Kişisel Gelişim

 

 

Mülakat Taktikleri

Mehmet Erkan & Oğuz Erdoğan


İş ilanlarına yüzlerce/binlerce kişi başvuruyor. Hepsi özgeçmişlerinin ilgili işe uygun olduğunu düşünüyor. Müthiş bir yarış bu. İlk elemeleri İnsan Kaynakları yapıyor doğal olarak. Kalbur şöyle bir sallanıyor ve üstte kalan iri parçalar seçiliyor. Diyelim ki bir ilana bin kişi başvurdu, eleme sonucu elli, bilemediniz yetmiş kişi kalburun üstünde kalıyor. Bu elli kişiyi birbirleriyle kıyasladığınızda da geriye yirmi otuz kişi kalıyor. Artık mülakata davet edebilirsiniz bu kişileri. Özgeçmişlerin çoğu neredeyse birbirinin aynı. Belki de bu insanlar aynı okullarda okuyup aynı şirketlerde çalıştılar. Birbirlerini tanıyor da olabilirler. Fakat içlerinden sadece biri seçilecek bu iş için. Bu benzerlik, aslında daha başta vardı. Yani elimizde elli ya da yetmiş özgeçmiş kaldığında. Bu adayların hepsi genel kriterleri taşıyordu. Fakat birkaçı öne çıktı. Peki, nasıl oldu bu?

Mesleğinde son yıllarını yaşayan, tecrübeli bir İnsan Kaynakları çalışanı olarak çok sordum bu soruyu kendime. Nasıl oluyordu da hemen hemen aynı niteliklere sahip, aynı dönemde işe başlayan adaylardan bazıları en tepelere yükselirken bazıları dağın eteklerinde kalıyor? Cevabı bildiğim halde, bu soruyu kendi kendime sormak hoşuma gidiyordu. Bu, belki de mülakatlardan çok keyif aldığımdandı.

Sizlere, iş hayatında başarılı olmanın sırlarını anlatacak değilim Ancak konu ortak bir geçmişten gelip de işe alım sürecinde benzer rakiplerin önüne geçmek ya da mülakatlardaki başarı ise söyleyecek çok sözüm var. Çünkü biliyorum ki şu ön eleme sonucu elimizde kalan otuz özgeçmişten birisi diğerlerine yine fark atacak. Mutlaka bunu belirleyen de mülakat performansı olacak. Evet, mülakat performansı... İnsan emeğinin on beş yirmi yıla uzayan serüveni düşünüldüğünde, belki mülakatlara ayrılan altmış dakika çok önemsizmiş gibi duruyor ama gerçekten öyle mi? Uzun yılların tecrübesi, bana şunu öğretti: Mülakattaki performans, sizin işe kabul edilip edilmemenizden unvanınıza, maaşınızdan kariyer planınıza kadar pek çok şeyi etkiliyor. Şu yorgun gözlerim, mülakattaki etkileyiciliği ile uzmanken müdürlüğü, maaşı üç binken beş bini kapan öyle adaylar gördü ki... Aynı şekilde müdürlüğe adayken uzmanlığı kabul edenleri ve mesleği çok iyi bildiği halde işi ellerinden kaçıranları...

“Nasıl ki sadece on saniye süren yüz metre yarışına hazırlanmak için yıllar gerekiyor, mülakatlara hazırlık da uzun yılların semeresidir” derim çoğu zaman kendi kendime. Mülakatların önemini de bir kez daha anlarım Öyle bir iki tane, “şöyle gülünür, böyle el sıkılır, şu şekilde göz teması kurulur” diyen hap kitapçık okumakla halledilecek mevzu değildir mülakatlar.

Mülakatlarda önemli olan, kendin olmaktır ve çoğu zaman da özgeçmişine güvenip kuyruğu dik tutmaktır. Cesaret ve güven, ancak insanın içinden geldiği zaman işe yarar. Öyle mülakat anıları var ki zihnimde... Bazılarını üzerinden on yıl geçse de unutamıyorum Az önce kuyruğu dik tutmak demiştim. Dilerseniz, renkleri hala canlı olan bir hatıramla başlayayım

Bundan beş altı yıl kadar önceydi, Türkiye’nin gözde firmalarından birinde İnsan Kaynakları müdürüydüm. Konumum icabı, üst seviyedeki pozisyonlar için ilk görüşmeleri ben yapıyordum, olumlu bulduğum adaylarla da Genel Müdürümüzü görüştürüyordum İkinci mülakatlarda da bizzat hazır bulunuyordum

Şirketimizde birtakım yeniden yapılanma çalışmaları olmuş, beklendiği gibi bu durumdan rahatsız ya da memnun olanlar kendilerini belli etmeye başlamışlardı. En sert tepkiyi ise pazarlama müdürümüz vermişti. Kendisi Genel Müdürümüzün sevdiği türden ukala ve kasıntı bir kişiliğe sahipti. Sert geçen iki toplantının ardından, pek de düşünmeden vermişti istifasını. Tabii herkes şok olmuştu. Ama bu durumdan en çok etkilenen de yine ben olmuştum Şimdi yeni bir pazarlama müdürünü nasıl bulacaktık? Üst yönetimimiz maliyet artıyor diye danışmanlık şirketleri ile çalışmaya sıcak bakmıyordu. Genel Müdürümüz ise “Ben, İnsan Kaynakları’na niye para ödüyorum ki?” görüşündeydi. Durum böyle olunca da iş başa düşmüştü. Onun üzerinde yüksek nitelikli adayla mülakat gerçekleştirmiştim Hepsi olumsuzdu. Ta ki on üçüncü mülakatımda Necmi Bey ile karşılaşana kadar... Necmi Bey, ülkemizde çok bilinen bir markanın pazarlama müdürlüğünü yapmış, İngiltere’de eğitim görmüş, kendini harika yetiştirmiş bir adaydı. Gelin görün ki son çalıştığı işyerinden birtakım kişisel problemler yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı. Onunla konuştukça rahatlıyordum İçimden, “İşte pozisyonumuzu doldurmaya gücü yetecek bir aday” diyordum Ardından ekliyordum, “Eğer şu an çalışıyor olsaydı, onu transfer edebilmek için çok daha fazla emek ve para harcamak zorunda kalırdık. Neyse ki çalışmıyor”.

Aslında son söylediğim bu iki cümle hem bir avantaj hem de dezavantajdı bizim için. Çünkü kendini bağlayan bir şirket olmamakla birlikte, gardı düşmüştü adayın. İş sahibi, kendini güvende hisseden bir adamın gülümsemesi yoktu yüzünde. Biraz kredi borcu vardı Necmi Bey’in ve eşinin doğumunun yaklaşması nedeniyle de ekonomik krize girmişti. Kolay değildi bu hayat, unvanlar müdür veya müdür yardımcısı olsa da. Herkesin bir ailesi, sorumlulukları vardı. Ama Necmi Bey gereğinden fazla ürkmüş duruyordu. Doğrusu ilginçti bu durum. Marka takım elbisesi, iddialı kol düğmeleri ve hala tek bir teli düşmemiş gibi duran bakımlı saçlarıyla tam bir pazarlama müdürü görüntüsüne sahipti Necmi Bey; atılgan, yeni fikirler geliştiren, agresifleşebilen, riski seven... Fakat gelin görün ki yaşın ve işsizliğin etkisiyle kuyruğu dik tutmakta zorlanır olmuştu. Şahin bakışlı gözlerine endişe suyu kaçmıştı. Ancak ben kendisinden ümitliydim Bu eğitim, bu sektör bilgisi, pazarlamadaki başarıları yabana atılamazdı. Ne yapıp edip onu, Genel Müdürümüz Sinan Bey’le görüştürecektim.

Tek endişem, Sinan Bey’in adaylara yaklaşımıydı. Aslında adaylara demek de yanlış, genel olarak insanlara yaklaşımı desem daha doğru olur. Genel Müdürümün en büyük zaafı ukalalığa ve kendini beğenmişliğe prim vermesiydi. Hani, “Beni üyeliğe kabul eden kulüpte ne işim var?” derler ya, işte Genel Müdürümüzün de hayat felsefesi buydu. Pek çok çalışanda da bu anlayışı arardı. Hele bir de konu pazarlama ise bu arzusu daha da baskın olurdu.

Necmi Bey’in benimle olan mülakatındaki performansı orta üstüydü ancak Sinan Bey’le olan mülakatında üstün bir performans göstermesi gerekiyordu.

Günler geçti ve mülakat vaktimiz gelip çattı. Sinan Bey daha özgeçmiş üzerinden rengini belli etmeye başlamış ve bana, “Madem bu kadar iyi bir aday, neden bize başvurmuş, ayrılır ayrılmaz niçin teklif almamış?” gibi onlarca soru sormuştu.

Yıllar bana şunu öğretti ki işe alımın yarısı adayı seçmekse, yarısı da adayı satmaktır. Aksi, müşkülpesent yöneticiye iyi anlatmanız gerekir adayı. Efendim şundan dolayı iyi, bize şunları şunları kazandırabilir. Tabii bu savunmanın bir de riskli tarafı vardır. Aday işe başladıktan sonra yanlış yaparsa, bu konuşmanız size pahalıya patlar. Dolayısı ile çok ileri gitmeden, bugünü ve yarını hesap ederek adayı önermekte yarar vardır.

Sonunda, Sinan Bey’i Necmi Bey’le görüşmeye ikna etmiştim. Günü geldiğinde de en az aday kadar heyecanlıydım. Çünkü beyefendi dudak uçuklatan ciroya sahip bir bölümü yönetecekti.

Mülakatımız gayet güzel başladı. Sinan Bey, Alman topçusu gibi soruları ardı ardına sıralıyor, Necmi Bey ise kalesini gayet iyi savunuyordu. Onun zorlandığı yerlerde de ben araya girerek Genel Müdürümüze durumu özetliyordum. Fakat anlaşılmasın ki Genel Müdürümüzün yanında adayı tutuyordum. Her iki tarafa da eşit uzaklıktaydım. Sadece anlaşılmayan noktaları aydınlatıyordum.

Sinan Bey’in keskin bakan gözleri rahatlamış, adayımızda aradığını bulmuş gibiydi. Zaman geçtikçe sorularını daha usturuplu ve insancıl sormaya başlamıştı. Necmi Bey de konu iş olunca, kendinden geçmiş bir şekilde, eski tecrübelerini anlatıyordu. İşler yoluna girmeye başlamıştı sanki. Ya da ben öyle düşünüyordum. Ta ki tecrübeler kısmı bitip biraz havadan sudan, genel konulardan konuşmalar başlayana ve Necmi Bey, bu işi ne kadar çok istediğini açıklayana kadar. Yavaş yavaş uykusu gelen Sinan Bey, o anda uyanmış, kulaklarını dört açarak Necmi Bey’i dinlemeye başlamıştı sanki. Benimse yüzümün rengi gitgide uçuyordu. İstemediğim yola girmiştik. Olacak iş değildi. Ben ne güzel, Sinan Bey’e adayın bu işe çok ihtiyacı olduğundan, bir ekonomik krize doğru yol aldığından söz etmemiştim. Ama o anda Necmi Bey’in hali, tavrı her şeyi ele veriyordu. Sinan Bey muhtemelen tek bir şey düşünüyordu: “Bu adamın acilen işe, bize ihtiyacı var”. Fakat Sinan Bey’in tek düşüncesi bu değildi. Sayın Genel Müdürümüz kendini beğenmişliğe prim verdiği gibi, sık sık da şöyle derdi bana: “Selahattin Bey, bana başka yerde iş bulamayan adamlar getirmeyin. Bir aday bizim firmada çalışmaya ne kadar istekli ise bu, onun o kadar iş bulmakta zorlandığını gösterir”. Dolayısı ile şimdi Necmi Bey, Sinan Bey’in gözünde başka yerde iş bulamayan aday oluyordu. Acaba doğru mu düşünüyordu Genel Müdürüm?

Tüm sorularımızın yanında bir gerçek vardı, göz ardı edilmeyecek bir gerçek. Necmi Bey iyi bir adaydı, kaçırılmamalıydı. Sinan Bey de benimle hemfikir olmalı ki hem kendi düşüncesini doğrulamak hem de adayı kaçırmamak için ortaya bir zarf attı:

- Sizi hemen pazarlama müdürü olarak şirketimize kabul edemeyebiliriz Necmi Bey. Yapımız buna izin vermeyebilir, hatta vermez. Size pazarlama yönetmenliği önersem cevabınız ne olur?

Sırtımdan aşağı soğuk terler boşanmıştı. Ama alışıktım Sinan Bey’in zarflarına ve blöflerine. O an bu davranışı doğru bulmuyordum ama Necmi Bey’e de kuyruğu dik tutmadığı için kızmadan edemiyordum.

Cevap için bir dakikaya yakın bekledik. Necmi Bey belki o sürede nerelere gidip gelmedi ki; muhtemelen banka kredisini veren memur, eşi, çocukları gözünde canlandı. En sonunda:

- Uygundur, dedi.

İstemeyerek gözlerimi kısmıştım Kapattığını sandığı köşeden golü yemişti Necmi Bey. Sinan Bey’e ise gevrek gevrek gülmek ve bana imalı bakışlar atıp “Mülakat öyle değil, böyle yapılır” demek kalmıştı.

Bu cevabın ardından başka şeylerden de konuştuk. Fakat önemi kalmamıştı. Sinan Bey, o an kararını vermişti. Yeni bir pazarlama müdürü bakacaktık. Şartları tam taşıyan bir aday, mülakatta kaybetmişti. Peki, Necmi Bey’i kaçıracak mıydık? Bu sorunun cevabını bilmiyordum Fakat Sinan Bey’in onu kolay kolay pazarlama yönetmenliğine kabul edeceğini de sanmıyordum.

Bu mülakatımızın üzerinden tam bir hafta geçti. Sinan Bey, Necmi Bey hakkındaki tüm sorularımı yanıtsız bıraktı. Tabii ben de bu arada iyice endişelendim Söz konusu olan iyi bir adaydı ve rakiplere giderse üzülürdüm Aday kaçacak diyeydi endişem Bir haftanın sonunda Sinan Bey’e son kez, “Ne yapıyoruz bu adayı?” dedim ve şu yanıtı aldım:

- Önümüzdeki hafta beyefendiyi pazarlama yönetmenliği için üçüncü görüşmeye çağır. Rıza Bey de hazır bulunsun görüşmede.

Rıza Bey, genel müdür yardımcımızdı. Demek ki işe alınacaktı Necmi Bey, Genel Müdürümüz onu Rıza Bey’le de tanıştırmak istediğine göre. Derhal Necmi Bey’i aramalıydım Fakat onun başka bir iş bulmuş olabileceği düşüncesini de kafamdan atamıyordum Sekreterimiz Necmi Bey’i bağladığında umutsuzdum.

- Alo, Necmi Bey?

- Buyurun Selahattin Bey.

Necmi Bey’in sesi umut doluydu. Daha “buyurun” dediğinde yeni bir iş bulamadığını, bizden haber beklediğini anlamıştım Olacak şey değildi. Ona üçüncü bir mülakat önerisinde bulunmuş, yalnız pozisyonun pazarlama müdürlüğü değil, yönetmenliği olduğunu bir kez daha hatırlatmıştım. O ise gayet kendinden emin:

- Biliyorum, demişti.

Konuşmasının devamından da kendini bu pozisyona iyice alıştırdığı anlaşılıyordu. Hatta biz, kendisine son anda müdürlük teklif etsek şaşıracaktı. Kulaklarıma inanamayarak onu dinliyordum, bir yandan da kendime kızıyordum, “Neden endişe duydun ki az önce. İşe alımda acelenin, paniğin, vazgeçilmez adaya ulaştığını sanmanın hatadan başka bir şey olmayacağını öğrenemedin mi hala?” diye. Evet, gerçekten de böyleydi. İşe alımda aman acele edelim, aday kaçıyor, şuna mecburuz vb. sözlerin önemi yoktu. Yıllar bana en acil pozisyonların bile doldurulmasının bir yıl gecikmesine rağmen, dünyanın sonunun gelmediğini öğretmişti. Ya da en zor doldurulabilecek pozisyonda bile adayın peşinden koşulmaması gerektiğini.

Aradan bir hafta daha geçti ve üçüncü mülakatımız gelip çattı. Sinan Bey, Rıza Bey, ben ve Necmi Bey hazırdık. Kariyerimin en ilginç mülakatı olacağını hissediyordum Sinan Bey iş dünyasının zeki ve kurnaz oyuncularından biriydi, doğal olarak kendisi ile çalışacak birinin de aynı özelliklere sahip olmasını bekliyordu. Fakat iş noktasında sonucun önemli olduğu düşünüldüğünde, Necmi Bey’e hak veriyordum. Birisi A yolundan sonuca giderken, diğeri B yolunu tercih edebilirdi. Yöneticisi ile çalışanın birbirine yüzde yüz benzemesi gerekmeyebilirdi.

Mülakatımız beklendiği gibi gergin ve hızlı başladı. Sinan Bey soruları ile adayı Rıza Bey’e tanıtmaya çalışıyordu. Rıza Bey de kendisi soru sormadan önce adayı tanımak istiyordu. Necmi Bey cevaplarında yine iyiydi ancak üzerinden hala işe çok ihtiyacı olan bir adamın endişesini atamamıştı. Konuşmalarıyla da pazarlama yönetmenliği pozisyonunu ne kadar çok istediğini belli ediyordu.

Sinan Bey susunca Rıza Bey başladı sorularına. Rıza Bey gözü açık birisiydi ama Sinan Bey’e nazaran daha insancıldı. Sorularından ve yorumlarından adayımızı beğendiğini anlıyordum Her şey yolunda gibiydi. Yine son bölüme gelindi ve yine biraz iş dışına çıkıldı. Sektörden, sektördeki ortak tanıdıklardan söz edildi, birlikte geçmiş krizler yad edildi. En sonundaysa Sinan Bey aldı sazı eline ve şirketimizden başlayıp bölümlere, oradan pazarlama yönetmenine raporlayan ürün sorumlusu pozisyonuna geldi. İlk başta Sinan Bey’in amacının ne olduğunu masanın etrafındaki hiç kimse anlayamadı. Herkes, onun kocaman açılan kahverengi gözlerine, ikide bir sağa sola sallanan ellerine bakıyor ama hiçbir anlam çıkaramıyordu. Üstelik bahsettiği pozisyonda görevli üç arkadaşımız vardı ve boş kadro yoktu. Evet, yavaş yavaş beni şok edecek sonuca gidiyorduk. Olacak şey değildi. O an kulaklarıma inanamıyordum Sinan Bey, Necmi Bey’e ürün sorumlusu pozisyonunu teklif ediyordu. Daha da ilginci Necmi Bey buna da razıymış gibi duruyordu. Rıza Bey de bir bana, bir de Sinan Bey’e, “Ne oluyor ya?” der gibi bakıyordu. Tabii zavallı adamın ilk mülakattan, yola ne ile çıktığımızdan haberi yoktu. Karşımızdakinin bir zamanlar pazarlama müdürü adayımız olduğunu bilse şok olurdu.

Vakit geçtikçe basit bir tiyatro oyununda gibi hissetmeye başladım kendimi. Sanki kenardan bir yönetmen Necmi Bey’e, “Kabul et! Kabul et! Bunu da kabul et!” diye bağırıyordu. O ise pozisyonu daha kabul edilebilir hale getirebilmek için şu soruları soruyordu: “Senior bir uzmanlık görevi olacak değil mi? Pazarlama yönetmenliği, hatta müdürlüğü için bir geçiş süreci. Aslında operasyonun içinde olmak da iyidir”. Bunlara karşılık, Sinan Bey gayet net, “Çalışan için yükselme imkanı her zaman açık” diyordu. “Biz kimseye müdürlük, yönetmenlik vaat etmiyoruz. Çalışanın, yüksek performans gösterenin durumunu değerlendiririz. Operasyonel bir görev. Karar vermeden çok uygulama söz konusu burada. Strateji belirleme gibi bir konu mevzu bahis değil.”

Genel Müdürümüzün pozisyonu küçümseyen tüm bu ifadelerine rağmen Necmi Bey, “Peki” diyordu ve hala, her olumsuz ifadeyi olumlu yanından görmeye çalışıyordu. O an, ister istemez Necmi Bey’in özgeçmişini internette ilk gördüğüm zamanki düşüncelerim zihnimde canlandı. Nereden nereye... Mülakatta mülakatçı ya da yönetici karşısında sağlam duramamak hangi noktalara getiriyor insanı? Mülakat performansı, aslında ne kadar önemli bir şey. Şimdi anlaşılıyor, nasıl olup da benzer geçmişe sahip insanlardan bazılarının zirvelere yükselirken bazılarının da eteklerde kaldığı. Necmi Bey bunun canlı bir resmiydi.

Mülakatımız sonlandırıldı ve nihai karar için bir günlük süre belirlendi. Bu sürenin sonunda da Necmi Bey’in işe alınması yönünde karar çıkmadı. Necmi Bey’in şanssızlığı karşısına Sinan Bey gibi uyanık birinin çıkmasıydı, tabii bir de kendine güveninin eksik olması. Ama bir profesyonel olarak ben de bu olaydan fazlası ile etkilendim Allah kimseyi Necmi Bey’in durumuna düşürmesin. İşsiz kalmak anlık bir olay, her sabahki gibi gülerek işinize gelirsiniz ve üst yönetimden biri, sizi görmek ister. Her şey tek cümlede özetlenebilir: “Artık sizinle çalışmak istemiyoruz”. Tazminatıydı, yasal işlemleriydi, gerisi teferruattır. Zamanın insana nasıl sürprizler hazırlayacağı belli olmaz. O yüzden hem mesleki hem de kişisel donanımla zor günlere hazırlıklı olmak en iyisi. Kişisel donanım içinde de en önemlisi, mülakatlara hazır olmak. Bu garip işe alım süreci sonunda Necmi Bey için sadece, “Yazık etti kendine” demiştim Ardından da, “Umarım tez zamanda yaşadığı ekonomik krizi atlatır ve pazarlama müdürü ya da yönetmeni olarak kariyerine devam eder” diye eklemiştim

Necmi Bey’in ardından doğal olarak aday arayışlarımıza ve mülakatlara devam etmiştik. Birkaç ay sonra da pazarlama müdürü pozisyonumuzu doldurmuştuk. Yeri doldurulamayacak kimse yoktu, bu da işe alımda bir diğer kuraldı.

Sinan Bey’le çalıştığım yıllarda, yine bir gün pazarlama bölümü için işe alım gerçekleştirmemiz gerekti. Bu seferki pozisyon ise pazarlama yönetmeni idi. Doğrusu zor bir süreç olacaktı benim için. Çünkü Sinan Bey’in yanında, ona çok benzeyen yeni pazarlama müdürümüze de aday beğendirmek zorundaydım.

Bu kez aday bulmamız öyle uzun sürmedi. On yıldır çok iyi bir firmada ürün müdürü olarak çalışmış adayımız artık bir kan değişikliği yapmak istiyordu. Bu da gayet mantıklıydı. Merve Hanım, adayımın adı buydu; Boğaziçi mezunuydu ve İngilizce, Fransızca biliyordu. Dahası, kendinden emin ve hali hazırda çalışan biri olmasının tüm rahatlığını yaşıyordu. Bizim için biçilmiş kaftandı. Genel Müdürüm, ukala sayılabilecek bu adaya kesin bayılacaktı. Beni de asıl endişelendiren buydu. Sinan Bey işe ihtiyacı olan, işe istekli adaylara karşı ne kadar negatifse, işe ihtiyacı olmayana da o kadar pozitifti. İşe alımda sık sık, pek çok yöneticiden duyduğum şu sözü söylerdi: “Ben bir kazağı beğendiğimde parasına bakmam”. İddialı bir cümleydi ancak işe alıma olan etkisine bakıldığında, genellikle ortalığı karıştıran bir cümleydi. Çünkü değerinden fazlası verilen kazak, gardıroptaki diğer kazakları küstürüyor ve başta ücret dengesi olmak üzere, her şeyi altüst ediyordu.

Üçüncü mülakata geldiğimizde her şey benim beklediğim gibi gerçekleşti. En başta Sinan Bey, Merve Hanım’ın aristokrat tavrından çok hoşlandı. Onun açık sarı tenine, marka ceketine ve yarı İngilizce, yarı Türkçe diline bayıldı. Hatta bir ara, kendi şirketini adayın karşısında çok geleneksel buldu. Ondan sonra da bu düşünceyle şirketimizi farklı gösterme telaşına girdi. Öncelikle pazarlama yönetmenliği pozisyonu için geniş bir vizyon çizdi, büyüyen gelişen grubumuzda aday için gelecekteki kariyer imkanlarından bahsedip çok kısa sürede grup şirketlerinden birinde Genel Müdür olabileceğini söyledi. Sinan Bey, o kadar güzel anlatıyordu ki ben bile işe yeni başlayacak bir aday olsam da bu harika şirkette çalışsam diye düşündüm Biz neymişiz meğer...

Mülakatın sonunda konu çalışma şartları ve sosyal imkanlardan açıldı. Adayımız, pat diye sordu:

Şu anki işimde yedi gün, yirmi dört saat aracım var, siz bu pozisyon için araç veriyor musunuz?

“İşte rüyanın bittiği an” demiştim içimden. Bizde araç falan yoktu. Ama çok güzel klimalı servislerimiz vardı. Bakalım Sinan Bey bu soruyu nasıl karşılayacaktı, şirketi o kadar övmüştü ki şimdi araç vermiyoruz dese bir garip olacaktı. Bu, adaya resmen, “Burası bir uzay gemisi ama uçmuyoruz” demekti.

Sinan Bey de bu çelişkiyi görmüş olacaktı ki “Evet, veriyoruz” diye birden sesini yükseltti. Hemen ardından bana dönüp “Öyle değil mi Selahattin Bey?” dedi. Söyleyecek sözüm kalmamıştı. Adayın önünde çelişkiye düşmemek için yalnızca kafamı sallamıştım Sinan Bey de benim bu onayımdan iyice cesaret alıp aday ne sorarsa alası var demişti. Merve Hanım’ın ağzı kulaklarına varmıştı. On yıl arasa böyle bir şirket daha bulamazdı. Bense iyice sessizliğe gömülmüştüm Araç ve diğer sosyal haklar, bunların hepsini Merve Hanım’a verirdik. Peki sonra? İçeride aynı pozisyonda üç yıldır çalışanların günahı neydi? Hepsinden önemlisi, insanlara bu durumu nasıl açıklardık.

Sinan Bey’e mülakattan sonra ilk sözüm, “Nasıl olacak bu iş?” olmuştu. Onun da yüzü gölgelenmişti. Yaptığı hatanın yeni yeni farkına varıyordu. Ancak yapısı gereği, bu hatayı kabul edecek birisi değildi.

- İçeridekilerin hepsinden iyi bu kız, hem de iki dil biliyor dedi öfkeyle. İstiyorum bu kızı, sen yaparsın bir şeyler, ne de olsa İK’cısın.

Zor durumlarda top hep İK’cıdadır zaten. Birkaç saat adayın şu an sahip oldukları ve bizim verebileceklerimiz üzerine düşünmüş, orta bir yol bulmaya çalışmıştım. Ama olmuyordu, bir buçuk iki ton çeken şu otomobil tüm dengeyi altüst ediyordu. Ha, bir de deposu benzin doluydu. Pazarlama müdürümüz, genel müdür yardımcımız ve Genel Müdürümüzle mutabık kaldık ve sonunda bir teklif metni üzerinde anlaştık. Ne yalan söyleyeyim, o an adayın bu teklifi reddetmesini istiyordum. Çünkü sonuçta, her halükarda içerideki denge altüst olacaktı, bünyemiz bozulacaktı.

Çok geçmeden Merve Hanım’a teklifimizi yaptık ve birkaç gün sonra cevabımızı aldık. Kalbim temizmiş, Allah dualarımı kabul etmişti. Merve Hanım telefonda şöyle diyordu:

- Biliyorsunuz on yıldır bu şirkette çalışıyorum ve yöneticilerim ayrılma isteğime oldukça soğuk yaklaştılar. Beni tutabilmek için de üç ay sonrası için terfi sözü verdiler. Doğrusu, burası ailem gibi oldu. Yöneticilik isteğim öncelikle burası için.

Diyecek pek bir şey yoktu. “Öncelikle hayırlı olsun” dedik ve ekledik:

- İleride işten ayrılma durumunuz olursa, bizim de arayışlarımız hala devam ediyorsa görüşmek isteriz.

Hemen hemen her adaya usulen söylediğimiz bir sözdü. Tabii o an gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermiyordu. Ancak zaman hem bize hem de adaya cilvesini yaptı ve dört ay sonra yollarımız yine kesişti. Pozisyonumuzu Genel Müdürümüzün ve pazarlama müdürümüzün titiz yaklaşımı yüzünden kapatamamıştık. Ancak artık öyle aman aman bir arayışımız yoktu. Sektörün aktörleri belliydi zaten, çoğu ile de görüşmüştük. İşte böyle bir durumda bir sabah telefonum çaldı, arayan Merve Hanım’dı:

- Selahattin Bey merhaba, ben Merve T. Hatırlarsınız dört ay önce bir dizi iş görüşmemiz olmuştu.

- Buyurun Merve Hanım, hatırladım.

- Selahattin Bey, ben geçen hafta itibariyle işimden ayrıldım, şirketim maalesef bana verdiği sözlerin pek çoğunu tutmadı, terfimi de ertelediler.

Merve Hanım biraz da içini dökmek için yaşadıklarından bahsetti. Bana ise sessizce dinleyip “Hayırlısı olsun” demek kaldı. Fakat bir taraftan da Sinan Bey’i düşünmeden edemiyordum. Bir adam insanlara önem vermeyip onları bu kadar mı iyi tanırdı? Kendisine dört ay önce, “Merve Hanım vazgeçmiş” dediğimde, “Görürsün bak, şuraya yazıyorum, bu kız dönecek” demişti. Ona göre adayın kulağına kar suyunu kaçırmıştık; araba, yüksek maaş, sosyal imkanlar vb. Her insan, ister istemez kendisine sunulan bu hakları düşünür ve bunları sağlayamayan mevcut şirketinden soğurdu. Konu para ve insan psikolojisi olduğunda, Sinan Bey kendi üstüne tanımazdı.

Bana hemen yeni bir görüşme organize etmek kalmıştı. Aynı ekiple tekrar bir görüşme gerçekleştirecektik. Eski teklifimiz geçerli değildi çünkü şartlar değişmişti.

Merve Hanım Sinan Bey’in odasına girdiği ilk anda, nedense sizlere daha önce anlattığım Necmi Bey’i hatırlamıştım Yoo, Merve Hanım, Necmi Bey kadar zor durumda değildi. Ama şu da vardı ki Merve Hanım dört ay öncenin iş sahibi, biraz kan değişikliği, biraz macera isteğinde olan, kendine sonsuz güvenen adayı değildi. En büyük gardı düşmüş biriydi. Eski mülakatlarımızda adayın tecrübe ve yetkinliklerini bol bol konuştuğumuzdan, pek çok konu aydınlatıldığından çok çabuk teklifimize gelmiştik. Doğal olarak bu noktada Sinan Bey almıştı sazı eline. İlk sözü, “Dört ay içerisinde bizim şirketimizde de değişiklikler oldu” olmuştu. Ardından yapıya, yapıdaki değişikliklere ve bu yapıyı korumak gerektiğine dair klasik cümleler kurmuştu. Firma özeline ve iş görüşmemizin ana konusuna geldiğinde Merve Hanım’ı tekrar süzmüştü Sinan Bey. İşte asıl, o anda kaybetmişti bu mülakatı Merve Hanım Genel Müdürümüzü öyle bir ilgiyle, öyle bir teslimiyetle dinliyordu ki dört ay önce “Bir düşünelim bakalım” diyen bakışlar değildi bunlar. İşin özeti, Merve Hanım kuyruğu dik tutamıyordu.

Çok geçmeden Sinan Bey teklifimizi yaptı. Adayımıza şu an için pazarlama yönetmeni yerine bir alt pozisyon olan ürün sorumluluğunu teklif ediyorduk. Tabii kendisine yakın zamanda pazarlama yönetmeni olacağı vaadini yapmayı da unutmadık. Yine yapıyı, içeriden gelecek tepkileri bahane ederek araç veremeyeceğimizi belirttik, ne de olsa servisimiz vardı. Ücret zaten fazlaydı ki bu, özellikle beni kaygılandırıyordu; Sinan Bey orada da ufak bir tenzilat yaptı.

Merve Hanım’ın böyle bir teklifi hemen kabul etmesini beklemiyordum Ama kabul etseydi de çok şaşırmazdım, yıllar beni şaşırtan öyle adaylar çıkardı ki karşıma. Merve Hanım o gün, “Biraz düşüneyim” diyerek ayrıldı yanımızdan. Uzunca bir süre istedi düşünmek için, bu süreyi verdik. Muhtemelen bu sürede birkaç iş görüşmesi daha yapacak, piyasada kimin ne verdiğini öğrenecekti. Aradan on gün geçti. On günün sonunda Merve Hanım yine beni arayıp “Teklifinizi kabul ediyorum” dedi. Bu işler böyleydi, kimi adaylar bir mülakatla üç basamak atlardı, kimisi de iki basamak düşerdi.

Buna benzer bir olayı mesleğe başladığım ilk yıllarda yaşamıştım. Ama orada adayların tutumları biraz daha farklıydı.

Depo için aynı gün sabah şef, öğleden sonra da eleman adaylarımızla mülakat yapacaktık. Ücret konusunu birkaç gün önceden şirket ortakları ile kararlaştırmıştık. İç dengeler, ücret bantları derken depo şefine bin beş yüz lira teklif etmeyi, kabul etmezse bin yedi yüz elliye çıkmayı; eleman için ise dört yüz elli lira teklif etmeyi, en fazla beş yüz elli vermeyi planlıyorduk.

Sabah, şef adayımız vaktinde şirketimizde hazır bulunuyordu. Kendisine elimi uzattığımda hala işsizliğin vermiş olduğu ürkekliği taşıyordu. Şirket ortağımızın da katıldığı mülakatın ayrıntılarına çok girmeyeceğim Ancak daha çok konuşan bendim, şirket ortağımız sessizce dinliyordu. Görüşmemiz gayet olumlu geçmişti. Adayımız, özgeçmişindeki gibi iyi bir çalışandı. Şirket ortağımız da adayı beğenmiş olmalıydı ki damdan düşer gibi birden, “Ne ücret istiyorsunuz?” dedi. Adayımızın adı Kerim’di. Kerim Bey, bu soru üzerine büyük bir sıkıntıya girmiş gibi düşünmeye başladı. Güneş lekeleriyle kaplı yüzü endişeli bir hal aldı. En sonundaysa ağzından bin üç yüz lira sözü çıktı. Sağlam indirim yapmıştı Kerim Bey emeğinin karşılığı konusunda. Oysaki son işinde bin yedi yüz lira kazanıyordu. İnanamayıp özgeçmişte beyan ettiği bin yedi yüzün brüt mü net mi olduğuna baktım. Hayır, brüt değildi, kesinlikle netti. Şirket ortağımız ise önündeki adayın son işindeki maaşını bilmiyormuş gibi, davudi bir sesle sordu:

- Bin üç yüz mü?

Aslında kötü bir niyeti yoktu adamın. Belki, o da bu dört yüz liralık tenzilata bir anlam verememişti. Fakat Kerim Bey, bu soru üzerine daha da panikledi. Sanki bizden astronomik bir rakam istemişti de isteğinin yersizliğini anlamıştı. Gereksiz bir panikti yaşadığı, ancak o panikle de bir nevi kendi ipini çekti. Kerim Bey tamamen iş kaybetme korkusuyla:

- Aslında bin lira da olur, dedi.

Şirket ortağımız adaya göstermeden önündeki kağıda bin yazdı ve bana baktı. Olacak iş değildi. Şimdi Kerim Bey’e bin versek, diğer depo şeflerine göre maaşı çok düşük kalacaktı. Acele davranıp ortağın yazdığı rakamda birin yanındaki sıfırı iki yaptım. Sonuçta bin iki yüz liraya Kerim Bey’i işe aldık. Üst sınır olan bin yedi yüz elliye bakarsanız, maaşının üçte birini mülakat odasında bırakmıştı. İş görüşmesinde, pazarlık yapılırken biraz savaş sonrası masaya oturan İngiliz diplomatlar gibi olmak gerek.

Öğleden sonra, yine aynı oda ve yine biz fakat adayımız vasıfsız. İşe alacağımız kişi, Kerim Bey’i şef olarak aldığımız depoda indirip bindirme yapacak. Adayımız yine işsiz, hem de dört aydır. Ama bir duruşu var ki sormayın, tam bir Anadolu çocuğu Fırat. “İş olursa yapılır, işten gocunmam” diyor. “Yeter ki maaşımı zamanında ödeyin, sigortamı yatırın. Bakın, son iş yerlerim sigortamda binbir numara yaptılar ve bu nedenle ayrıldım. Sırf bu yüzden, sigorta yok diye, dört ay çalışmadım.” Fırat Bey’in kimseye eyvallahı yok gibi. Ama olumsuz manada değil bu, kendisi vasıfsız olsa da emek-sermaye ilişkisinin farkında olduğu için. Ben size faydalı olacaksam karşılığını ödemek zorundasınız, yükümlülüklerinizi de yerine getirmelisiniz görüşünde. Keşke herkes onun gibi olsa. Şu mülakatlarda öyle şeyler dinledim ki. Örneğin sigorta konusunda... Sanmayın ki sigorta yapmama, girdi-çıktı gösterme yalnızca memurlarda, vasıfsız işçilerde oluyor. Türkiye’nin bilinen şirketlerinden birinde, adam bölüm müdürü ve sigortası asgari ücretten yatıyor. Ya da adam pazarlama müdürü, diyor ki “Sigortayı altı ay sonra yapacaklardı, yapmadılar”. Evet, bu gibi durumlar, büyük-küçük şirket, vasıfsız-kalifiye çalışan fark etmeden her yerde var. Sonuçta her yerde insan var.

Aklımızda dört yüz elli rakamı var ancak gelin görün ki Fırat Bey özgeçmişine beklenti olarak bizim üst sınırımızı yazmış: Beş yüz elli.

Fırat Bey’e şöyle diyorum:

- Size dört yüz elli lira net ücret verebiliriz. Kabul ediyorsanız hemen işe giriş işlemlerinizi başlatalım.

Ellerini dizleri üstüne koyarak yerinden kalkıyor Fırat Bey ve yanıt veriyor:

- Kusura bakma ağabey. Ben oraya yazdığım beş yüz elli liradan aşağı çalışmam, hadi eyvallah.

Şaşkın bir halde onun ardından bakıyoruz. Kapıya doğru gidiyor adayımız, yok blöf de yapmıyor. O tam kapıdan çıkarken arkasından sesleniyoruz:

- Fırat Bey!

Saygıda kusur etmeden,

- Buyur ağabey, diyor.

Otoriter bir şekilde sesleniyorum:

- Gelin, şuraya oturun yahu.

- Oturayım. Bu işin karşılığı hiç bu olur mu ağabey ya? Siz de amma fiyat kırdınız.

Böylece tekrar masaya oturup çok pazarlık etmeden Fırat Bey’e beş yüz elli liralık teklifi imzalatıyoruz. İşe girdikten sonraki performansı ve davranışları da yüzümüzü kara çıkarmıyor. İşte size kuyruğu dik tutan bir aday.

Bu arada bir yanlış anlamaya da sebebiyet vermeyelim Yazdıklarımızı okuduktan sonra bazıları çıkıp “Hım, demek ki İnsan Kaynakları’na ücrette kapıyı yüksekten açmak lazım” diyebilir. Ya da “Mülakatı geçmek için ille de kendini ağırdan satmak gerek” diyenler çıkabilir. Hayır, böyle bir şey yok. Demek istediğim, yalnızca kendiniz olmanız gerektiği. Güçlü adaysan ona göre hareket edeceksin, zayıfsan ona göre mütevazı olacaksın. Özellikle yeni mezun adayların bu anılardan sonra yanlış düşüncelere kapılmasını istemem.

Yeni mezun demişken bir gün elime iyi bir üniversiteden mezun, askerliğini yapmış, iş arayan bir adayın özgeçmişi geçti. Aslında özgeçmiş bana referans yoluyla iletildi. Hatırlı bir tanıdık, “Çok iyi bir eğitimi var, değerlendirirseniz hem şirketiniz hem de çocuk için hayırlı olur” demişti. Doğrusu, elimizde yeni mezun ve iyi İngilizce bilen gençleri bekleyen açık pozisyonlarımız vardı. Ben de bu düşüncelerle bölüm asistanımıza, ertesi gün mülakata davet etmesi için adayın özgeçmişini vermiştim.

Gün sonunda mülakat listeme bakarken ne görsem beğenirsiniz. Aday listede yok. Aranan adaylar listesinde, asistanımız isminin yanına not düşmüş: “Çok yoğunmuş, programını ayarlayacak”. Doğal olarak insan düşünmeden edemiyordu: Yeni mezun, askerden dönmüş ve işsiz bir insan ne kadar yoğun olabilir? Üstelik Türkiye’nin saygın firmalarından birine gelmemek için nasıl böyle bir bahane gösterebilir? İçimden, “Ben seni görürüm” diyerek özgeçmişi dosyasına kaldırdım Adayı da referans olan hatırlı tanıdık tekrar arayana kadar unuttum Bir ay sonra referans olan kişiye durumu anlatmadan önce de sordum, “Nedir beyefendinin durumu?” diye. Cevap, beklediğim gibiydi: “Hala iş arıyor, başvurularda bulunuyor, görüşmelere gidiyor”. Demek ki yersiz bir nazdı burada söz konusu olan. Beyefendinin kendisi ilana başvurmamıştı da onu biz aramıştık ya, o da doğal olarak meşguldü.

Adayı tekrar aramadık. E, biz de biraz kendimizi ağırdan satalım değil mi? Çok geçmedi, bir hafta sonra yoğun programlı adayımız aradı ve “Daha önce beni aramıştınız, mümkünse görüşmek istiyorum” dedi. Böylece görüşülmek istenen tarafken görüşmek isteyen taraf olmuştu. Kendini ağırdan satmanın da bir adabı var değil mi? Ancak bu söylediğimiz, sadece yeni mezun adaylar için geçerli değil, yeni işsiz kalmışlar için de aynısı geçerli. Aday, deli gibi başvuru yapıyor internetten, görüyoruz fakat aradığımızda, “Yoğunum” diye karşılık veriyor. Biz de “Oldu o zaman” diyoruz.

Özellikle yeni mezunlara sözüm, para ya da kendinizi ağırdan satma girişimlerinden önce, gelecekteki durumunuzu, gelişim imkanlarınızı, başvurduğunuz işi ömür boyu severek yapıp yapmayacağınızı düşünün.

Kendini ağırdan satmanın yanında, bir de olumsuz veya saçma cümleleriyle işe alım sürecini bitiren adaylar vardır. Böyleleri ya bir önyargıya sahiptirler ya da küçük şeyleri dert ederler. Ben, böyle durumların saflıktan ortaya çıktığına inanırım Örneğin şöyle bir aday tipi vardır: Eğitim ve tecrübe boyutuyla kendine güvenmez, bir işyerinde uzun yıllar çalışmıştır ve sektör, iş dünyası hakkında kendince yargılara sahiptir. Böyle bir adayım Semih Bey’di. Kendisine internetteki ilanımıza başvurusu sonucunda ulaşmıştık. Yani, arada ne referansçılar ne de hatır gönül durumu vardı. Semih Bey, Tuzla’dan, bir hayli uzaktan geliyordu mülakata. Uzun yıllar bir şirkette çalıştığı, hiç iş aramadığı mülakat esnasındaki acemiliğinden anlaşılıyordu. Sorulara doğru yanıtlar veriyordu ama bakışlarında ve gülümsemesinde insanı ifrit eden bir anlam vardı. Sanki her şeyi formalite icabı yapıyordu. Bu mülakatın da, sorulan soruların da, verilen cevapların da göstermelik olduğuna inanan ve bu gerçeği bildiğini karşı tarafa hissettirmeye çalışan bir hali vardı. Hani biraz samimi olsak, “Ben bu kitap cümlelerini de, yalandan mülakat yapmaları da çok iyi biliyorum” diyecekti bana. Fakat şimdilik durumu idare ediyordu. Böylece çok değil, on dakika geçti ve sonunda daha fazla dayanamayıp sırrını açıkladı Semih Bey:

Selahattin Bey, ben bu işe torpilsiz girileceğine inanmıyorum Bu memlekette hangi işe torpilsiz, rüşvetsiz giriliyor ki? Bankaya gireceksen torpil, resmi daireye gireceksen torpil, özel bir işe de gireceksen torpil... Torpilin adı, referans olmuş işte.

Bu şekilde, kendince felsefesini açıkladı Semih Bey. Şimdi, burada bunun uzun uzun analizini yapacak değilim Fakat işin ilginç yanı şuydu: Semih Bey, hiçbir işe torpilsiz, referanssız girileceğine inanmıyor, herhangi bir referansı olmamasına rağmen ta Tuzla’dan mülakata geliyordu. Burada bir çelişki vardı fakat Semih Bey’e o gün bundan hiç söz etmedim O çok inanmasa da bizim şirketimizde böyle bir uygulama olmadığını söyledim ona yalnızca. Ardından da mülakatımıza kaldığımız yerden umutsuz devam ettik.

Garip düşünce ve inanışları ile mülakatta irtifa kaybeden adaylar yanında, bir de gereksiz detaylarla ya da saflıkla karışık açık sözlülükle sonucu olumsuza çevirenler vardır. Böyle durumlarda, ortada dik tutulacak kuyruk falan da kalmamıştır.

Eski iş yerlerimden birinde yemekhanemize aşçı arıyoruz. Özellikle Bolululara dikkat ediyoruz. Fakat sonuçta İzmirli iyi bir aşçı buluyoruz. İlk mülakat benimle ve sonuç gayet güzel. Fakat konu aşçılık, yani yemek pişirmeden olmaz. Mülakatın ardından, yemekhaneye götürüyorum beyefendiyi. Uygulamalı bir test yapmalıyız. Heyecanlı mı heyecanlıyım, bakalım nasıl çıkacak bizim aşçı? Çokça da keyifliyim çünkü testin sonunda ortaya çıkacak yemeği bir güzel yemek de var. Patronumuz da yemek konusunda hastalık derecesinde titiz. Lezzete ve hijyene aşırı önem veriyor. Aşçı adayımız önce temizlik yapıyor, ardından işe girişiyor ve ilk puanları topluyor. Bana ise onu keyifle izlemek kalıyor. Böyle işe alım sürecine can kurban. Adayım beni yanıltmıyor ve sonuçta, ortaya çıkan yemeği keyifle yiyoruz. Gerisi formalite. Adayımızı titiz patronumuz ile tanıştıracağız ve iş bitecek. İki gün sonraya ikinci mülakatı ayarlıyoruz. Aşçımız yine takım elbiseli ve temiz bir şekilde karşımızda. Bu, işe ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Patronum da hemen ısınıyor beyefendiye. Ben ise bir oh çekiyorum. Sonunda iyi bir aşçı bulmuşum. Adayda yalan yok, gerçekten işinin ehli. İkinci mülakatımız on beş dakika sürüyor ve el sıkışıp tekrar hayırlı olsun aşamasına geliyoruz. Ne var ki o anda samimiyetin de etkisiyle aşçımız bir şey açıklıyor ve her şeyi bitiriyor.

Ben akşamları taksi şoförlüğü yapıyorum, bu işe de devam edeceğim.

Pek çok şirket gibi biz de çalışanlarımızın yalnız bizde çalışmasını ve akşam da dinlenmesini istiyoruz. Yoksa biliyoruz ki aşırı yorgunluk ve stres işe yansıyacak. Patronum derhal bunun mümkün olmadığını belirtiyor, aday inat ediyor ve her şey bitiyor. İçimden, “E kardeşim, madem akşamları birkaç saat yapıyorsun bu işi, bırak, söyleme, kimin ne haberi olacak?” diyorum.

Olan yine bize oluyor ve başladığımız yere geri dönüyoruz. Boşuna dememişler aşçının hası Bolu’dan çıkar diye, gelsin adaylar ve mülakatlar...

Açık sözlülük ve mülakatın terse dönmesi konusunda en unutamadığım anı ise Osman Bey’le olanıdır. Kendisi elektrik teknisyeniydi ve bakın açık sözlülüğü nerelere vardırdı.

Yıllar önce büyük bir fabrika binası inşaatımız vardı. Üst yönetimden İnsan Kaynaklar ı’na, satın almasından muhasebesine herkes heyecanlıydı. Az şey değildi; o bölgenin en büyük fabrikası olacak ve yaklaşık bin kişiye iş olanağı sağlanacaktı. Daha fabrika ortaya çıkmadan inşaatıyla ekmek kapısı olmaya başlamıştı zaten. Biz de İnsan Kaynakları olarak yoğun işe alımlara başlamasak da özellikle teknik konularda bazı ihtiyaçlarımızı erkenden gidermek zorundaydık. Bu ihtiyaçlardan biri de elektrik teknisyeniydi. İstiyorduk ki bizimle uzun yıllar çalışacak bir elektrik teknisyeni bulalım ve bu teknisyen, daha altyapı inşa aşamasında her şeyi çıplak gözle görsün, alçılar çekilmeden kablolar nereden, nasıl geçiyor ezberlesin. Çünkü tüm inşaat bittikten, fabrika faaliyete geçtikten sonra bir elektrik teknisyeni bulmak ve onun arızaları tespit etmesini beklemek zor oluyordu. Ana yapının damarlarını bilen ve bize uzun yıllar hizmet vermeye kararlı bir elektrik teknisyeni her şeyi kolayca hallederdi.

Tüm bu sebeplerden ötürü mülakatlarda iki şeye dikkat ediyordum. Birisi adayın gerçekten bu işi isteyip istemediği, diğeri de bu işin bizim için önemini, kendisi için kalıcılığını anlayıp anlamadığıydı. Bu amaçlarla uzun uzun açıklamalar yapıyordum adaylara. “Bakın, bu dönemsel bir iş değil. Sizi şantiye döneminde çalıştırıp iş bitince işten çıkarmayacağız. Yapının iskeletini bilmek çok önemli. Sizden alçılar çekilmeden her şeyi öğrenmenizi bekliyoruz” diyordum. Bu tür konuşmaları uzatıyordum ki adaylar istediğimizi iyice anlasınlar. Teknisyenlerin de genel eğilimini eski mülakatlarımdan biliyordum; çoğu, proje bazlı çalıştırılmaya alışık olduklarından sabit bir işte dikiş tutturamazlar, biraz ayran gönüllülük doğalarında vardır.

Bu düşüncelerle ve kaygılarla mülakatlara devam ederken Osman Bey ile karşılaştım. Kendisi teknik anlamda verdiği cevaplarla beni ikna etmeyi başarmıştı. Geriye, kalıcılık konusu kalıyordu.

Şayet bizimle uzun yıllar çalışmaya niyetliyse bu iş tamam demekti. Derin bir nefes aldım ve dilime pelesenk olan uzun açıklamama başladım. Osman Bey anlamaya çalışır gibi dinledi beni. Kırışan alnı, ileri doğru çıkardığı alt dudağı ile “İyi işmiş” der gibi bir hali vardı. Cümlelerimden kendince anlamlar çıkarıyor, hoşnutluğu yüzüne yansıyordu. Bense, “Aradığım adamı buldum galiba” diyordum içimden. “İşte, sonunda emekli olabileceği bir iş isteyen, sebatlı, genç bir teknisyen...”

Ben açıklamamı bitirip sustuğumda, gözlerinde neşeyle baktı Osman Bey bana. Ama alnının kırışıkları hala bazı noktaları anlamakta zorluk çektiğini gösteriyordu. Bu noktaları da sorular ile aydınlatmaya çalıştı ve hemen sordu:

- Şimdi Selahattin Bey, söyledikleriniz çok güzel şeyler, çok da haklı şeyler. Evet, doğru, inşaatın bu safhasını bir daha yaşamak mümkün değil, bu yüzden pozisyon kritik. Şimdi ben en erken iş başı yapan teknisyen olacağım değil mi ekipten? Diğer teknisyenlerden daha fazla bilgiye sahip olacağım ve bu da benim açımdan onlara bir üstünlük sağlayacak.

- Öyle de diyebiliriz.

- Yani ben, belki de gelecekte onların şefi olabileceğim?

Osman Bey’in nereye varmak istediğini kestiremesem de ihtiyatlı bir şekilde onaylıyorum şefliğini.

- Doğru söylüyorsun, diğerlerine göre bir üstünlüğün olacak. Şefliğe gelince, iyi de performans gösterirsen bir üst pozisyon neden olmasın?

- O halde bu durum beni vazgeçilmez de kılacaktır. İcabında hemen kapının önüne konulmayacağım yani.

Bunu Osman Bey’in işsiz kalmak korkusuna verip bardağa dolu tarafından bakıyorum:

- Şirketler için vazgeçilmez kimse yoktur. Ama emin olun ki bizim niyetimiz sizinle uzun soluklu çalışmak. Zaman ne gösterir bilinmez fakat siz buradan emekli olmayı hedeflemeksiniz.

Ve nihayet Osman Bey’in açık sözlülüğü sınırları aşıyor ve her şeyi bitiriyor:

- Bu durumda, ben ileride, icabında derim ki “Şu maaşı vermezseniz çalışmam” ve istediğim maaşı alırım değil mi? Evet, evet çok haklısınız, ben kesinlikle çalışmak istiyorum sizinle.

Bu kadarına da olmaz böyle şey denirdi artık. Osman Bey’in açıklamaları bana şu altın kuralımı hatırlatmıştı: İş hayatında sesli düşünmek bile tehlikelidir. Teknisyen adayım, elektrik yüklü bir kabloya dokunmuş ve her şey bitmişti. Durulacak yeri de bilmek gerekiyordu. Aksi takdirde, bir çuval incir berbat olabiliyordu. Dilerseniz, durulacak yeri bilememe hatasının en sık yaşandığı iki durumu, iki anım ile açıklayayım

Bunlardan bir tanesi, mülakatın daha en başında yaşanır. Mülakatçı klasik bir yöntem olarak konuşmaya havadan sudan mevzularla başlar. Maksat, adayın konuşması ve rahatlamasıdır. Bu esnada mülakatçı ile aday arasında oluşan bağ da çok önemlidir. Buradaki samimiyet, tüm mülakat boyunca ilişkiye rehber olacaktır.

Ben de sık sık adaylarla konuşmaya, havadan sudan konularla başlarım Yalnız havadan sudan dedimse tamamen alakasız bir konu değildir seçtiğim Konunun mutlaka adayın özgeçmişinde bir yansıması vardır. Kimi zaman hobilerden çıkarım yola, kimi zaman askerlikten, kimi zaman da üniversite okunan şehirden. İşte bu noktada, bazı adaylar sezemezler gerçeği ve bir anda, buraya niçin geldiklerini unutup başlarlar anlatmaya. Siz adaya, “İzmir’de öğrencilik güzeldi değil mi?” diye sorarsınız; o girer Bornova’dan, çıkar Efes’ten. Bir anda kumruları, kömürde sandviçleri düşünüp yutkunurken bulursunuz kendinizi mülakat odasında. Sonra, biraz körfezin kirliliğinden bahseder aday, şehrin tatil beldelerine yakınlığından ve temmuz sıcağının çekilmezliğinden. Böylece gider on dakika. “E, zaten otuz dakikaydı mülakat” demek istersiniz adaya ama o hala anlatır.

Kimisine askerlikten sorarsınız ve Kemal Bey gibi, anlatır da anlatır. Türk erkeğinin kronikleşen hastalığı askerlik anısı anlatmak, bir kere de mülakat odasında nükseder. Sanırsınız ki karşınızdaki on yıllık profesyonel asker ve onunla mülakat yapıyorsunuz. Adamın özgeçmişinin yarısı askerlikmiş meğer, on dakikadan fazladır anlattığına göre... Kemal Bey böyle bir adayımdı. Benim girişte yaptığım askerlikle ilgili espriye tam on beş dakika kendi askerliğini anlatarak yorum yapmıştı. On beş dakikanın sonunda ne yaptı dersiniz? Yine ben söyleyeyim Her an gülmeye hazır bir ifadeyle, “Siz askerliği nerede yaptınız Selahattin Bey?” dedi. Ardından da ekledi: “Karacı mıydınız, havacı mıydınız, görev neydi?”. O an şundan emindim ki genelkurmay adına asker seçimi yapıyor olsaydım, Kemal Bey’i daha mülakatın başında elerdim Neden mi? Daha ne olsun, hiç susmuyor ki. Bütün bölüğü konuşturabilir o enerjisi ile.

Aslında mülakatçılara da böyle durumlarda önemli görevler düşüyor. Adayı içine düştüğü yanılgıdan, geçmişin o gereksiz ayrıntısından çekip çıkarmak gerekiyor. Bir defa deniyor bunu mülakatçı ve olmuyor, ikinciyi deniyor ve gene olmuyor. Aday balansı bozuk araç gibi hep sağa çekiyor. Bu durumda da yapacak pek bir şey kalmıyor. Biraz kafayı dağıtmak, biraz da adayın gönlü olsun diye oturup dinlemek kalıyor. Sonuç zaten belli... Zaten sizin tüm girişimlerinize rağmen, maksadınızı ve kendisinin oraya geliş maksadını unutuyorsa, o aday hakkında çok da ümitli olmamak lazım

Mülakatlarda kuyruğu dik tutmak, gereksiz konuşmamak, çok da açık sözlü olmamak kadar önemli bir husus daha vardır. O da soru sormayı bilmek. Buradan adaylara soru sorun, soru sormak mülakatçının olduğu kadar sizin de hakkınızdır gibi alışıldık tavsiyelerde bulunmayacağım. Sözüm zaten soru soranlara.

Yerinde soru sormak, doğru cevap vermek kadar önemlidir mülakatlarda. Otuz dakika, bilemedin kırk beş dakika boyunca sürekli sorgular mülakatçı. Sorularını allayıp, pullayıp adaya gönderir. Aday hep savunmadadır. Doğru cevap en güzel karşılıktır. Mülakatın sonuna gelindiğinde ise mülakatçı, adaydan karşılık vermesini bekler. Yani bir bakıma, “Hadi, şimdi sıra sende” der. “Ben deminden beri seni sorguluyorum, acaba gerçekten iyi misin diye. Hadi, sen de firmayı ve pozisyonu sorgula, acaba gerçekten senin istediğin şey mi diye.”

Evet, bu ve buna benzer bir mantıkla aday sorularına geçilir. Sanmayın ki bu bölüm, kapanışa dairdir ve önemsizdir. Bu bölüm, öyle önemli ve anlamlıdır ki mülakatçı için... Bir defa, soracağı sorular, adayın ne kadar bilinçli ve zeki olduğunun göstergesidir. Sonra mahiyetine göre sorular, adayın önceliklerini ve kaygılarını yansıtır. Bu da bir nevi onun kişiliği hakkında ipuçları verir. Hiç soru sormamak, başka başka anlamlara gelir; saçma soru sormak, aday hakkında endişelenilmesine yol açar. Velhasılıkelam, çok ama çok önemlidir mülakatın sonunda adayın soru sorması. Ha, bu arada belirtmeden geçmeyelim; adayın soru sormasına fırsat verilmemesi de çok manidardır. Aday böyle basit bir hakkın mülakatta kendisine tanınmamasından hareketle, gelecekteki sosyal hakları ve şirketin profesyonelliği konusunda endişeye düşebilir. Daha doğrusu düşmelidir.

Ben de bir mülakatçı olarak adayın soru sormasına çok dikkat ederim Acaba zekice sorular soruyor mu, kaygıları neler, verdiğim cevaplar havaya mı uçuyor yoksa yazılıyor mu, aday gerçekten de bilinçli mi? Ve daha pek çok soru... Ama tabii, her şey, her zaman gönlümüzce olmuyor. Bazen çok iyi giden bir mülakatın sonunda, adaydan soru sormasını istiyoruz ve öyle karşılıklar alıyoruz ki...

Mesela ilk aklıma gelen, bir yıllık tecrübeye sahip bir denetçi yardımcısı adayımız. İsmi, Hamdi. Hamdi Bey, İngilizce eğitim veren bir üniversitenin iktisat bölümünden mezun, bir yıl orta ölçekli bir şirkette çalışmış. Mülakatımız gayet güzel geçiyor Hamdi Bey’le ve nihayet sorular bölümüne geçiyoruz. Bu bölüm denetçi yardımcısı pozisyonu için ayrıca önemli çünkü adayın denetime gittiği yerlerde doğru sorular sorması ve muhakeme yeteneğinin olması gerekiyor. Bir de denetçi dediğin, biraz baskın ve uyanık olmalı.

- Hamdi Bey, şimdi gelelim sizin sorularınıza. Şirket, pozisyon ve sosyal şartlar hakkında merak ettiğiniz şeyler varsa sorun, cevaplayayım

İstesem, bu söylediklerimin hepsini bir çırpıda anlatırım ama istiyorum ki aday sorsun ve bana önceliklerini göstersin.

- Selahattin Bey, diyor Hamdi Bey uzunca düşündükten sonra. Şimdi, denetimler dedik; seyahat, şehir dışı görevler oldukça fazla, gittiğimiz yerlerde iyi otellerde kalacağız, bunların hepsi çok güzel. Ancak özel bir durum var, acaba kalacağımız bu otellerde ütü imkanı oluyor mu?

Soruyu adayın otel kültürü olmamasına verip yine bardağın dolu tarafını görmeye çalışmıştım. Fakat bu daha ilk soruydu. Ücretten, sigortadan, performanstan, kariyer imkanlarından önceki ilk soru! İşte bunu bir türlü hazmedemiyordum ve Hamdi Bey’e karşı güvenim derinden sarsılıyordu. İkinci soru olarak benim kaç yıldır bu şirkette çalıştığımı sorması da her şeye tuz biber ekiyordu.

Konu açılmışken söyleyeyim bir de böyle adaylar vardır. Hani siz mülakatçı olarak adaya soruları olup olmadığını sorarsınız, karşınızdaki ise bunu kendisi şimdi mülakatçı oluyormuş gibi algılar ve sorar: “Kaç yıldır bu şirkettesiniz? Siz memnun musunuz sosyal şartlarınızdan? Gerçekten kariyer imkanı var mı? Siz hangi okulları bitirdiniz? Sizin bu şirkete girişiniz nasıl oldu? Burcunuz ne? İşinizi seviyor musunuz?”. İçinizden adaya, “Ama konu ben değilim ki” diye bağırmak gelir fakat susarsınız. Bazen de adaylar bilerek yaparlar böyle, özellikle mülakatçının sorduğu sorularla ezildiğini düşünen adaylar. Belki de içlerinden, “Şimdi sıra bende” derler ve başlarlar karşılarındakini sorgulamaya.

Laf lafı, anı anıyı açıyor. Son olarak işe girerken en sorulmaması gereken soruyu soran adayımı anlatmak istiyorum size. Acaba ne olabilir en sorulmaması gereken soru? Şöyle bir düşünelim Süreç işe alım süreci, amaç yeni bir çalışanı şirkete kazandırmak, arzumuz karşılıklı faydanın sağlanması. Ve böyle bir ortamda adayımız şu soruyu soruyor: “Selahattin Bey acaba işten çıkmak isteyen çalışana zorluk çıkarıyor musunuz?”. Yorum yok.

İşte böyle yanlış sorularla, gereksiz açıklamalarla, garip önyargılarla adaylar çok istedikleri işi kaybedebiliyorlar. Ha, bir de kendine güvenememekle, kuyruğu dik tutamamakla... Sonuçta, benzer geçmişe sahip insanlar bir şekilde birbirlerinden ayrılıyorlar. Mülakatçıya da oyunu iyi okumak, adayı iyi analiz etmek kalıyor.

Adaylar için ise mülakatlar, dürüst ve içten olmakla birlikte gözü açık olmayı da gerektiren durumlar. Biraz kendine güven, biraz kartları doğru açma, biraz da taktik. Bu formül için ölçüleri doğru ayarlayan adaylar kazanıyorlar. Ayarlayamayanlar ise hoş mülakat anıları olarak kalıyorlar.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült