Kişisel Gelişim

 

Kürsü Ve Mikrofon Korkusu Nasıl Yenilir?

Ö. Faruk Reca

Hiç mi arkadaşlarınızla sohbet etmediniz, onlara hiç mi bir şeyler anlatmaya çalışmadınız? Veya aile akraba toplantılarında mutlaka tek olarak söz almış ve bir konuşma yapmışsınızdır. O zaman kendinizde neler hissettiniz? Aşırı derecede heyecanlandınız mı? Hayır! işte kürsünün ve mikrofonun da bundan bir farkı yok. Durum sadece psikolojik. En tecrübeli kişi bile 500 kişinin karşısına çıkıp kürsüye yaklaştığında heyecanına yenik düşer. Fakat unutulmamalıdır ki, konuşacak ve anlatacak bir şeyleriniz varsa heyecanınız 510 dakika sonra kendiliğinden yok oluyor. Dışınızdaki çevre ve gözler aslında halüsinasyon türü etkilerden başka bir şey değildir. Bütün gözler size dikilmiş. Neler anlatacağınızı, söze nasıl başlayacağınızı dikkatle izleyip sizi gereksiz bir baskı altında tutuyorlar; ama onlar bunun farkında değil. Öyleyse siz, bunun geçici bir kıvılcım, bir titreşim olduğunu var sayıp size düşen görevi, yani konuşmayı layıkıyla tamamlamaya bakın. O zaman göreceksiniz ki, sizi bakışlarıyla ezen o gözler elleriyle alkışlayacaktır.

İster hitabete yeni başlamış biri olsun, ister yıllardır bu işi yapıyor olsun kürsüye çıktığı zaman heyecanlanmayan hiçbir hatip yoktur. Bir insanda kürsü ve mikrofon korkusunun olması o insanın hiçbir zaman hatip olamayacağı anlamına gelmez. Heyecanlı, dudakları titreyen, utangaç, mahcup, salondaki dinleyicilerden ürken pek çok kişi bugün kürsü ve mikrofon korkusunu yenmiş bir şekilde dünyanın bir numaralı hatipleri durumuna gelmişlerdir. Örneğin Amerika’nın en şöhretli hatiplerinden biri olan Daniel Webster, öğrencilik yıllarında öğretmeni bir soru sorup sınıfın ortasında konuşmak zorunda kalacağı için çok kere korkarmış ve söyleyeceklerini güçlükle söylermiş. Amerikan tarihine adını altın harflerle yazdıran ve üç defa ABD devlet başkanlığı yapan Jerıning Bryan, konuşmaya başladığı zaman heyecandan titremesiyle ünlüymüş. Amerikanın ünlü generali General Grant kalabalık yerlerdeki konuşmalarında çok heyecanlandığını, elinin ayağına dolaştığını ve kekelemeye başladığını itiraf etmiştir.

İngiltere başbakanlarından Lloyd George ilk hitabetinde başarısız olmuştur. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor: “İlk defa bir grup insan önünde konuşmak üzere kürsüye çıktığım zaman acınacak bir halde idim. Dilim, ağzımın tavanına yapışmıştı. Kelimeler ağzımdan zorla çıkıyordu.”

Dünyanın sayılı hatipleri arasında yer alan ABD cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln konuşmaya başladığında sanki kürsüyü terk etmek ister gibi bir hale giriyormuş. Fakat konuştuğu konun içerisine daldıkça rahatlamaya başlıyormuş ve konuşmalarıyla el kol hareketleri arasında son derece muazzam bir ahenk gözleniyormuş. Lincoln, gençliğinde ilk hitabelerini bir çiftlikte amele olarak çalışırken ahırdaki ineklere yapmış.

Ünlü hatip ve İngiltere başbakanlarından Disraeli, kürsü korkusunu en açık ve heyecanlı biçimde yaşayanlara çarpıcı bir örnektir. 1837’de milletvekili olarak meclise girdiğinde tanınmış ve piyasada kitapları olan edebiyatçıydı. Kürsüye çıkıp konuşmaya başladığında diğer milletvekillerinin hepsi onu yuhalamaya başladılar. Aşağı in, terk et kürsüyü, önce konuşmayı öğren!” diyerek kahkahalar arasında onunla alay ettiler. Disraeli konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı, ama şunları söylemeyi de ihmal etmedi: “Mademki
oturmamı istiyorsunuz, oturacağım ama beni dinleyeceğiniz zaman da gelecektir. O zaman burada çıkıp saatlerce konuşacağım.”

Disraeli dediğini yaptı. Sayılı hatiplerden olduğunda herkes onu dinlemek için sıraya girdi, halk tarafından sevildi ve nihayet başbakan oldu. Tabii hitabet sanatının üzerinde yoğun çalışmalar yaptığını da hatırlatmak isteriz.

Burada vermek istediğimiz mesaj, bütün ünlü hatiplerin de kürsü ve mikrofon korkusu yaşadıklarına dairdir. Öyleyse sizin bu korkuyu yenmenizin çaresi önce bu gerçeği, bu korkun normal olduğu gerçeğini kabul etmenizdir. Vereceğimiz taktiklerle, coşkun yazılarla bunu yeneceğiniz inanıyoruz.

SAHNE ve MİKROFON BİZİ NEDEN ÜRKÜTÜR?

Hitabetin ünlü ustası Nejat Muallimoğlu, kürsü ve mikrofon korkusu ile ilgili şunları anlatıyor:
“Bir an için dinleyicilerinizi düşününüz. Onları kimler oluşturur? Onlar, bilhassa sizi dinlemek için seçilmiş özel bir grup mudur? Belirli bir yerin seçkin insanları mıdırlar? Salonun kapısından girilirken herkesin bir üniversite diploması göstermesi mi gerekiyor? Hayır! Hiç de değil! Belirli bir sınıf ve seviyedeki insanların oluşturduğu her grupta, birkaç kuş beyinli, birkaç geri zekalı, birkaç yarım akıllı ve birkaç da zeki insan bulunur. Büyük bir çoğunluğu normal zekalı insanlardır. Amerikalı psikologların sözlerine dayanarak, Amerika’daki muhtelif kimselerden oluşan herhangi bir topluluğun vasati zekasının 12 yaşındaki bir çocuğun zekası kadar olduğunu söyleyebilirim. Amerikalıların zekalarını o yıllardan bu yana geliştiğini pek sanmıyorum. Ülkemizde de, herhangi bir grubun ortalama zekası, her halde 12 yaşındaki bir çocuğun zekasından pek fazla değil. Şu halde, 12 yaşındaki bir çocuğunu zekasına sahip bir grup insan önünde konuşurken sinirlenmenizi, heyecanlanmanızı gerektirecek ciddi bir sebep düşünülebilir mi? Dinleyicileriniz kimler olurlarsa olsunlar, ‘zihni ödevlerden oluşan bir grup değildir. Sizin ve benim gibi vasat seviyede insanlardır.

Farz edelim bir işadamısınız. Günün erken bir saatinde bir diğer işadamı ile külliyetli bir iş yaptınız. Karşınızdakini, zeki ve kurnaz bir işadamı olmasına rağmen ikna ettiniz. Şimdi yine farz edelim ki, aynı gece bir toplantıda konuşacaksınız. Karşınızda 200 kişilik bir dinleyici kitlesi görür görmez korktunuz. Takdim edildiğinizde şaşırdınız. Netice: kötü bir konuşma. Dinleyicilerinizden niçin korktunuz? Makul bir sebep gösterebilir misiniz?

Dinleyicilerinizin zekası, sabahleyin iş yaptığınız adamın zekasından kat kat aşağıda idi. Kendi yazıhanenizde buluştuğunuz o “kurt” işadamı ile kendinize olan itimadın doğurduğu bir rahatlık ve güven içinde konuştunuz, onu ikna ettiniz. Sonra da aynı rahatlık ve kendinize güveni, sabah konuştuğunuz, iş yaptığınız insan kadar zeki olmayan, kendinizden daha düşük kalibredeki insanlara hitap ederken gösteremediniz.

Kürsü, mikrofon, platform ve sahne bizi niye ürkütür? Bütün o gözlerin projektör ışığı altındayız da ondan. Dinleyicilerimizin, en ufak kusurumuzla alay edeceklerini sanırız. Evet, konuşmamız boyunca sürekli bir ışık altındayız, her çift göz hatibe dikilmiştir. Kendimizi kaybettiğimiz, şüphelendiğimiz, şaşırdığımız ve kapkara olmuş bir zihinle karşı karşıya kaldığımız zaman, dinleyicilerimiz de üzülecek ve bizim namımıza rahatsız olacaklardır.

HİTABET ÜSTADI NEJAT MUALLİMOĞLU'DAN MİKROFON KORKUSU OLAN MEŞHURLAR

Kerınedy’den Bush’a kadar bütün, Amerikan cumhurbaşkanlarını televizyonda sık sık dinledim. Truman ve Eisenhower ile ilgili programlarda, onların da konuşmalarını dinlemek fırsatını buldum.

İstisnasız hepsi, konuşmaya ilk başladıkları anlarda heyecan ve sinirliliklerinin açığa vuruyorlardı.

Ronald Reagan: İki defa cumhurbaşkanı seçilmesinde hitabetinin çok büyük rolü olmasına, son derece rahat konuşmasına, mikrofon tekniğinin iyi bilmesine rağmen, yakından bakıldığında zaman zaman başını önüne eğiyor, yüzünde zorlanmış bir gülümseme okunuyordu. Sonra hiç de az sayıda denilmeyecek tarzda, cümlelerine “well”, “şey” diye başlıyordu.

Henry Ford: Dudaklarını ileri geri, içe dışa oynatıyor, zarafetsiz jestler yapıyor, tek heceli kelimelerle mırıldanıyordu.

Nixon: Gayet iyi bir hatip olmasına rağmen, üniversite sıralarında tartışma takımlarında yer aldığından beri, kürsü korkusundan o derece muzdaripti ki, konuşmasına başlar başlamaz yüzü ter içinde kalıyordu.

Johnson: Sık sık “aah... aaah... “ diyor, kelime bulmakta güçlük çekiyor, cümleler arasında uzun uzun duraksıyordu.

Kerınedy: Çok iyi bir hatip olmasına rağmen gerekli kelimeyi çıkarabilmek için, işaret parmağı il zaman zaman adeta havaya pençe atamasına jestler yapıyordu.

Eisenhower: Heyecan ve sinirliliğinden ötürü zaman zaman öylesine muğlak cümlelerle konuşuyordu ki, bir yazar cumhurbaşkanının o sıralarda ne söylediğini çok sayıda İngilizce hocasının bile anlamadığını yazmıştı.

Truman: Kürsü korkusunu, hemen hemen durmaksızın, ellerini bir aşağı bir yukarı sallayıp indirmesi ile belli ediyordu.

George Bush: Bush’un ancak bir iki nutkunu dinleyebildim. Henüz iyi bir hatip sayılamaz. Belki hiçbir zaman iyi bir hatip olamayacak. Nutuklarını giriş cümleleri iyi anlaşılmıyor, sık sık önündeki kağıda bakıyor, göz teması zayıf, cümleleri akıcı ve berrak değil. Cumhurbaşkanı George Bush’un bir hatip olarak büyük talihsizliği, her konuşmasının Cumhurbaşkanı Reagan’ın berrak, akıcı ve espirili hitabeleri ile mukayese edilmesi. Bush, kendisine has tesirli bir hitabet tarzı geliştiremezse, Reagan’ın ’ kendisini her yerde takip eden gölgesinden kurtulması pek kolay olmayacak.

Charlie Chaplin: Charlie Chaplin yani Şarlo, dinleyici ve seyircilere alışık bir sanatçıydı. Ama o dahi mikrofon başına geldiğinde beceriksizleşiyordu. “Eğlence Salonunda Bir Gece” adlı vodvil grubu ile 1912’de Amerika'yı dolaşmış, daha önceleri İngiltere'de pek çok piyeste rol almıştı. Ama duvarları kauçukla pekiştirilmiş odada mikrofonun başına geçtiği vakit, midesi, bir şubat fırtınasında, gemi ile Atlantik Okyanusu’nu geçen bir adamın midesi gibi olmuştu.

Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel dinleme ve anlama sanatı vardır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült