Kişisel Gelişim

 

Konuşma: Çatışma, Önemsiz Sohbet, Yoksa Yaratıcılık Mı?

Michael Kahn


Bir grup arkadaş sinemadan henüz çıkmışlardır. John’un film hakkında bazı değişik görüşleri vardır. Yönetmenin bu filmle ne vermek istediği, filmin hangi bölümlerinin özensiz çekildiği ve bu konuda ne yapılabileceğini düşünmektedir. Hep birlikte bir kafeye giderler ve John film hakkındaki görüşlerini diğerleriyle paylaşır.

Mary, John’un düşüncelerini duyunca şaşırır.

“Bence filmin konusu kesinlikle senin düşündüğün gibi değil. Film romantik fantezi türünün başarılı bir örneği,” der Mary.

Gruptakilerden birkaçı da bu görüşü başlarını sallayarak onaylarlar.

“Öyleyse, lütfen izin verin de yönetmenin yapmak istediği şeyin neden bu olmadığını sizlere anlatayım. Eğer bu film sadece fantazi türünün hoş bir örneği olsaydı, karakterlerden birinin ölümüne izin verilmezdi,” der John.

Bu tartışmaya diğerleri de katılır. Hepsi de Mary’nin tarafındadır.

Peki, John şimdi ne yapmaktadır?

Eğer kendini dikkatlice gözlemlerse, bu arkadaşça sohbeti bir kazan-kaybet savaşına dönüştürmek için kendi kendini nasıl ikna ettiğini fark edebilir. Şu anda savaşı Mary kazanmaktadır. John’un söylediklerini kibarca dinlemiş ve diğerlerinin destek ve takdirini kazanmasına yol açan görüşlerini söylemekten de kaçınmamıştır. Dövüşmeden yenilmek istemeyen John da, kendini böylece savaşın ortasında buluvermiştir.

Bu noktada, söylenenlerin hangisinin kabul edilebilir olduğunu düşünmesi bir yana, ortaya atılan ilginç görüşler bile umurunda değildir. Bu bir savaştır ve savaşın içinde olmak da Mary’le ne kadar iyi arkadaş olduklarını unutmasına yeterlidir. Ona yanlış düşündüğünü kanıtlamak için elinden geleni yapar. Diğerleri Mary’e hak verir, John savunmaya geçer ve sonra da karşısındaki orduyu kendinden uzakta tutmaya kararlı bir şekilde, acımasızca saldırır.

Bu sırada kahveler bitmiş ve gruptakiler yavaş yavaş dağılmaya başlamıştır. John kendini çok kötü hissetmektedir. John’un bazı düşüncelerini söylerken kullandığı yaralayıcı üslup yüzünden, Mary’nin de kendini pek iyi hissettiği söylenemez.

Bu gibi durumlarda kimin “kazandığını” bilmek, hatta kimin kazandığını nasıl “söyleyeceğini” bilmek bile zordur. Dışardan bakıldığında, savaşın galibi yoktur.

İşte sahip olduğumuz düşünceler hakkında konuşmanın bir başka yolu daha:

Bir baba ve oğlu birlikte bir oyun seyretmişlerdir. Arabayı kullanırken baba, “Oyunu beğendim,” der. Çocuk da oyunu beğendiğini söyler. Sessizlik olur.

Baba, özellikle çok beğendiği bir bölümden bahseder. Yine bir sessizlik olur.

Çocuk oyundaki karakterlerden birinin kendisine tanıdığı I »irini anımsattığını söyler. Babasına kısaca arkadaşını anlatır. Yine sessizlik.

Her ikisi de oyunun iyi olduğu konusunda hemfikirdirler. Sessizlik. Hafta sonu için he planladıklarını konuşmaya başlayarak konuyu değiştirirler. İkisi de rahatsız ve huzursuzdur.

İlk örnekteki konuşma kavgacı, İkincisi uzaklaşmacı konuşmaya örnektir. İkisinin katılımcıları da mutsuzdur.

Bu gibi konuşmaların düşünceler hakkında olması gerekmez. Aşağıda, bir ilişki hakkında olan konuşmaya örnek veı diniştir:

Kadın, ciddi bir ilişkiye girmeyi umduğu bir erkekle tanışır. Üçüncü buluşmalarında, erkeğin, sürekli eski kız arkadaşı hakkında konuşmak istediğini fark eder. Konuşma ilerledikçe, kadın sinirlenmektedir.

Adamın sözünü keser ve bu konu hakkında konuşmanın I >ek uygun olmadığını söyler. Sonu hüsranla bitmiş olan aşkının detaylarını kendisine anlatmayı neden gerekli görmekledir? Kendisinin, diğer kadın gibi davranamayacak kadar ,i ül ve düşünceli olduğunu fark etmiş olabilir. Adamın daha önceki ilişkilerinin kendisini hiç ilgilendirmediğini, bu konudaki acılarını paylaşmak istiyorsa, bunu başkasıyla yapmasını söyler.

Adam da bir önceki ilişkisinin tamamen bittiğini, bu yüzden kadının bu şekilde kıskanç davranmasının biraz gereksiz ı ılduğunu anlatır. Onu kendisine çok yakın bulduğunu ve yandıklarını paylaşmak istediği kişinin, o olduğunu sözlerine ekler. Ancak yaşadığı şeyler hakkında kendisini desteklemeyecekse, ilişkiyi belki de yanlış yorumlamış olabileceğini de belirtir.

Kadın kızarak, adamın kendisini gerçekten yanlış yorumlamış olduğunu, belki kendisinin de onu yanlış anlamış olabileceğini söyler. Bu noktada, her ikisi için de çok iyi sonuçlar verecek olan bir ilişki tehlikededir.

Şimdi de sonunda bir karara varılması gereken saldırgan konuşmayı göreceğiz:

Bir Okul Aile Birliği toplantısında, okul yönetimine sunulmak üzere, küçük yaşlardaki çocukların notlandırma sistemine dahil edilip edilmemesi tartışılmaktadır.

Öğretmenlerden biri, onüç yaşından küçüklere not verilmemesi gerektiğini savunan çok etkileyici bir konuşma yapar. Bu çocuklar için not, öğrenmeye bakış açılarını zedeleyecek gereksiz bir yüktür.

Aynı derecede etkileyici bir konuşma yapan velilerden biri de, not sistemini kaldırmanın standartları düşürmek demek olduğunu ve daha sonra rekabete zorlandıklarında çocukların haksız bir şekilde cezalandırılacağını savunur.

Öğretmen, veliyi dargörüşlü ve otoriter olmakla suçlar.

Veli de, öğretmene tembel ve gevşek olduğunu, not vermeye üşendiğini söyler.

Öğretmen yeni bir sistem yaratmanın daha iyi olacağını söyler ve nedenleri sıralar. Veli şu anki durumun daha iyi olduğunda ısrar eder ve o da kendi nedenlerini sıralar. Diğerleri de birine ya da diğerine hak vererek tartışmaya katılırlar. Sesler yükselir, tempo artar. Sonunda toplantı herhangi bir karara varmadan sona erer, geriye ise sadece insanların içindeki kızgınlık kalır.

KİM KAZANDI?

Açıkça görülmektedir ki, bu konuşmalardaki katılımcılar, konuşma sona erdiğinde, kendilerini ya oldukça kötü, ya da en azından huzursuz hissetmektedirler. Yine görülmektedir ki, katılımcılar, bir arada olabilmeleri için tek yolun birbirleriyle çatışmak olduğunu düşünmektedirler. Bunun nedenini anlamak çok da zor değildir.

Üniversiteye başlayacağım yıl, ailemin bana verdiği öğüdü sosyal başarımı sağlamak almak için söylenmiş olsa gerek hatırlıyorum. “Sakın politika ve din hakkındaki tartışmalara katılma.” Bu öğütün altında, saldırgan ve uzaklaşmacı konuşmaların, mümkün olan tek tür konuşma biçimleri olduğuna inanan güçlü kültürel inançlar yatar.

Dedikodu yapabilir, ya da önemsiz sohbetlere katılabiliriz. Hikayeler anlatabilir ya da dinleyebiliriz. Karşımızdakinin özlerini hiç ilgisi olmayan şeyler söyleyerek cevaplandırabiliriz. Ama eğer konuşmaya katılacaksak, gerçekten katılacaksak, bu kavga demektir.

Bu inancın altında acımasız bir ikilem yatmaktadır. Konuşmak, birlikte yaşamayı değerli kılar. Konuşmanın birimizi ya da ikimizi birden kırarak veya birbirimize yabancılaşarak son bulması gerektiğine inanmak çok acı verici bir durum.

Toplumumuzun konuşmayı bu şekilde algılaması aslında çok da şaşırtıcı değildir. Çünkü neredeyse her şeyi aynı bakış açısıyla algılamaktadır. Siyaset bilimcisi Andrew Hacker bu durumu şöyle açıklar:

Amerika, rekabeti en çok seven toplumlardan biridir. Vatandaşları da tek başına ayakta kalabilmek için birbirlerine karşı her zaman temkinlidirler. Bu yüzden sürekli geride kalma korkusunun yarattığı stresle hareket edip öne geçmeye çalışırlar. Hiçbir ulus vatandaşlarını buradaki kadar çok kazanan ve kaybeden olarak sınıflandırmaz.

Biz bir çatışma kültürüne aitiz. Rekabeti yüceltiriz ve hep kazanmak isteriz. En çok satan kitaplar listesi Korkutarak Kazanmanın Yolları gibi kitaplarla doludur. Seçimlerimiz boks maçlarına benzer, liderlerimiz seçim stratejisi olarak ırklar ve sınıflararası rekabeti vurgularlar. Dışarı çıktığımızda, otoyolların ve kent caddelerinin kızgın rakiplerle dolu yarış alanlarına dönmüş olduğunu görürüz. Evde ise, tek eğlencemiz, televizyonda izlediğimiz alaycılık üzerine kurulu güldürülerdir.

Bu rekabet kimi zaman uygar kimi zaman acımasız olabilir. Ama ister uygar ister acımasız olsun, vahşetin gölgesi hiçbir zaman çok uzakta değildir. Bir işadamı beğenilmeyen bir kararı yüzünden öldürülebilir, tıpkı istifa etmiş olan bir memurunu tekrar işe almayı reddeden San Fransisco valisinin bir kaç yıl önce öldürüldüğü gibi. Öğrencisini sınıfta bırakan profesörler, cinayetlere kurban gider. Park yeri yüzünden kavga eden insanlar birbirlerini tabancayla vururlar. Yıllarca süren Soğuk Savaştan henüz çıkan bizler, sanki insanoğlu artık huzur ve barışın varlığına dayanamıyormuş gibi, kendimizi birçok küçük ama sıcak savaşın ortasına atıveririz. Bu durumda, tartışmayı önlemenin tek yolunun, konuşmayı, bayağılıkla sınırlamak olduğuna inanarak yetiştirilmemiz çok da şaşırtıcı değildir.

BU KONUYA NASIL YAKLAŞILMALI?

Konuşmanın amacı nedir? Neden konuşuruz?

Çoğu zaman iki amaç vardır: Biri, anlamlı konuşmalar, diğeri ise, katılımcılar arasındaki ilişkiyi belirleyecek amaca yönelik konuşmalar. Anlam, konuşmanın ne yönde gideceğini belirler. Birisini ikna etmek, ondan bir şeyler öğrenmek ya da düşüncelerini yoklamak isteyebilirim. Bir sorunu çözmek ya da bir karara varmak amacında da olabilirim. İlişkiye yönelik bir amacım olduğunda ise, düşüncelerimi bir başkası ya da başkalarıyla paylaşmaktan zevk almak ve, istisnaları olmakla birlikte, kendimin ve diğerlerinin kendilerini iyi hissetmesini sağlamak isteyebilirim.

Anlama yönelik konuşmaları, genellikle bir kavganın, çatışmanın takip etmesi oldukça düşündürücüdür; bu bölümden sonraki ilk iki bölüm, bu görüşü belli bir noktaya kadar inceleyecektir. Ancak kesin olan bir şey vardır ki, bu şiddetli çatışma ilişki kurmaya veya var olan ilişkiyi korumaya pek katkı sağlamaz ve içine sürüklenmek hiç de düşünüldüğü kadar zor değildir. Sesimizi duyurabilmeyi ya da kabullenilmeyi o kadar çok isteriz ki, bu amaca ulaşabilmek için tartışmanın en yararsız taktiklerini bile uygularız.

Bunun nedeni yeteri kadar açık mı? Örneğin ne saldırgan, ne de uzaklaşmacı olan bir konuşma düşünelim, bu konuşma daha çok sevişmeye benzesin.

Savaşmak ve sevişmek arasındaki en büyük farklardan biri şudur: Eğer ben biriyle savaşıyorsam, onun mutsuzluğuyla mutlu olurum. O ne kadar mutsuz olursa, ben o kadar mutlu olurum. Benim mutluluğum, onun mutsuzluğuna bağlıdır. Öte yandan, ben biriyle sevişiyorsam, onun mutluluğuyla, mutlu olurum. O ne kadar mutlu ise, ben de o kadar mutluyumdur. Ve benim mutluluğum, onun mutluluğuna bağlıdır.

Saldırgan konuşmada, herkes kendinin haklı, diğerinin haksız olduğunu savunur. Böylece birbirimizi yenmeye çalışırız. Sonucunda da birimiz mutsuz olacaktır; aslında her ikimizin de mutsuz olması, pek de şaşılacak bir sonuç değildir.

Kuşkusuz, hepimiz sevmediğimiz insanlarla konuşmalar yapmışızdır, hatta bu konuşmaları özellikle onları incitmek ya da intikam almak için de yapmış olabiliriz. İlişkimizin geleceğini önemsememiş, belki de ilişkimizin bir geleceği olacağını bile düşünmemişizdir. Ben bir aziz olsaydım, dünya üzerindeki barışı sağlamak için, böyle bir rakiple sevgi dolu bir ilişki yaratmanın yollarını arardım. Ancak ben bir aziz değilim, bu yüzden de rakibimi sadece yenmek isterim. Bu kitap bu tarz konuşmaları içermiyor.

Konuşmalarımızın çoğunu, kırmak ve kaybetmek istemediğimiz insanlarla yaparız. Ancak haklı olmanın ve kazanmanın cazibesine kendimi öylesine kaptırırım ki, bu noktadan sonra benim için, haklı olmak, karşımdakinin ne hissettiğinden çok daha önemlidir. Kazanmak, haklı olmak, artık ilişkinin niteliğinden çok daha fazla önem kazanmıştır. Öyle ki, artık konuşmanın niteliği ve benim karşımdakinden bir şeyler öğrenebilme şansım bile önemli değildir. Karşılaştığımız durum, bizlere, birbirimizden bir şeyler öğrenip, birbirimize zevk ve değer verebilme, ilişkimizi derinleştirme şansı tanırken, birdenbire bir yarış ve çatışmaya dönüşür. Ve sosyal evrimimizin sonucu olarak bu durum, bizim herhangi bir çabamız olmadan devam etmek zorundadır.

Yeni bir ilişkiyi eski sevgilisinden bahsederek tehlikeye atan adamın konuşmasına dönelim. Aynı durum çok daha farklı bir konuşmayla sürebilirdi.

Adam kadına eski sevgilisini anlatır, kadın da ona yaşadıklarının içinde bıraktığı acıyı ve bunu kendisiyle paylaşma ihtiyacını anladığını söyler. Ama yine de bu konuşmanın kendisi için de zor olduğunu belirtir. Nihayet kendisine anne aramayan bir erkekle karşılaştığını sandığını, ama görünüşe bakılırsa, onun da kendisiyle ilgilenmesini istediğini söyler.

Adam kadının ne demek istediğini anladığını ve bu konuda onu haklı bulduğunu belirtir. Ama kendisini incinmiş hissetmektedir ve birinin kendisiyle ilgilenmesine ihtiyacı vardır. Uzun vadeli ve ciddi olması beklenen bir ilişkinin birazcık ilgi göstermekten kaçınan biriyle yaşanmasını biraz üzücü bulduğunu da sözlerine ekler.

Kadın da adama onu çekici bulmasının sebeplerinden birinin adamın koruyan, ilgi gösteren biri gibi görünmesinden kaynaklandığını söyler. Ayrıca ilişkiye ilgi gösteren, koruyan taraf olarak başlamaktan çok korktuğunu, bununla başa çıkabileceğini sanmadığını ve adamın istekleri arttıkça, bu işten bunalıp ilişkiyi bitirebileceğini anlatır.

Adam, kadını çok iyi anladığını ve bu söylediklerinin doğru olduğunu kanıtlayabilecek deneyimler yaşadığına inandığını söyler. Onu annesi yapmaya ve hiç aralıksız ilgilenen taraf olması için zorlamaya niyeti yoktur. Ama yine de bazen ilgiye ihtiyaç duyacaktır. İlgiye gereksinimleri olduğu zamanlarda birbirlerine yardım edecekleri bir ilişkileri olmasının mümkün olup olmadığını sorar.

Kadın da bu tür bir ilişkinin hiç de kötü olmayacağı konusunda hemfikirdir...

İşte bu şekilde, savaş engellenmiş, ilişkiye açıklık getirilmiş ve konuşmada sevgi dolu bir bağlantı kurulmuştur.

Ya da Okul Aile Birliği toplantısını hatırlayalım. Eğer öğretmen, ailelerin isteklerini anlayışla karşılasa ve küçük çocukları notlandırma sistemine dahil etmenin bir büyük ikilem yaratacağını söyleyerek herkesi iki tarafın isteklerine de uygun bir çözüm yaratmaya yönelik bir yol bulmaya davet etseydi, ortaya hem daha farklı bir konuşma hem de daha farklı bir çözüm çıkardı.

Bu kitabın konusu, bütün konuşmaların savaşa dönüşebileceği gibi sevişmeye de dönüşebileceği üzerine kuruludur. Aşağıda örnek olarak verilen konuşma, her an savaşa dönüşebilecek bir iletişimin nasıl farklı bir şekilde sonuçlandığını göstermektedir.

Bir erkek ve bir kadın yemekli bir toplantıda yan yana oturmaktadır. Konuşmalarının ilerleyen dakikalarında konu, klinikleri kapatmaya çalışan kürtaj karşıtlarına gelir ve adam da onlara karşı olan tepkisini dile getirmekten çekinmez. Ancak kadının kürtaj karşıtı olanlar hakkında oldukça sempatik fikirler beslediğini anlayınca şaşırır.

Adam bu görüşte olanlara karşı olan hoşnutsuzluğunu ve bir hayata doğum öncesinde bu kadar önem veren kürtaj karşıtlarının doğum gerçekleştikten sonra o hayatı pek de önemsemediklerini anlatır. Kadın bunun doğru bir bakış açısı olduğunu kabul eder ve kürtaj karşıtlarının aslında hamile kadınları da pek dikkate almadıklarını söyler. Ama her şeye rağmen fetüs de bir canlıdır ve onun öldürülmesi düşüncesi ürkütücüdür. Kadın, düşündüklerini yanlış anlaşılamayacak kadar samimi ve yumuşak bir şekilde ifade etmiştir.

Adam, kadının bu samimiyetinden etkilendiğini söyler. Daha önce kürtaj karşıtı görüşleri olan biriyle hiç konuşmamıştır. Bir an için sessiz kalır ve olaya onun bakış açısıyla yaklaştığında onu daha iyi anladığını söyler: birileri, gerçekleşmesi istenen sosyal bir nedenden ötürü altı aylık bebekleri öldürüyor olsaydı, bu durum, kendisini de korkutabilirdi. Eğer bir fetüsün de altı aylık bir bebek kadar canlı olduğu dürtülürse, bunun kadın için ne kadar üzücü bir durum yaratımım görmemek imkansızdır.

Kadın gülümser ve adamın söylediklerine karşılık olarak, bilenmeyen hamileliklerin ne korkunç bir sosyal soruna sebebiyet verdiğini anladığını belirtir. Her ikisi de kürtajın kesin çözümü olmayan bir sorun olduğu konusunda hemfikirdirler. Konuşmalarının bundan sonraki bölümleri de birbirlerine fikirlerini paylaşmaktan dolayı duydukları heyecan nedeniyle oldukça olumlu bir şekilde devam eder.

Bu konuşmanın başka ne şekilde sonuçlanabileceğini tahmin etmek hiç de güç değildir. Kürtaj karşıtı olanların hamili' kadınları hiç umursamadıklarını dile getiren taraf adam, altı aylık bebeklerin öldürülmesi örneğini veren de kadın olabilirdi. Konuşmanın yönünü değiştiren, kadının, kürtaj karşıtlarının  bebeğin doğumundan sonra artık o yaşamla fazla ilgilenmedikleri görüşünü kabul etmesidir. Bu, karşıdakinin savunmacı tavrını bir yana bırakıp kadının bu konu hakkındaki diğer fikirlerini de duymak istemesine yol açmıştır. Bu oluşmayı düzeyli kılansa, insanların sadece birbirlerini, dinlemeleri değil, kendi bakış açılarını ortaya koyarken birbirlerine vardım da etmeleridir.

SEN VE BEN

İsrailli felsefeci Martin Buber, bu konuya farklı bir görüşle yaklaşır. Buber’e göre bizler, medeni dünyalarımızda öylesine organize olmuşuzdur ki, ilişkilerimizde “Ben-O” ilişkilim yaratarak birbirimize birer nesneymişiz gibi davranırız.

Oysa, der Buber. yapılması gereken tek şey vardır, "Ben-Sen” ilişkisini yaratmayı öğrenmek. Ben-Sen ilişkisi demek, tüm kalbimle senin özgürlüğünü tanımam ve yine tüm kalbimle seni benim istediğim gibi değil, olduğun gibi kabullenmem demektir. İnsanların yaşamdan tatmin olmaları ancak ve ancak birbirlerini bu şekilde karşılamalarına bağlıdır.

Bu konu üzerinde biraz düşünürsek, Buber'in haklı olduğunu hissederiz: birbirimize bazen, hatta, çoğu zaman nesnelere davrandığımız gibi davranırız. Ve böylece dünyamızı sokaklarımızı, iş yerlerimizi ve hepsinden kötüsü yuvalarımızı karartırız. Bu durumun değişmesi içinse, Buber'in bizden istediği öyle çok şey vardır ki. Birbirimizi kontrol etmekten vazgeçip diğerlerinin özgürlüklerini gerçekten tanımamız gerekmektedir. Diğerlerinin duygularını ve düşüncelerini kontrol etmeye ve yargılamaya çalışmaktan vazgeçmeli, onların doğrularını görüp kabullenmeyi öğrenmeliyiz bunu düşünmek bile çok zordur. Ama Buber bunları kabullenmenin, sevgi ve huzur dolu bir dünyaya kavuşabilmek için çok önemli bir adım olduğu konusunda ısrarlıdır.

Konuşmanın kendisinin üstün olduğu bir durumda, Ben-Sen ilişkisini ortaya koymak, ne karşımdakinin görüşlerini değiştirmeye ne de hatalı olduğunu göstermeye çalışmaktır. Bunun tersine, onun bakış açısına samimi bir ilgi duymak ve eğer istiyorsa onun da benimkini anlamasına istekli olmaktır. Duruma bu şekilde yaklaştığımızda, bir konuşmanın en az iki amacı olur: konuyu daha iyi anlamak ve ilişkimizi geliştirmek. Buber'in gösterdiği yolu izleyen biri, konuşma tamamlandığında. diğerlerinin de kendilerini iyi hissetmelerini arzu edecektir.

Burada bir çoğumuzun karşısına çıkacak olan engel, konuşmanın biz farkında olmadan bir kavga haline gelmesidir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült