Kişisel Gelişim

 

Yaşamı Seçin

Leo Buscaglia


Bana göre, sahip olduğumuz en değerli şey yaşamdır. Eski bir deyişe göre, yaşamın olduğu yerde umut da vardır. Dolayısıyla, yaşamı seçmeyi öğrenebilmemiz, sandığımız kadar güç olmayacaktır. Ancak yine de, yaşamı seçmeyen birçok insan vardır. Geçenlerde, bir öğrencim üniversiteye geldi. Çok umutsuz, üzgün bir hali vardı. «Ah, sizin şu yaşam konusundaki düşünceleriniz! Çok sinirlendiriyorsunuz beni! ‘Yaşamı seç’ diyorsunuz. Allah kahretsin, ne diye seçeyim yaşamı? Yaşam beni seçti. Doğmayı ben istemedim. Dünyaya isteğim dışında getirildim, yaşamayı ben seçmedim. Yaşamı seçmenin neden benim sorumluluğum olduğunu bir türlü anlamıyorum.» dedi.

Her yıl, binlerce insan akıl hastanelerine gidip yaşamlarını doktorların, terapistlerin ellerine teslim ediyorlar. Kimi kişiler de, bu değerli armağanı alıp doya doya yaşamak yerine, yaşamdan vazgeçip «Benim yaşamımı benim yerime sen yaşa.» diyorlar.

Farkında mısınız bilmem, ama gitgide artan bir «çocuk dövme hastalığı» sorunumuz var. Bazı kişiler çocuklan aklınızın alamayacağı kadar kötü biçimde dövüyorlar. Daha geçenlerde, Los Angeles’da, küçük bir kızın gözleri oyulmuş! İnanılması çok güç şeyler bunlar. Bunun yanı sıra, anlaşılması olanaksız bir hastalık daha ortaya çıkıyor: Yaşlılarımızı hırpalıyoruz. Yaşlı insanları dövüyoruz! Evet, çocuklar, yaşlı ana babalarını dövüyorlar.

65 ve daha ileri yaşlarda olan binlerce kişiyle bir anket yapılmış ve bu insanların yalnızca yüzde 20’si «mutlu» olduğunu söylemiş, ötekiler kendilerine «kurban» adını vermişler. Amaçladığımız sonuç bu mudur? Yaşamın amacı bu mudur? Sonunda haksızlığa uğrayıp acı çekmek için mi yaşıyoruz?

Her yerde, sürekli olarak ölümden, kederden ve umutsuzluktan' söz eden bir sürü insan vardır. Eğer istediğiniz şeyler bunlarsa, her yerde bulabilirsiniz istediğinizi. Gazetenizi okuyun. Televizyonunuzu açın. Oysa, isterseniz, yaşam iyidir, yaşam güzeldir, haydi kutlayalım yaşamı demeyi de seçebilirsiniz.

Yaşam sözcüğünün sözlük anlamına bakmak aklınıza geldi mi hiç? Ben bulduğum çok güzel bir tanımı size okumak istiyorum: «Yaşam, canlı ve etkin bir varlığı ölü bir varlıktan ayıran niteliktir.» Ne görkemli bir tanım değil mi? Ama pek yeterli bir tanım da değil galiba. Hoşuma giden bir başka tanım daha var: «Bir şeyin yararlılık süresi.» Kendi kendime, eğer canlı ya da ölü oluşumuzun ölçütü yararlılıksa, sağımızda solumuzda bir sürü ölü insan dolaşıyor, diye düşündüm. En çok hoşuma giden, şu üçüncü tanım: «Bir zaman dilimini geçirmek ya da harcamak.» Evet, çoğumuz, yaşam süremizi gerçekten öylece geçirip harcarız. Gerçekten, sözcüğün tam anlamıyla canlı olan, yaşamı olanca gücüyle yaşayan pek fazla kişi yoktur içimizde. Yaşamınızı başkalarının ellerine bıraktığınız sürece, hiçbir zaman yaşayamayacağınıza inanıyorum ben. Kendi yaşamınızı seçme ve tanımlama sorumluluğunu üstlenmek zorundasınız.

Ben, gerçekten birçok kişinin yaşamdan korktuğuna inanıyorum. Nedenini bilemiyorum bunun. Kendimiz olmaktan korkuyoruz! Çok güzel, çılgınca duygular oluşur içimizde, ama biz bunları eyleme dökmeyiz. Çok çekici bir kadın görür ve «Çok güzel olduğunu gidip söyleyeceğim ona.» diye düşünürsünüz, ama sonra «Yapamam bunu» dersiniz kendi kendinize. O kadın da, yaşamı boyunca güzel olduğunu hiç öğrenemeyecektir belki! Utanılacak bir şeydir bu, çünkü kendimiz tam olarak yaşamazsak, başkalarının da tam olarak yaşamalarına engel oluruz!

Yaşamı, yaşamaktan korkarız. Dolayısıyla da, denemeyiz, görmeyiz, duyumsamayız. Risklere girmeyiz! İlgilenmeyiz! Bundan ötürü yaşamayız gerçekte. Yaşamak, yaşama etkin biçimde katılmak demektir. Yaşam ellerinizi kirletmek demektir. Yaşam her şeyin tam ortasına dalmak demektir. Yaşam yüzükoyun yere düşmek demektir. Yaşam kendinizi aşmanız —yıldızlara ulaşmanız— demektir.

Ama, kendiniz için kendiniz karar vermelisiniz. «Benim için yaşamın anlamı nedir?» sorusunu kendiniz yanıtlamaksınız. Her gün, yaşam, yaşamak ve sevmek konusunda düşünmek için, ne yemek pişireceğimizi tasarlarken harcadığımız zaman kadar (hayır, dörtte biri kadar) zaman ayırsak, olağanüstü varlıklar olurduk!

Ancak, yaşamın bu soruna ilişkin çok güzel bir çözüm yolu vardır. Bana çok büyüleyici gelir bu. Yaşam, yaşanmadığı zaman, içimizde patlak verir. Buhar dışarı fırlamaya hazır olduğunda kapağı sımsıkı üstüne kapamaya çalışmak gibi bir şeydir bu. Böyle bir durumda, eminim, mutlaka bir şeyler olur. Ya aşırı korkuya, kedere, yalnızlığa, paranoyaya ya da duyumsamazlığa sığınırsınız. Bunların tümü, canlı olmadığınızın, yaşamadığımızın belirtileridir. Bunlardan herhangi birini duyuyorsanız eğer, kollarınızı sıvayıp «Bırakın yaşayayım.» deyin. Yaşama katılmaya başladığınız an, buhar dışarı çıkar ve güvenliğe kavuşursunuz. Kolay bir şey değildir bu, ama yaşam, onu yönlendirmemiz gerektiğini söyler bize. Ne güzel!

Bana gelip «Hiçbir sorununuz yokmuş gibi görünüyorsunuz. Peki, yaşam bu denli güzelse, nasıl oluyor da ölüm, acı, üzüntü gibi bir sürü olumsuz şey var? Çocuklar neden acı çekiyorlar? Cinayetler, tecavüzler, savaşlar niçin oluyor? Niçin, niçin, niçin?» diye sorarlar.

Ben de «Ben nasıl bilebilirim ki?» diye yanıtlarım. Ben de yıllarca bu soruları sorup durmuştum. Ama sonra ne yaptım biliyor musunuz? Soru sormayı bırakıp yaşayarak yanıt aramaya başladım ve o zaman her şey değişiverdi.

Ölüm niçin vardır, Bilmiyorum. Acı niçin vardır? Olmamasını isterdim, ama «niçin var?» bilmiyorum. Eğer yaşamımı bu sorulara yanıt aramakla geçirirsem, hiçbir zaman yaşayamam ki!

Ama, bu kişilere, yaşamı biraz tanıdığımı söylerim. Sevinç denen bir şey vardır, çünkü ben duydum onu. Tatlı çılgınlık denen bir şey vardır, çünkü ben yaşadım onu. Sevmek denen bir şey olduğunu da biliyorum, çünkü ben sevdim. Sevinçten kendinden geçme diye bir şey olduğunu biliyorum, çünkü ben yaşadım onu. Coşu diye bir şey olduğunu da biliyorum, çünkü bunu yaşayan insanlar tanıdım. Bu «coşu» sözcüğünü çok seviyorum! Coşuya ulaşmaya çalışın! Ben kendi adıma, coşunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmeden ölmek istemiyorum!

Neyse, kesinlikle bildiğim bir şey varsa, o da bunları kendinize verebileceğinizdir. Yaratabilirsiniz bunları. Yaşamınız boyunca, size siz verildi, siz olarak oluştunuz, siz olmayı öğrendiniz. Ama bir eğitimci olarak, işin en güzel yanının, öğrenilebilen her şeyin unutulup yeni yöntemlerle yeniden öğrenilebileceği olduğunu kesinlikle söyleyebilirim size. Bu nedenle, olmak istediğinizi olabilirsiniz. Ancak, ellerinizi bulaştırıp kirletmeye, biraz acı çekmeye, biraz savaşım vermeye ve biraz çaba harcamaya istekli olmanız koşuluyla gerçekleştirebilirsiniz bunu. Çünkü, kendiliğinden ve kolayca oluşmaz bu. Çaba harcamak zorundasınız. Her şey elinizdedir.

Doğduğunuz gün, dünyanın size doğum günü armağanınız olarak verildiğini düşünürüm ben. Göz kamaştırıcı bir kurdeleyle bağlanmış çok güzel bir kutu! Kimi kişiler, kurdeleyi çözmek sıkıntısına bile katlanmazlar ve kutuyu öylece bırakırlar. Kutuyu açarlarsa, yalnızca güzellik, mucize ve büyük sevinçler bulmayı umarlar. Yaşamda üzüntü ve umutsuzluğun da olduğunu görünce şaşırırlar. Yaşamda yalnızlık ve şaşkınlık da vardır. Bunların tümü yaşamın birer parçasıdır. Sizi bilmem, ama ben, yaşamın uzağından geçip gitmek istemem. O kutuda olan her şeyi öğrenmek isterim. Bu küçük kutunun adı Acı olabilir. Eh, o da benimdir, kutuyu açıp acı çekmeyi öğreneceğim. Bu küçük kutunun adı Yalnızlık olabilir. Onu açarsam ne olur dersiniz? Yalnızlığı tanırım. Böylece, bana «Yalnızım» dediğinizde, sizin yalnızlığınızı anlayabilirim biraz ve dolayısıyla birleşip birbirimizin ellerimizi tutabiliriz. Bunların tümünü öğrenmek isterim ben. Çünkü, coşuyu da öğrenebileceğimi biliyorum ben. Varsa bulurum onu. Üzüntüyü sevince döndürebileceğimi de biliyorum, çünkü yaptım bunu. Siz de yapabilirsiniz. Kaygıyı alıp gerçeğe dönüştürdüm ben. Siz de yapabilirsiniz bunu. Benim yapabileceklerimin içinde sizin yapamayacağınız hiçbir şey yoktur. Üstün insan değilim ben. Benim yapabileceğim her şeyi siz de yapabilirsiniz. Kimilerini belki de benden çok daha iyi yapabilirsiniz. Eğer bunu yapacak gücünüz yoksa, gerçekten bu güce sahip değilsiniz demek değildir bu. Yalnızca, onu elde etmek için çabalamıyorsunuz demektir. O güç vardır, sizindir.

Bir büyü gibi, umutsuzluğu umuda dönüştürebiliriz. Bütün gözyaşlarını silip yerine gülümsemeyi getirebiliriz.

İçsel ve dışsal olarak iki tür güç vardır. Kasırga, deprem, sel, kaza, hastalık ve acı gibi dışsal güçler üzerinde çok az denetimimiz vardır.

Asıl önemli olan içsel güçtür. Bu felaketlere nasıl tepki gösteriyorum? Budur önemli olan. İster inanın ister inanmayın, bunu tümüyle denetleyebiliyorum ben. Birkaç yıl önce, Los Angeles’da çok şiddetli bir deprem oldu. Güneş henüz doğmuştu. Birden korkunç bir çatırtı duydum ve o anda oturma odam çöküverdi. Holden kocaman bir toz bulutu yükseldi. Ben de tıpkı sizin gibi yaşamayı çok severim, onun için ilk tepkim kendi kendime «Buscaglia, bir an önce çık buradan.» demek oldu ve hemen dışarıya fırladım. Büyük bir üzüntüyle «O güzel evim, kazanıp biriktirdiğim her şey yok oldu.» diye düşündüm. Sonra epeyce yatıştım ve gidip arka verandamda oturdum. Hala evin her yanından toz bulutları yükseliyordu. Hafif sarsıntılar sürüp gidiyordu. Sonra, çitin öte yanındaki komşularımı gördüm. «Merhaba!» dedim. Onlar «Leo! Evin yıkılıyor!» diye bağırdılar. Ben de «Biliyorum. Evime bir şeyler oluyor, ama henüz ne olduğunu göremiyorum. Eh, biraz bekleyebilirim de zaten.» dedim.

Hepimiz birden gülmeye başladık. Bende hiç araç gereç kalmamıştı ama komşularımda biraz yakıt vardı, kahve yapıp içtik. Ertesi sabah güneş doğuncaya dek ağaçların altında oturduk. Sabah, içeri girip evlerimizdeki hasara baktık. Elimden hiçbir şey gelmezdi ki! Böyle bir koşulda, isterik davranmak olağan bir tepkiydi, ama kendi duygularımla bağlantı kurup dengemi koruyarak durumu kabullenmem de olanaklıydı.

Bana «Yaşamı gerçekten sevmeye nasıl başladın?» diye sorarlar. Bunun yanıtım gerçekten bilmiyorum. Bir şeyin tam olarak ne zaman başladığını nasıl bilebiliriz? Sizi düş kırıklığına uğratacağım belki ama Nepal’de bir dağın tepesine çıkıp Tanrı’dan vahiy aldığımı sanmayın. Böyle bir şey olduğunu söyleyebilmeyi isterdim. Çok da güzel bir şey olurdu kuşkusuz, ama olmadı tabii. Yaşamı sevmeye ne zaman başladım bilmiyorum, ama çok olağanüstü insanlar olan annem Rosa ve babam Tulio ile başlamış olabilirim. Dünyanın en çılgın insanlarıydılar. İkisi de. Artık yaşamamalarına çok üzülüyorum, çünkü onları sizlerle paylaşmayı çok isterdim. Çok delişmendiler. Sürekli bir delilik içinde yaşadılar ve gerçekten çok güzel bir yaşamdı onların yaşamı. Biz de, onları örnek alıp, bağlantı kurunca her şey akılsızca akıllı olduğu zaman insana güç veren o güzel çılgınlığı biraz öğrendik sanırım.

Herkes «Şu Buscaglia çılgının biri» diyor. Üniversitedeki ünümü bir duysanız .... «adam kaçık.» Ama çok hoş bir şey bu, çünkü bana davranış özgürlüğü sağlıyor! Size kaçık gözüyle bakılırsa, her şeyden yakanızı sıyırabilirsiniz, yoksa polisi çağırıverirler!

Babam beş altı yıl önce öldü. San Fransisko’ya her gidişimde, büyük bir özlem duyarım, çünkü babam bu kenti çok severdi. Annem ve babam, bazen, onlara biraz İtalya’yı anımsattığı için North Beach’e giderlerdi. Orada, çatlayıncaya kadar makarna yiyip, İtalyanca konuşarak kültürlerini yeniden yaşarlar ve sonra Los Angeles’ın o büyük, ıssız topraklarına geri dönerlerdi.

Bu gezintiler bizim için güzel bir olay olurdu. Annemle babam, minik yavrularını hep yanlarında götürürlerdi; onlan almadan hiçbir yere gitmezlerdi zaten.

Hepimiz, küçük, eski bir Chevrolet arabaya doluşurduk. Annem lüks içinde yolculuk yapmayı severdi; özel sandalyelerini de yanma alırdı. Yolda, insanların durup sandviç ya da fındık fıstık atıştırdıkları bir «Dinlenme Alanımda dururduk. Sandviç ya da fındık fıstık da neymiş! Anneme göre şeyler değildi bunlar. O gnocchi pişirirdi! Bizim yemeğimiz neredeyse bir ziyafet olurdu. Sonra, ocağı, buzluğu ve makama malzemelerini alıp birlikte yeniden arabaya doluşur ve eve dönerdik. San Fransisko’ya dönüşümüz günlerce sürerdi. Los Angeles’la San Fransisko arası bana sanki 3000 kilometreymiş gibi gelirdi hep.

Dilerim, hepimiz ana babalarımız, kız kardeşlerimiz, erkek kardeşlerimiz ve sevdiğimiz başka insanlarla, onlar ölmeden önce barış içinde yaşamayı başarabiliriz. Babam, kanser olduğunu ve çok az yaşamı kaldığını öğrendiği zaman, gidip «Baba, bu süre içinde seninle birlikte bir şeyler yapmak istiyorum. Eğer istersen, bu süre boyunca seninle birlikte olmak istiyorum. Nereye gitmek istersin? İtalya’ya dönmek ister misin?» diye sordum.

«Yooo yooo, benim yurdum burası artık. Ama San Fransisko’ya gitmek isterim.» dedi.

Böylece arabaya binip San Fransisko’ya gittik. Beş gün boyunca caddelerde dolaştık durduk. Ne yemekler yedik! Günde beş öğün yemek yiyorduk! Birlikte çok. çeşitli şeyler yaptık.

Başka ne yapmak , istedi biliyor musunuz? Bu onun ne çılgın bir adam olduğunu gösterecektir size. Las Vegas’taki, bozuk parayla çalışan otomatik büfeleri ve oyun makinelerini çok severdi. Bu nedenle oraya gidip 5 sentlik oyun makineleriyle oynamak istedi. Öyle büyük bir kumarbaz değildi, yalnızca oturup para makineleriyle oynadı durdu. Makinelerin olduğu yerdeki hostese «Orada, büyük bir ciddiyetle para makinesiyle oynayan şu adamı görüyor musunuz? 5 sentlerinin bitmemesini sağlayın.» deyip biraz dolar verdim. Hostesin makineye sürekli olarak her beş dolar atışında, babam «Kazanıyorum, kazanıyorum, bu gece hep kazanıyorum!» diye sevinç çığlıkları atıyordu. İşin asimi anlamadığını sanmayın, çünkü çok zeki bir insandı. Ama yi' ne de çok eğleniyordu. Bu oyundan hiç bu kadar zevk almamıştı.

Ancak, her şeye karşın, öldüğü zaman, çok sevdiğim bir insanla vedalaşmak, size gelebileceği gibi bana da çok güç geldi. Cenazeden dönüşümde ne denli yıkılmış halde olduğumu anımsıyorum. Evime yaklaştığımda, verandada çok büyük bir çikolata kutusu ve bir buket çiçek gördüm. Bir de kart iliştirilmişti. Bir arkadaşımdandı. Kartta «Leo, bunlar dünyada hala güzel şeyler, yenecek iyi şeyler olduğunu anımsatmak için.» diyordu.

Görüyorsunuz, zamanı geldiğinde babamın ölümüne engel olamamıştım, ama içimdeki güçler «evet, olağan bir şey bu.» diyebilmeme yardım etmişti.

Babam, her şeyini başkalarına veren bir insandı. Hiçbir zaman bir şeye sahip olamazdı. Biraz paramız olup ayakkabı ya da başka şeyler alabilecek duruma geldiğimizde hemen parasını verecek bir yer bulurdu. Bu nedenle, sürekli olarak varsıllıktan yoksulluğa gider gelirdik. Ama annem çok az malzemeyle nefis yemekler pişirmeyi becerebilen bir kadındı. Yoksul günlerimizde, pan e choi pişirirdi bize. Yalnızca ekmek, et suyu ve lahanayla yapılan bir yemektir bu. Fırında pişirilir ve mideye girince öylesine yayılın şişer ki, açlık nedir bilmezsiniz! Durumumuz kötüleşince hep pan e choi yerdik.

Babamın kimi zamanlar büyük bir umutsuzluğa kapıldığım anımsıyorum. Zaten, annem de, babam da, yaşamı bizden hiç saklamadılar. Umutsuzluklarım, üzüntülerini, korkularım bizden gizlemeye çalışmadılar hiç. Hiçbir zaman bize Cebelitarığın kayaları gibi güçlü oldukları izlenimini vermeye çalışmadılar. Bize her zaman, yalnızca insan olduklarını öğrettiler. Bu nedenle, onlara minnet duyuyorum. Kusursuzluk simgesi değildiler; insanlık simgesiydiler! Babamın oturup bize iş ortağının onu dolandırıp paraların tümünü alarak kaçtığım ve bir sonraki yemeğimiz için bile nereden para bulacağını bilmediğini anlattığım anımsıyorum.

Annemin çok çılgın bir alışkanlığı vardı. Gülmeye bayılırdı. Gülerken çok da gülünç olurdu. Ama babam onun bu huyuna çok kızardı. Kahkahalarla gülerken gözlerinden yaşlar gelirdi annemin. Bir gün ne yaptı biliyor musunuz? Babamın çok üzgün olduğu bir günün akşamında eve döndüğümüzde, ancak bir vaftiz ya da düğün töreni için hazırlanabilecek bir ziyafet sofrasıyla karşılaştık: çeşitli mezeler, makarna, et, her şey vardı!

Babam «Aman Tanrım, nedir bu?» diye sordu.

Annem «Bütün parayı bunlara harcadım.» dedi.

Babam «Sen delisin!» dedi.

Annem de «Neşeye gereksinme duyduğumuz zaman bugündür, yarın değil. Mutlu olmamız gereken zaman şimdidir. Kapa çeneni ve yemeye başla!» dedi.

Ne ilginç, değil mi?

Sonra oturup yemeğimizi yedik. Yıllar önce olmuştu bu ve inanın bana, annemin o Teselli Yemeği’ni yaşamım boyunca unutamam. Üstelik, o kötü durumdan kurtulduk ve yaşadık! Ne çılgınlık değil mi? Kurtulduk ve yaşadık. İşte bakın, ben buradayım! Babam da 86 yaşma dek yaşadı.

Gördüğünüz gibi, dış güçler vardır kuşkusuz, ama asıl önemli olan, bu dış güçlere kişisel olarak nasıl tepki gösterdiğinizdir. Mutsuzluğa mutluluk katabilirsiniz. İnanın buna! Deneyin bir kez!

Emin olduğum bir şey vr: Mutsuzluk arkadaşlığı çok sever. Yalnızca sevmekle kalmaz, arkadaşı olması için istemde bulunur! Mutsuz kişiler, sizin de mutsuz olmanızı isterler ve bunu sağlamak için de ellerinden geleni yaparlar, inanın. «Sakın mutlu olayım deme.» derler sanki. Ama beni hiçbir zaman ele geçiremezler. Böyle kişiler arkadaşlık etmek isteyebilirler tabii ve ben de onlarla arkadaş olabilirim. Ama, ben onların ancak mutlu arkadaşı olurum, mutsuz arkadaşı' değil.

Bunları gerçekleştirmek için seçecek çok seçeneğimiz var. Bunlardan en önemlisi «kendini seçmek» tir.

Seçin kendinizi.

Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmekten vazgeçin. Kollarınızı kendinize dolayıp «Her şeyin güzel. Saçların dökülüyor olabilir, ama sahip olduğum tek şey sensin!,, deyin.

Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şeyi başardınız demektir. Güçsüzlükleriniz o kadar da önemli değildir, sizin yalnızca küçük bir parçanızdır.

Kendinizi seçmek zorundasınız. Yaşamlarına son veren, yaşamayan kişilerin aslında hiç özsaygı duygusu olmayan kişiler olduğuna inanırım ben. Size bunu en son kim söyledi bilmem ama ben vurgulamak istiyorum: Siz bir mucizesiniz.

Saygı ve korku duyarım hep. Hepsi birbirinden farklı yüzler... hepsi çok olağanüstü, hepsi çok güzel. Farklı gözler, farklı burunlar, farklı ağızlar. Hepiniz birbirinizden o denli farklısınız ki, kimliğiniz ancak parmak izlerinizle belirleniyor! Benzersizliğinizi bu kanıtlamazsa başka ne kanıtlayabilir?

Niçin böyle benzersiz yaratıldınız dersiniz? Başkalarına benzemeniz için mi? Hiç sanmam. Tanrı’nın amacının bu olduğunu hiç sanmam. Kanımca benzersiz yaratılmanızın nedeni, her birinizin verilecek benzersiz bir iletisi olmasıdır. Yaşamınız boyunca bu iletinin ne olduğunu araştırın. Bulunca da geliştirip benimle paylaşın. Çünkü, böyle bir paylaşma sürecine girersek, ikimiz de büyür gelişiriz. Varlığınızı tam olarak geliştirmek sizin sorumluluk ve görevinizdir. Kendinizi yitirirseniz geriye hiçbir şey kalmayacaktır.

Onurunuzu koruyun; bütünlüğünüzü koruyun. Sizi sizden Başka hiç kimse küçük düşüremez. Başkaları sizi farklı görebilirler, ama siz kim olduğunuzu bilirsiniz. Kıvanç duyarak o kişi olun. «Ben benim!» O güzel oyunun sonunda Medea’nın söylediklerini anımsayın. Medea’ya sorarlar: «Medea ne kaldı geride?» Medea da «Ne mi kaldı? Ben kaldım!» diye yanıt verir. Çok güzel bir söz bu. Çünkü insan çok yönlü, çok değerli bir varlıktır.

Her birimiz birer tarihiz! Ne ilginç değil mi? Bir ailede art arda yaptığımız birçok inceleme sonucunda, aynı ana babanın bir çocuğunun melek, öteki çocuğunun şeytan olabileceğini görmüştük. Niçin? Özgünlüğünüz ve algılama biçiminize ilişkin bir şeyler anlatmıyor mu bu size? Bu gece, hepiniz kafanızda kendinize özgü, farklı bir dünya taşıyarak geldiniz buraya. Hepiniz farklı bir geçmiş taşıyarak geldiniz. Kiminizin sevecen, duyarlı ve sevgi dolu bir ana babası olmuştur. Kiminizin de, elinden geleni yapmasına karşın başarılı olamamış, sürekli sövüp sayan bir ana babası olmuştur. Kiminizin henüz tamamlanmamış ve büyük boşluklarla dolu bir geçmişi vardır. Kiminizin de doya doya yaşanmış, ilginç bir geçmişi vardır. Ama işte bu gece hepiniz buradasınız.

Bu da bir başka «niçin». Nasıl olur? Hepimizi bu gece buraya getiren nasıl bir ortak özelliğimiz var? Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama var olduğuna eminim. Bir şey var kesinlikle. Bunun büyüsel bir şey olduğunu düşünüyorum ben. Düşünün biraz, ne büyük bir mucize bu! Hepiniz, kendinize özgü geçmişlerinizle geldiniz buraya. Salt size özgü bir duygusal geçmişiniz de vardır. Kiminiz, tam şu anda, yalnızlık ve umutsuzluk içindesinizdir belki, kim bilir? Kiminiz şaşkın, ne yapacağını bilemez durumdasınızdır; kiminiz üzgünsünüzdür; kiminiz sevinçlisinizdir; kiminiz sevinçten coşmuş haldesinizdir. Kiminiz de çok güzel titreşimler gönderiyorsunuz. Hepsi geçerlidir bunların. Hepsi iyidir. Hepsi güzeldir. Hepsini kucaklayıp benimseyin, çünkü bir parçanızdır onlar. Gizemli olan, bunların bizi biraraya getirmesidir. Gelin, nedenini sormayalım bunun.

Her şeyi çözümlememizi gerektiren bir kültürümüz var. Birisi bize «Seni seviyorum.» dese, hemen «Sözcüklerinin anlamını belirle!» deriz. Neredeyse, tam olarak nasıl duyumsayacağımızı bilemez duruma geldik. Algıladığımız her şey, garip bir eleme işleminden geçiyor ve bize ulaştığında, özgünlüğünü yitirip bizim istediğimiz biçime dönüşüyor. Dolayısıyla da gelişmiyoruz, olgunlaşmıyoruz. Her gün aynı şeyleri yapıp duruyoruz... Oysa siz birer tarihsiniz. Benzersiz bir tarihsiniz. Çok güzel bir tarihsiniz. Ancak, bu tarih ne olursa olsun, artık geçip gitmiştir. Sevip kucaklayın onu. Bağışlayıcılı. ğı yeni baştan yaratın. Bağışlamayı öğreninceye dek yaşamayı seçemezsiniz. Bağışlamayı öğrenip size geçmişte kötülük yapan kişileri «Önemi yok» diyerek bağışlayın. Çünkü, bağışlamazsanız, öfke ve üzüntülerinizi ölü albatroslar gibi boynunuzda taşırsınız ve bunlar omuzlarınızı çökertirler. Bağışlamayı ve vermeyi öğrendiğiniz zaman bu yükten kurtulursunuz ve bu duyguları denetlemek için harcadığınız gücün tümünü gelişmek ve güzelleşmek için kullanabilirsiniz. Öyleyse, ölü bir albatrosu taşır gibi geçmişinizi sırtınızda taşımayın. Bırakın gitsin geçmişiniz! Ondan öğreneceğinizi öğrenin ve sonra salıverin gitsin.

Eugene O’Neill çok güzel bir şey söylemiş:

Hiçbirimiz, yaşamın bize yaptığı kötülükleri düzeltemeyiz. Bize yapılanlar, biz daha ne olduğunu anlamadan olup bitiverirler ve sonra bunlar bize yaşamımız boyunca, sürekli olarak kendimiz ve olmak istediğimiz kişi arasına girmelerine yol açacak şeyler yaptırırlar. Böylece kendimizi neredeyse sonsuza dek yitiririz.

Siz bir geçmiş olduğunuz kadar bir geleceksiniz de. Bunu biliyorsunuz. Ama gelecekte neler olacağını kim bilebilir? Hiç kimse. Öyleyse gelecek konusunda niçin kaygı duyalım? Gelecek için kaygılanıp zengin olanlar yalnızca sigorta şirketleridir! Bu şirketler bize güvence verirler. Tanrı korusun! Eğer bize hiç güvence vermeyen bir şey varsa o da sigorta şirketleridir. Bunlar kafalarımızı, kendimizi her şeyden korumamız gerektiği konusunda o denli garip düşüncelerle doldururlar ki, sonunda kaygı konusunda kaygılanmaya başlarız!

Ama siz ayrıca, bugünsünüz. «Şimdi» siniz. Şu andan başlayarak, istenç, zeka, istek ve coşu ile istediğiniz her şey olabilirsiniz.

Şimdi söyleyeceğim şey size çok çocukça gelebilir. Ama gerçekten inanıyorum ki, bu gece «var olmak» kararını alsanız... diyelim ki, bu gece buradan ayrılırken «Yaşamı sevmenin ne demek olduğunu öğreneceğim.» ya da «Seven bir insan olmanın ne demek olduğunu öğreneceğim ve bu geceden başlayarak seven bir insan gibi davranacağım. Ne zaman olumsuz bir şey söylemeye kalkışırsam, yumruğumla ağzımı tıkayacağım.» deseniz, önümüzdeki üçdört hafta içinde, aklınıza bile gelmeyen, çok ilginç şeyler olacaktır size.

Bunu gerçekleştirecek güce sahipsiniz. Yapabilirsiniz bunu. Nikos Kazancakis «Fırçanız var, boyalarınız var, bir cennet resmi yapın ve girin içine.» diyor. Siz bir cehennem resmi yapmak isterseniz, buyrun yapın, ama bunun için beni suçlamayın, ana babalarınızı suçlamayın, toplumu suçlamayın ve Tanrı aşkına, Tanrı’yı suçlamayın... Kendi cehenneminizi yaratma sorumluluğunu da üstlenin.

Biz bir geçmiş miyiz? Evet. Bir gelecek miyiz? Evet. Ama, eğer yaşamı seçeceksek, yapmamız gereken şey şu andaki yaşamı seçmektir! Hemen şimdi! Çünkü, her şeyin önemli olduğu an, şu andır. Çünkü biz aynı zamanda bir gizilgücüz. Ama, bu gizilgücü geliştirmek için, kendimizi «özyıkıcı kişilik» ten kurtarmalıyız. Paul Reps. buna «Karşıtkişiliğin araçları» adım veriyor. Ne de çok vardır bizde bunlardan! Kendimizi «olmaz» lardan kurtarmalıyız. «Hayır» lardan kurtarmalıyız. Ne olumsuz bir sözcüktür bu! Kendimizi' «olanaksız» lardan kurtarmalıyız; hiçbir şey olanaksız değildir. «Umutsuz»lardan kurtarmalıyız; hiçbir şey umutsuz değildir. Bunlar, akılsız insanların kullanacağı sözcüklerdir, akıllı insanların değil. Sözcük dağarcığınızdan dışlayın bu sözcükleri. Asla, asla demeyin! «Olanaksız mı? Tabii olanaklı» deyin.

Birçok kadın ve erkeğin gerçekleştirdiği büyük düşler, başkalarının olanaksız dediği şeylerdir. Böyle kişiler çıkıp olanaksızın olanaklı olduğunu kanıtlarlar bize. Ölecekleri söylenen kimi kişiler kalkıp «Canınız cehenneme. Ölmeyeceğim ben.» der ve ölmezler. Böyle insanlar ölmezler. Hiç ölmezler! Norman Cousin’ın Anatomy of an Illness (Bir Hastalığın Anatomisi) adlı yapıtını okuyun. Norman Cousin’a, birkaç aylık yaşamı kaldığı söylenmiş ve ona artık ölmüş gözüyle bakılmaya başlanmış. Oysa şimdi, Saturday Review için yazılar yazıyor, dünyanın her yanında konferanslar veriyor. Bir kitabını geçenlerde tamamladı. Tam gün öğretmenlik yapıyor. Çok etkin, olağanüstü bir insan ve ölmeyi reddediyor!

Yaşama «evet» deyin! Şaşkınlığa, sevince, umutsuzluğa «evet» deyin. Acıya «evet» deyin, anlamadığınız şeylere «evet» deyin. Deneyin «evet» i. «Her zaman» ı deneyin. «Olanaklı»yı deneyin. «Umutlu»yu deneyin. «Yapacağım»! deneyin. «Yapabilirim» i deneyin.

En büyük üzüntü kaynağınızın bütünlüğe ulaşamamanız olduğuna inanıyorum. Varlığınızı bütünüyle geliştirin. Benimseyin varlığınızı. Ama bu da yeterli değildir. Şimdi, «Bu da çok fazla galiba.» diyebilirsiniz belki, ama sürekli geliştirin kendinizi, çünkü yaşam boyu sürecek bir uğraştır bu. Yeni öğrenme yolları, yeni yetenekler, yeni bir yaratıcılık yetisi keşfetme sürecidir. 500 yaşına dek yaşayabilir ve hala çılgınlar gibi üretiyor olabilirsiniz!

Ancak, daha hızlı, daha büyüleyici biçimde değişmek isterseniz, şu «Ben»i değiştirip «Biz» olarak genişletmelisiniz. Beni de kapsamalısınız. «Ben» ve «BeniBana» kuşağından ben bıktım artık ve siz de bıkmışsınızdır sanırım.

Ama, benim sizi yaşamıma katabilmem için kendimden, bir şeyler verebilmem gerekir. Hiç de kötü bir şey değildir bu, çünkü o zaman yitirdiğimden daha çok şey kazanırım.

En büyük tutkularımdan biri, ağaçlar ve yapraklardır. Bir yaprak delisiyim ben ve hiç de utanmam bundan. Doğuya, yaprakların bütün görkemli güzelliklerini sergiledikleri o bölgeye gittiğim zaman coşkudan çıldıracak gibi olurum sanki. New England’da yaşayan bir öğrencimin, sonbaharda o bölgenin yapraklarının güzelliğini görmem için beni çağırdığını anımsıyorum. Siz de, bu gece güncenize şöyle yazın: «Ne olursa olsun, New England’ın sonbahardaki görünümünü kaçırmayacağım. İşimden bir kaçamak yapacağım. Bunu kendime bir armağan olarak vereceğim. Sevdiğim insanları da yanımda götüreceğim ve bu büyüyü onlarla paylaşacağım!»

New England’da, öğrencimle birlikte arabayla dolaşırken, ben sürekli olarak «Durdur arabayı! Aman Tanrım! Şu güzelliğe bakın!» diyordum. Aklımı yitiriyordum neredeyse! Dayanamıyordum, o güne dek böyle bir şey görmemiştim çünkü. Los Angeles’da göremiyoruz bunu. Yapraklar hemen kuruyup düşüveriyorlar. Oysa New England’daki ağaçlarda, kırmızı yapraklar, altın sarısı yapraklar, mavi yapraklar, mor yapraklar, kahverengi yapraklar, turuncu yapraklar ve siyah yapraklar evet, siyah yapraklar vardı! Hepsi de aynı ağaçtaydı. İnanabiliyor musunuz buna? Bir çeşit mucize değil de nedir bu?

Bir lisansüstü öğrencisi olan bu zeki öğrencime döndüm öğrenim düzeyi sizi yanıltmasın ama. Yıllar önce öğrendiğim bir gerçek var: Öğrenimin gerçekte hiçbir etkisi yoktur. Tanıdığım en aptal kişilerden bazılarının doktora dereceleri vardır. Benim de var! Neyse, bu zeki öğrencime dönüp «Niçin?» diye sordum. Doğduğundan beri orada yaşıyordu. «Nasıl oluyor da, bu yaprak siyah, öteki yaprak san olmayı yeğliyor?»’

«Bilmem.» dedi. «Kendiliğinden böyle oluyor işte.»

Ben «Hayır, hiç de kendiliğinden olmuyor! Bir nedeni var bunun ve ben bu nedeni öğrenmek istiyorum. Hemen şimdi kütüphaneye götür beni!» dedim.

o «Tanrım, hiç değişmemişsiniz.» dedi.

Sonra kütüphaneye gittik ve araştırdık. Bunun bir büyü olduğunu öğrendim. Şimdi ben o nedeni biliyorum,

ama size söylemeyeceğim!

Ama, yapraklardaki renk değişiminin bilimsel nedenini bilmek, bu olguyu daha az ya da daha çok kutsal kılmaz. Yine büyüsel, yine olağanüstü bir şeydir bu.

Yaşamı seçmek için yeniden riske girmeye ve sevmeye istekli olmalıyız. Daha önemli bir şey düşünebiliyor musunuz? Ne için çalışır, çabalarız? Ne için acı çekeriz? Ne için umutlanırız? Sevgi için. Yaşam için. Bunları yaşamamak her zaman en büyük kaybınız olacaktır.

Ama riske girmeye, incitilmeye, acı çekmeye hazırsanız, sevgiyi tanıyacaksınız demektir.

Van Gogh çok güzel bir şey söylemiş: «Yaşamı sevmenin en iyi yolu birçok şeyi sevmektir.» Ne hoş değil mi? Yaşamı sevmenin en iyi.yolu birçok şeyi sevmektir. Nasıl bir seven kişi olduğunuzu anlamak için, günde kaç kez «Severim» yerine, «Nefret ederim.», «Bundan nefret ediyorum», «Aman çek şunu, nefret edenm», «Böyle insanlardan nefret ederim», «Bu tür şeylerden nefret ederim» dediğinizi sayın. Sevgi dolu bir kişi olduğunuz savındaysanız, ne kadar sık «Şunu severim», «Bunu severim», «Çiçekleri severim», «Çocukları severim» v.b. gibi sözler ediyorsunuz?

Anlaşmanız ve seçmeniz gereken bir başka şey ölümdür. Yaşamı seçmek için ölümle barış yapmak zorundayız, çünkü ölüm, inanılmayacak kadar iyi bir dosttur. Sonsuza dek yaşamayacağımızı söyler bize. Dolayısıyla, eğer yaşamak istiyorsanız, hemen şimdi yaşamaya başlasanız iyi olur! Çünkü beklerseniz, bulamayabilirsiniz yaşamı.

Çok demokratik olan ölümün güzel yanı, hiç kimsenin ne zaman öleceğini bilmemesidir. Bu, ölümün, karşımızda oturup «Ben buradayım, ben buradayım! ben buradayım!» diyerek bizi her anı doyasıya yaşamaya çağıran bir meydan okumasıdır sanki. Oysa, bizim kültürümüzde, ölüm kavramından daha iğrenç bir şey yoktur. Ölümden Amerikalılardan daha çok korkan bir başka ulus görmedim ben. Neden biliyor musunuz? Çünkü biz yaşamıyoruz! Yaşasak ölümden bu denli korkmazdık.

Tanrı’nın size verdiği her anı yaşarsanız, ölüm saatiniz geldiğinde bağırıp çağırmazsınız. Ölümü inceleyen kişilere mutlu olarak ölenlerin kimler olduğunu sorun. Yaşamı tanımaya çalışmış kişilerdir bunlar.

Ölüm bir meydan okumadır. Ölüm bize zamanımızı boşa harcamamamızı söyler. Oluşmamızı, büyüyüp gelişmemizi söyler! Birbirimizi sevdiğimizi hemen şimdi söylememizi söyler. Kişiliğimizi hemen şimdi açığa çıkarmamızı söyler. Leopardo (Leopar) adlı çok güzel bir kitap var. Sürekli tutku içinde yaşayan Sicilyalı bit adamın öyküsünü anlatır. Bu adam, dünyada en güzel şeyin la donna (kadın) olduğuna inanmaktadır. Bütün yaşamı boyunca yalnızca güzelliğe, özellikle kadın güzelliğine değer verir. Öte yandan, aile yaşantısını da yürütmeye çalışır, ama kadınların tümünün güzelliğini, büyüsünü de hiçbir zaman göz ardı etmez. Ona göre çirkin kadın yoktur. Bir gün, çok ağır bir hastalığa yakalanır. O sırada Kuzey İtalya’dadır. Bir güney İtalyalı, bir Sicilyalı, kuzey İtalya’da ölmeyi aklıma bile getirmez. O da, «Beni evime gönderin. Beni evime gönderin! Evime dönüp ailemin yanında ölmeliyim.» der. Acı ve umutsuzluk içindeki yaşlı adamı bir trene bindirip evine gönderirler. Güzel bir yolculuktur bu. Öleceğini bildiği için evine gitmek istemektedir. Tren Roma’ya varır varmaz istasyondaki dağdağayı duyar. Pencerenin perdesini açar ve dışarıya bakar. Tam o anda, o güne dek gördüğü en güzel, en olağanüstü kadım görür. Kadın tepeden tırnağa kahverengi giysiler içindedir. Kocaman kahverengi bir tüyü olan büyük bir kahverengi şapka, dirseklerine kadar uzanan kahverengi deri eldivenler giymiştir. Yaşamı boyunca gördüğü en zarif kadındır bu. Adam kadına bakıp «Madonna mia!» (Meryem Anam benim) der. Hem de o hasta haliyle! Kadın döner ve ona gülümser. Sonra tren istasyondan ayrılıp yola çıkar. Adam, kadının görüntüsünü hiç aklından çıkaramaz.

Kitabın bir sonraki bölümünde, adam ölmek üzeredir, bütün aile bireyleri çevresinde toplanmıştır. Hepsi ağlamaktadır. Son dinsel töreni yapılmaktadır. Birden kapı açılır ve kahverengili kadın içeriye girer. Büyük bir zarafetle aile bireylerinin arasından geçerek yatağın başucuna gelir. Kahverengi eldiven içindeki o güzel elini adama uzatır. Adam kadına bakar ve «O şensin!» der.

Ne güzel değil mi? Ölümden korkacak hiçbir şey yoktur. Yaşamımızdaki en büyük meydan okuma kaynağıdır ölüm. Sonsuza dek yaşamayacağınızı anımsarsanız, hiç beklemeden yanınızdaki kişiye dönüp «Olağanüstüsün. Sen olduğun için teşekkür ederim sana.» diyebilirsiniz belki. Telefonu açıp «Hey, anne, sık sık kavga edip birbirimize bağırıp çağırıyoruz, ama aslında seni çok seviyorum.» der, telefonu kapayabilirsiniz.

Görüyorsunuz, yaşam ve yaşamak, bütün yaşamı kapsayan bir uğraştır. Kirkegaard’ın şu sözünü anımsıyorum: «Yaşam, ancak geçmişe bakarak anlaşılabilir.» Geriye bakarak. Evet, güzel bir şey bu, ama ileriye bakarak yaşamalıyız. Böyle yaşadığımızda, yaşamı anlamayabiliriz belki, ama bunun bu denli gerekli olduğundan pek emin değilim ben. Ama yaşamı yaşamak kesinlikle gereklidir. Kutuların içine daim, hepsini açın.

«Bunların hepsi benim. Ayrıcalığım var benim, bunlarda hakkım var benim.» deyin. Siz, Tanrı’nın size armağanısınız.

 Sözlerimi, Joan Atwater’ın The Simple Life (Sade Yaşam) adlı kitabından çok güzel, küçük bir bölümle bitirmek istiyorum:

Yaşamımız sayısız sorunla doludur ve bu nedenle yaşamak, sık sık, çok karmaşık bir iş gibi gelir bize. Dünyanın sorunları çok karmaşıktır ve biz de hiçbir şeyin basit bir yanıtı olmadığını anlarız. Bu karmaşıklık, bizde her zaman yetersizlik ve güçsüzlük duygusu oluşturur. Ancak, çok ilginçtir, yine de her gün sürekli yarı bilinçsiz biçimde, daha basit, daha anlamlı bir şey arar dururuz.

Dolayısıyla, yaşamımızı ve yaşamayı nasıl aradığımız büyük önem kazanır. Bu gerçekliği, bu yalınlığı, bu doğrudanlığı, bu sorunsuz anlaşılırlığı arayışımıza katmak bize bağlıdır. Yaşamı tam olarak yaşamak gibi bir şey sizi ilgilendiriyorsa (ne güzel bir anlatım biçimi değil mi? Yaşamı tam olarak yaşamak sizi ilgilendiriyorsa.) bunu öğrenmek ve yaşamak size bağlıdır.

Kuşkusuz, birlikte konuşabilir, birlikte çalışabilir, birlikte öğrenebiliriz, ama her şeye karşın, sonunda her birey kendi yaşamını kendisi biçimlendirmelidir. Çünkü yaşamınız yalnızca sizindir, bir başkasının değil. Bir başka yolu da yoktur bunun.

Seçin Yaşamı!

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült