Kişisel Gelişim

 

Kuruntuyu Bitiriyorum

Dr Vesile Bolaç

 

Biliyorum ki bütünsel bakışı göz ardı ettim.

Biliyorum ki benmerkezli bakıyorum.

Ve yine; biliyorum ki kendimi her şeyden ve herkesten ayırıp denetleyen bir gözle baktığımda kuruntu ya da vesvese kaçınılmazdır. Adına ne derseniz deyin sıkıntı ya da asabiyet, bölünmenin ürünüdür. Bazıları buna şeytan diyebilir. Adının ne olduğu önemli değildir, sizi yer bitirir. Kafanız rahat ve huzur içinde bir dua bile edemezsiniz. Denersiniz ama o, biraz sonra devreye girer. Engellemeye çalışırsınız, dikkatinizi zorlarsınız ama nafile, o yine oradadır. Geçen gün televizyonda bir program izlemiştim. Seyircilerden biri soruyor: “Namaz kılarken vesveseden nasıl kurtulacağız? Şeytan bir türlü rahat bırakmaz. Türlü saçma şeyler aklımıza gelir. Bundan kurtulmak için ne yapmamız gerekir?”

Cevap: (Yetkili olduğu söylenilen kişi cevap veriyor)

Bu durum herkesin başına gelir. Namaza durduğunuzda, elinizin tersi ile bu dünyaya ait her şeyi itip, sadece ahiret gününü, sorgusual anını düşünün. Öbür dünyayı düşünün.

İyi hoş .da, siz yaşantıyı ikiye bölerek zaten zihinlerde kök salmış olan ikiliği daha da artırmadınız mı? Vesvesenin nedeni ikilik değil midir? Yaşamı bölerseniz, yaşamın bütünselliğini bölerseniz vesvese kaçınılmazdır.

Binlerce yıldır, insanın yanılgısı bu değil midir? Bölünme karşıtlık ve savaş. Yaşam ölüm. Bugün yarın. Daha bir düzine ikilik dayatması ile zihnimiz körelmiş. Çürümüş. Bütünsel bakma yeteneğini yitirmiş. Bu yüzden yaşamı ölümden ayırmışız. Yaşamın bütünselliğini ve sonsuzluğunu göremiyoruz.

Oysa yaşamak, her an ölmektir. Her an bir sona eriştir. Doğduğunuz an, bir sondur. Doğumun sonu ve ölünceye kadar her saniye, yine bir sondur. Sadece sonlar vardır. Sonların güzelliği vardır.

Bakın etrafınıza, seyredin, dinleyin ve görün! Yaşamın bütünselliğini görün! Yaşamda hiçbir ayrım olmadığını görün. Bilincinizin bütünselliğini keşfedin. İnsan yapımı bilincin sınırlılığım ve onun ötesindeki sonsuz sınırsız evrensel bilinci görün.

“Bütün yaşam şimdidir. Yaşam şu andan ibarettir.” Yaşam, “sonsuz sınırsız şimdilerden oluşur.”

Süreklilik arzusu bir yanılgı, bir tepkidir. Çürümüş zihnimizin bir yanılgısıdır. Sonsuz sınırsız olanı keşfettiğinizde ise, bütünsel olarak bakar, yaşamın bu bütünsel akışını bir çırpıda görür ve ikilik duygusundan özgürleşirsiniz.

Hakikat dediğiniz şeyi ancak siz kendiniz bakarak, bakarak ya da dinleyerek ve yine dinleyerek keşfetmek zorundasınız. Araştırarak, çalışarak, çok çalışarak, zihninizin işleyişini seyrederek, diğer insanları seyrederek, dünyayı, dünyada olan bütün olayları izleyerek hakikati keşfedersiniz.

Olanlar, olan her şey, bugün bu dünyada olmakta olan herşey; zihnimizdeki şeytan adını verdiğimiz vesvese, kuruntu ya da ikilik sonucu oluşmuştur ve oluşmaya devam etmektedir.

İkilik varsa, savaş vardır. Bölünmenin olduğu her yerde savaş vardır. İçinizde, kendi zihninizde olan budur. Kendinizle savaş içindesiniz, öyle değil mi? Suçu şeytana yüklemenin size hiç faydası oldu mu? Şeytandan kurtulabildiniz mi?

Hiç şansınız yok. Şeytan sizsiniz. Benim. Müslüman, Hıristiyan ya da Alman, Fransız ve Türk. Etiketler, sizi şeytan olmaktan kurtardı mı? Öyle zannedebilirsiniz. Çünkü bölünmüşsünüzdür. Hakikati göremezsiniz. Hakikat; perdenin arkasındadır. Ona ulaşmak zorundasınız. Ona ulaşmak için perdeyi aralamak zorundasınız. Perdenin önünden onu göremezsiniz. Perde sizsiniz. Sizin zihninizin tüm içeriği. Sadece kendinize ait bildikleriniz ve biriktirdiğiniz anılar da sizin, hakikati görmenizi engeller.

Hakikati görmek için perdeyi tamamen açmak zorundasınız. Perde ise zihninizin tüm içeriğidir. Bildiğiniz her şey, ya da bilmediğiniz her şey; yaptığınız her şey ya da yapmadığınız her şey; söylediğiniz her şey ya da söylemediğiniz her şeydir. Bunları, zihninizin tüm içeriğini terk etmek zorundasınız. Ya da başka bir ifade ile psişik anlamda size öğretilen her şeyden vazgeçmek zorundasınız. Vazgeçmek nedir bilir misiniz?

Kayıtsız kalmak demektir. Her şeye. Acılarınıza, anılarınıza, kinlerinize, öfkelerinize, kırgınlıklarınıza ve tüm anılarınıza kayıtsız kalmak demektir.

“Vazgeçtim” ne kadar da güzel bir ifade, yumuşacık ve huzur veriyor.

Pazara gidip, her şeyi seyredip, hiçbir şey almadan eve dönen Diyojen’e arkadaşı sormuş: “Madem hiçbir şey almayacaktın neden gittin?”

Diyojen cevap vermiş:

“İhtiyacım olmayan ne kadar çok şey satıldığını görmek için gittim”

İhtiyacımız olmayan o kadar çok şeyle doludur ki zihnimiz, farkında olmadan ne kadar da çok şey satın almışız. Onların hepsini atmak zorundayız. Onların hepsinden vazgeçmek zorundayız. Eğer vazgeçmezsek, bizi kuruntu içinde, karmaşa içinde yaşatmaya devam edeceklerdir. Hiç şüpheniz olmasın. Bugün dünyanın hali nasılsa, sizin zihniniz de aynısıdır. Aynı karmaşa içindedir. Siz fark etmeye bilirsiniz. Bir kısmını bastırmış, bir kısmından da kaçmışsınızdır. Ama onlar, orada duruyorlar. Ve zaman zaman sizi vurmaya devam ediyorlar.

Zaman zaman gelirler. Buldukları her fırsatta gelirler. Sizi vurup geri giderler. Siz de eşinize, dostunuza, kızınıza ya da oğlunuza saldırırsınız. Acısını onlardan çıkarırsınız. Oysa öznefretinizin dipsiz cehennemi alevlenivermiştir birdenbire. Ne kadar üstünü örtseniz de, ne kadar kaçsanız da bir gün alev alev patlar öznefretiniz. Öznefretin yanı sıra değersizlik, yetersizlik ve özdüşmanlık duygularınız hep birden patlak verir. Yaşarsanız bu duyguları geldikleri gibi giderler. Ama zihniniz onlarla baş etmeye yetkin değilse, deneyimsiz yakalanmışsanız, onları sonuna kadar yaşayamazsınız ve kaçarsınız. Ya da en yakınınızda bulunan kişilere yansıtıverirsiniz. O, canınızdan çok sevdiğiniz eşinize ya da annenize, oğlunuza... bağırır, onlara saldırırsınız. Üzerlerine yürür, yakalayabilirseniz pataklarsınız...

Birkaç gün sonra da onlara hediyeler alır, sizi çok seviyorum dersiniz. Tabii ki bu sevgi değildir. Onlara duyduğunuz nefreti bastırmanın bir yoludur. Nefreti gördünüz. Aslında öznefretinizi gördünüz. Ama buna dayanamadınız. Hemen yakınlarınıza yansıttınız. Onlardan nefret ettiniz, ya da onların sizden nefret ettiğini düşünerek onlara saldırdınız. Öznefretiniz ve özdüşmanlığınızdan kaçmaya devam ettiniz.

Kaçmak, bastırmak, üstünü örtmek; ama neyin? Neyin üstünü örtüyorsunuz? Vesvesenin, kuruntunun, üzüntünün mü?

Kuruntu dediğiniz şeyi biraz açarsak. Ne hissediyorsunuz? Hissettiğiniz şey aynen şu mu?

Niye o bluzu aldım? Rengi hiç güzel değilmiş. Keşke mavisini alsaydım.

Yok, tavuk pişirmeyeyim. Tavuğu kızım yemiyor. Ben en iyisi balık pişireyim. Ama balığı da eşim sevmiyor...

Niye öyle sert konuştum. Ya gücendiyse. Bir dahaki sefere daha yumuşak davranayım...

Öyle yapmalıydım. Şöyle yapmalıydım. Öyle yapmamalıyım. Şöyle yapmalıyım...

İşte bu hareket değil mi?

Bu hareket, bütün insanlığın sorunudur. Maalesef zihnimiz böyle çalışır. Zihnimizi çocukluğumuzda şekillendiren büyüklerin bize öğrettiği, bize dayattığı bu korku-haz ya da ceza-ödül hareketinin kurbanıyız.

Eğer korku-haz ya da ceza-ödül yerine her koşulda doğru olan şeyi yapmamızı bize öğretselerdi, vesvese ya da kuruntu olur muydu hiç?

Olmazdı. Çünkü yaptığımız şey, yapmamamız gereken şey olurdu o zaman. Yaşamak için; yemek yerdik, vücudumuzu korumak için; örtünürdük, karşımızdaki kişiyi orada olduğu için severdik. İkilem olmazdı. Ben ve sen olmazdı. Ben, sen olurdu.

Bütünsel bakış; bütünseldir, ayrımsız olarak her şeyi kapsar. Bu iyi, bu kötü yoktur. Bu güzel, bu çirkin de yoktur. Her şeyi, her yeri, her insanı içine alır. Her şeyden, her yerden, her insandan özgürdür çünkü. Taraf tutmaz. Cumhurbaşkanı gibidir. Tarafsızdır.

Şimdi bu bakışla zihninize bakıyorsunuz. Kendi zihninize. Zihninizi seyretmeye başlamanın en kolay yolu o anda hissettiğiniz duyguyu anlayıp, onun içine girmektir.

Örneğin türban sorununu ele alalım. Ben bu sorunun, yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada karmaşaya yol açtığını görüyorum. Genç kızlık yıllarımda babamın yaptığı baskıları hatırlıyorum. Başımı örtmezsem okutmayacağını söyleyerek beni taciz ediyordu. Sağlıklı yaşamamız için bir korunma aracı olan başörtüsü, nasıl olmuş da çözümsüz bir soruna dönüşmüş? Amacı saptırıldığı için mi?

Şimdi, arapsaçına dönüşmüş bu çözümsüz dünya sorununu sonuna kadar izleyerek bitirelim. Yani içine girelim. Bir Cumhurbaşkanı gibi tarafsız bir gözle ya da bütünsel bakarak bu sorunun kaynağına inelim!

Soru: Başörtüsü, her koşulda doğru olan bir şey midir?

Daha açık sorarsak: Başörtüsü örtmek, her koşulda doğru olan bir davranış mıdır?

Biraz daha derine inip, biraz daha açık sorarsak: Kadınların başörtüsü örtmeleri, her koşulda doğru olan bir davranış mıdır?

Daha soruyu sorarken ayrım yapıldığını gördünüz mü?

“Kadınların başörtüsü”, kadınları ayırdık. Kadınları erkeklerden ayırdık. Ve kadınların kayıtsız şartsız her koşulda (kocalarının yanı hariç) başlarını örtmelerinin doğru olup olmadığını sorduk. Ayrım yaptık. Kadının boğazını sıktık. En ufak bir ayrım demek, çatışma demektir.

Kadınların başörtüsü örtmeleri zorunluluğu konusunda, sadece kadın ayrımı bile, çatışmaya yeterlidir. Üzüntüye, sıkıntıya, kuruntuya, vesveseye yol açma potansiyeli taşır.

Çünkü doğrular, evrensel olmak zorundadır. Bir kurala, bir kurama ya da millete göre değil!

Bir cinse, bir ırka, bir dine göre değil!

Hipokrat yemininde olduğu gibi: İnsanı ilgilendiren herşeyin, insan sağlığını, rahatını, huzurunu, mutluluğunu ilgilendiren her şeyin evrensel olma zorunluluğu vardır.

Tıp nasıl ki evrenseldir. Dünyanın her yerinde aynıdır. Dil, din, milliyet, ırk, cinsiyet gözetmeden uygulanır. İnsanı ilgilendiren yiyecek, içecek, kıyafet ve barınak da doğrudan veya dolaylı olarak insan sağlığını etkilediği için evrensel olmak zorundadır. Ayrım yaparsanız; çatışma, çelişki, vesvese, kuruntu ve üzüntü kaçınılmaz bir sondur.

Önce zarar vermemek ilkesi evrenseldir. Hem kendinize, hem de çevrenizdeki herkese davranışlarınızla zarar vermemek, evrensel bir insanlık görevidir. En ufak bir ayrım ise, zarar vermek zorundadır. Çünkü ayrım; bölünme ve çatışmaya yol açar.

Hiçbir ayrım yapmadan sağlık ve sıhhat için, şartlar onu

gerektirdiği için başınızı örterseniz eğer hiçbir çatışma olmaz.

Örneğin, yiyeceklerin içine ya da etrafa kıl gitmesin diye başınızı örterseniz; kadın veya erkek hiçbir ayrım yapmadan kişi çevreyi koruma adına başını örterse, hiçbir çatışma olmaz.

Ya da rüzgardan, fırtınadan, sıcaktan veya soğuktan korunmak için başınızı örterseniz, yine kadın veya erkek hiçbir ayrım yapmadan, gereken herkesin başını örtmesi, yine hiçbir çatışmaya yol açmaz.

Çünkü burada sağlık, sıhhat ve korunma söz konusudur. Zorunluluk ve korku yoktur. Burada şefkat, sevgi ve korunma vardır. Dolayısıyla hiçbir ayrım yoktur. Üzüntü de yoktur. Vesvese de yoktur. Sonsuz, sınırsız bir sevgi ve şefkat vardır. Herkesi içine alan bir sevgi ve koruma duygusu, ayrımın yerini almıştır.

Yaptığınız şey her koşulda doğru olan şeyse eğer, hiçbir çatışmaya yol açmaz.

Yaptığınız şey her koşulda doğru değil de, bir kurala, bir kurama, ya da belirli bir topluluğa göre doğru ise, ayrım söz konusudur. Çatışmaya yol açmak zorundadır. Dolayısıyla üzüntüye, karmaşaya ve sefalete neden olursunuz.

“En ufak bir ayrım; bölünme, karşıtlık ve savaş demektir.” Acı ile sonlanmak zorundadır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült