaklar ve aile dizimi sırasında görünür hale gelen sonuca bakarak mı tanımlıyorsunuz? Doğru. Bu, yanlış anlamaları ortadan kaldırır. Bağ, yalnızca sonuca bakılarak tanımlanmıştır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült