Kişisel Gelişim

 

Kendini Reddetme Mesajları

Elayne Savage

“Ben acınacak biriyim. Beni gerçekten tanısaydınız, beni sevmezdiniz.” Bonnie bunu söyleyebildiğine şaşırmıştı, ama işte en büyük korkusu oradaydı. Henüz ilk seansta yaptığı bu ani itiraf beni biraz şaşırtmıştı çünkü hastalarımın sırlarını açığa vurmaları genelde daha uzun zaman alır. Ve açıkladıklarında da genelde şöyle bir şeyler de eklerler: “Ben başka insanlardan farklıyım”, “Ben biraz acayibim” veya “Bende ters bir şeyler var” gibi. On dokuz yaşındayken bir hastam daha belirgin konuşmuştu: “Başkalarının bana ancak fiziksel olarak yaklaşmalarına izin verebilirim. Onların vücudumu tanımaları mümkündür ama gerçek beni tanımak için çok yaklaşırlarsa onlardan nefret ederim.”

Catherine yaşamındaki insanlar yüzünden altüst olur veya hayal kırıklığına uğrarsa kendine vurmaya başlıyor. Omuzlarını, yüzünü, hatta bazen vücudunu morartıyor. Kendine karşı çok acımasız hatta vahşice davranıyor. Çünkü çocukluğunda da anne babası ve ablalarından hep bu şekilde tepki almış; “Hepsi üstüme çullanırlardı; ne yapmam, ne konuşmam, ne giymem gerektiğini dikte ederlerdi. Şimdi artık bir yetişkinim ama yine ziyarete gittiğimde durum aynıdır. Bir kez evi ziyaret ettiğimde Kalifornia’da çok moda olan bir ipek eşarbı başıma bağlamıştım. Sanırım bu tarz eşarp bağlamak Kuzey Dakota’da moda değildi. Beni acımasızca eleştirdiler; kanser olup olmadığımı defalarca sordular. Belki kel olmuştum ve o yüzden eşarp takıyordum.

Büyük bir olasılıkla bu “taciz edici” davranışlar Catherine farklı olduğu içindi; ailenin kötülüğünden değil. Ailesinin “Farklı olmak doğru değildir” şeklindeki gizli kuralı Catherine tarafından “Ben doğru değilim, bende ters bir şeyler var” şeklinde yorumlanıyordu. Ailesinin kanser konusundaki sorularının gerçekten onun sağlığı konusundaki endişelerinden kaynaklanabileceğini söylediğimde ise buna hiç inanmadı. “Hayır” diye ısrar etti “Benimle ilgilendiklerinden değil, kötülüklerinden.” Tanıdığım bir adam şöyle diyor: “Bir şey ters gittiğinde kendime çok kötü isimler takıyorum. Kendimi kusurlu görüyorum. Bir şeyler eksikmiş gibi özürlü hissediyorum.”

Kendimizi eksik düşünmeye ve tümüyle reddetmeye sürükleyen nedenleri sonraki bölümlerde inceleyeceğiz. Şimdi bu reddetme mesajlarının günlük hayatlarımızı nasıl etkilediğini ve davranışlarımızı nasıl kontrol ettiğine değinelim.

“EĞER BAŞKA BİRİ OLABİLSEYDİM KENDİMİ DAHA ÇOK SEVERDİM”

Genellikle günlerimizi, eğer daha akıllı, çekici, uzun boylu, zeki vb. olsaydık yaşamın ne kadar güzel olacağını düşünerek geçiririz. Olduğunuz şekilde yeterince iyi olmadığınızı mı söylüyorsunuz gerçekten? Kendini reddeden mesajlar, tıpkı onları düşünen insanlar gibi her tür şekil ve boyutta olabilirler.

Kendinizi Ne Kadar Küçümseyebilirsiniz?

Kendi hakkınızda ne tür şeyler söylersiniz? Bakışlarınızda kusur bulur musunuz? Kulaklarınızın çok büyük ya da çok küçük olduğunu düşünür müsünüz? Burnunuzu ya da çenenizi? Sürekli saçınızın kötü durduğu günleriniz olur mu? Liste sonsuza kadar uzayabilir.

Fiziksel mesajların yanında bir sürü psikolojik mesajlar da verebilirsiniz otoyolda bir çıkışı kaçırdığınız için kendinize "aptal” demek veya postalamayı planladığınız mektupları almayı unutarak evden çıktığınız için “geri zekalı” diye damgalamak gibi. Ayrıca sosyal reddedilme mesajları da olabilir. Kendinizi sosyal olarak uygunsuz ve yersiz hissetmek gibi; “Bunu söylediğime (veya yaptığıma) inanamıyorum” türü şeyler.

Büyük Patlama Aşın Genelleme

Tanıdığım bir kadın bazen otobüste gündüz rüyalarına dalıp arada da ineceği durağı kaçırır. Hatasını hemen fark eder ama donar kalır ve bir sonraki durakta inmek için düğmeye basamaz. Durağını kaçırdığı için kendini azarlar ve bunun için öylesine çok enerji harcar ki kilometrelerce yol almaya devam eder. Kısacık bir anda “hata”sını kötü bir insan olduğu “gerçeğine” dönüştürür.

Başka bir kadın düğün davetiyesindeki yanıtlama tarihi geçtiği halde aile, arkadaş ve iş arkadaşlarından çok azı yanıt verdiği için altüst olmuştu. Düğün gününü hayal etmeye başladı; damadın ailesi odada kendilerine ait tarafı tıka basa doldurmuşken gelin tarafında sadece iki sıra dolabilmişti. Sanki herkes onu görmezden gelmişti gibi hissediyordu. Zamanında gelip gelmeyeceklerini bildirmedikleri için kimsenin orada olmayacağını "bal gibi biliyordu”.

Tanıdığım bir adam küçük bir hata bile yapsa kendine çirkin sıfatlar yakıştırır. Gömleğine bir damla yemek damlatsa hemen söylenir: “Ahmak!” Tabii ki adam aşırı genelleme yapıyor. Bir damla yemek dökmek insanı ahmak yapmaz ama tepki hemen gelir. Belki belli bir durumda bir hata yaptığınız doğrudur ama kendinize sürekli hata yaptığınızı ve hata yaptığınız için aptal olduğunuzu söylemeye başlarsınız, abartılı bir genelleme yapıyorsunuz demektir.

Yapılmalıydı, Yapılacaktı, Yapılabilirdi...

Bu bizi, “yapılmalı”lar konusuna getirir. Şu kendi kendimize ürettiğimiz eleştirel, tahmini mesajlara... “Daha iyi, daha farklı, daha zarif, daha sessiz, daha çabuk, daha mükemmel yapmalıydım” türü mesajlara. Evet hep daha mükemmeli yapmayı deniyor gibiyiz, değil mi?

Susan Jeffers’ın Mücadeleye Son Ver ve Hayatla Dans Et kitabına göre ‘Yapılmalılar’ bizi kaygılandırır. Onlar yüzünden çok düşünürüz, çok planlarız, çok yaparız. Değişik yönlere savrulur ve merkezimizi yitiririz.

Biraz zincirlerimizi kırsak ve tüm o “yapılmalılar”ı gevşetsek nasıl olur? Belki kendimize şöyle demeyi deneyebiliriz: “Bu ‘ yapılmalı’ lardan değil, d alı a sonra yapılabileceklerden.”

Jeffers zevk yerine görev haline gelmiş tüm yapılmalı ve yapılmamalıları kaydetmeyi öneriyor. Örneğin yatağınızı her gün yapmak zorunda değilsiniz... tabii istiyorsanız o başka. Arabanızın sürekli temiz olması gerekmez... istemediğiniz sürece. Ve bu arada telefonun her çalışında telefonu açmak, her gün en az yarım saat jimnastik yapmak veya size gelen tüm mektupları yanıtlamak zorunda değilsiniz... istemediğiniz sürece.

Eğer kendinizi “yapılmalı’larla kamçılamazsanız sonradan öğrenme çok mükemmel bir ders aracıdır. “Bundan ne öğrendim'? Bunu bir dahaki sefere nasıl farklı yapabilirim'?” diye sormak en iyisi. “Yapılmalıydı” geçmişle ilgilidir. Oysa “Bir dahaki sefer” gelecekle ilgilidir. Bir kadının söylemekten hoşlandığı gibi “yapılmalıydı, yapılacaktı, yapılabilirdi. Gerçek şu ki yapmadım.

Kendini Suçlama Bu Defa Ne Yaptım?

Kendini suçlama mesajları bir çocuğun ayrılık veya boşanmaya bakış açısından kaynaklanabilir. Ebeveynlerden biri aileyi terk ettiğinde, çocuklar genellikle nedenini anlamazlar ve kendilerini suçlarlar. Kalan ebeveyn ise büyük bir olasılıkla üzüntü ve incinme içinde olduğundan çocuklara diğer ebeveynin onlar yüzünden gitmediğini açıklamaya yardımcı olamaz. Andrew dört yaşındayken babası evi terk ettiğinde çok korktuğunu anımsıyor. “Babamın kızgınlıkla evi terk ettiği anda ben mutfakta, fırının önünde yerde oturduğumu anımsıyorum. Babama doğru uzandım; geri gelmesi için ağlıyordum. Ama bizimle yaşamak için bir daha hiç geri dönmedi. Fazla ziyaretimize de gelmedi; sanki yok olmuştu.” Andrew babasının gidişinin kendi hatası olduğunu düşünüyordu. Nedeni ise her gün değişiyordu ya bir şeyleri yanlış yapmıştı ya bazı şeyleri farklı yapmalıydı ya da yeterince iyi değildi. Yıllar boyu yirmili yaşlarına kadar hep kendini suçladı. Hala da yaşantısındaki önemli insanlar için annesi, dostları, kız arkadaşı gibi her şeyi bir arada tutmaya çalışıyor çünkü “Onlar için bir şey yapmazsam, aynı babam gibi, onlar da beni terk edebilirler” diye düşünüyor.

Kişisel algılama başkaları tarafından suçlanmayı beklemek anlamına gelebilir ve kendimizi suçlamayla son bulur.

Sadece “Teşekkür Ederim” Deyin

İltifat kabul etmenin önemine değinmiştik ama burada şu noktayı belirtmek isterim: İltifatı reddederek kendimizi de reddederiz. Birçoğumuz iltifatı kabul etmemek hatta reddetmek için çok enerji harcarız. Bahane bulmakta veya alışkanlık halinde kendimizi küçültücü yanıt vermekte çok başarılıyızdır. Bazen olumlu bir şeyler söylendiğinde sözcükleri bile duymayız. Birinci Bölümdeki hikayemi anımsıyor musunuz? Hani bazen birinin dudaklarının oynadığını görür ama ağzmdan sözcüklerin döküldüğünü duymazdım? Sonuçta fark ettim ki bana güzel bir şeyler söyleniyor olabilirdi ama ben bunların bana ulaşmasına izin vermiyordum. İltifatlara karşı duyarlı olmanın yolları bu bölümde ileride açıklanacaktır.

KENDİNİZE SÖYLEDİKLERİNİZİ DİNLER MİSİNİZ?

Çocuk olarak, en çok istediğimiz şey olan şartsız sevgi ve ilgi gösteren ebeveyne kavuşamadığımızda kendimizi kabul edilmemiş hissederiz. Bir şeylerin eksik olduğunu fark ederiz. Sanki içimizde kocaman bir delik vardır.

Çocuklukta kabul görmeme duygusuyla yoğrulmuş yetişkinler olarak büyürüz. Benliğimizin bir bölümü büyülü bir şekilde başkalarından sevgi beklerken diğer bir bölümü ise insanların bizi düş kırıklığına uğratmasını bekler. Eğer beklenmedik ve tutarsız bir dünyada büyüdüysek aynı şeyleri beklemeyi öğreniriz. Sanki beklenmeyenin beklenmesine gereksinim duyarız çünkü bize tanıdık olan odur.

Bilinen mutsuzluğun güvenliğini, bilinmeyen güvensizliğin mutsuzluğuna tercih ederiz.

Sheldon Kopp

Çocuklukta yaşanan reddedilme duygularınızı kendinize nasıl açıkladığınız ve bu deneyimleri yaşadığınızda kendinize neler söylediğiniz, yetişkin yıllarınıza taşıyacağınız mesajları oluşturur. Bu mesajlar, kendiniz, dünyanız ve içindeki insanlar hakkındaki inanışlarınızı oluşturur. Onlar varlığınızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Ne kadar aptalca da gelse hayatımız boyunca bu inançlara sarılırız. Bu olumsuz beklentilere sahip olmak yararlı bir amaca hizmet eder, bir tür güvence sağlar. Çünkü tanıdıktırlar ve deneyimlerimize bir düzen ve organizasyon hissi verirler. Bu düzen duygusu olmazsa çok dengesiz ve şaşkın hissederiz kendimizi. Genellikle eski bir inanca sıkı sıkıya sarılmak onu değiştirmekten daha kolaydır. Sheldon Kopp’un Buda’ya Yolda Rastlarsan Onu Hemen Öldürl kitabında açıkladığı gibi “bilinen mutsuzluğun güvencesini bilinmeyen güvensizliğin mutsuzluğuna” tercih ederiz.

Kendimiz hakkında geliştirdiğimiz düşünceleri tehdit edersek dengemizi kaybedebiliriz, bu yüzden de yeni bilgileri reddetmeyi yeğleriz. Yeni risklidir. Eğer başkalarından olumlu şeyler kabul edersek, endişe duyma riskimiz artar. Gerçek olan şu ki eski inançlarımızla çok daha rahatız. Tanıdığım bir senaryo yazarı reddedilmeye öylesine alışıktır ki bir yapımcı eserini beğendiği zaman hep kuşkulanıp endişelendiğini söyler. Kabul görmek ona öylesine yabancıdır ki onu tedirgin etmeye yeter.

Rahat olma gereksinmemiz yüzünden, mesajları filtreleyen bir sistem geliştiririz. Başkalarından kabul edeceklerimiz konusunda seçici davranırız. Küçüklüğümüzden itibaren inanç sistemimizi tehdit edecek ve düzenimizi bozacak mesajları filtrelemeyi öğreniriz. Nasıl filtre ederiz? Mesajları durdurarak veya değiştirerek.

Eğer ailemiz onları utandıracağımızdan korkuyorsa o zaman işler daha da karmaşık olabilir. Kendilerini korumak için algılama şeklimizi değiştirmeyi denerler, belki de bazı şeyleri hayal ettiğimizi, hatta çılgın olduğumuzu söylerler. Bunun sonucu olarak kendi algılayışımızı sorgulamayı veya geçersiz kılmayı öğreniriz.

Sadece olumlu mesajları engellemekle kalmayız, aynı zamanda sürekli olumsuz mesajlar da ekleriz. “Sen kötüsün”, “Yeterince iyi değilsin”, “Yeterince zeki değilsin” veya “Aileni anlamıyorsun” gibi mesajlar...

Örneğin, annenize yaptığınız bir resmi göstermek istediğinizde anneniz o anda çok meşgulse, kendinize “Annem sadece benim için mi çok meşgul?” diye sordunuz mu? Bir şeyi ailenizin istediği şekilde yapmadıysanız kendinize yeterince iyi olmadığınızı söylediniz mi? Artık bir yetişkinsiniz, benzer şeyleri şu andaki ilişkilerinizde de kendinize söylüyor musunuz?

Bir kadın, çalışma arkadaşından projesinde kendisine yardım etmesini istediğinde arkadaşı şöyle yanıt verdi: “Yapamam. Vaktim yok.” Ama kadın kafasında yanıtı şöyle duydu: “Senin için vaktim yok.” Ve kendini reddedilmiş hissetti.

Kendiniz hakkında bu tür inançlar biriktirmek genişleyebilen bir bavulu doldurmaya benzer. Bavulun içinde malzeme koyacak çok yer vardır ama birden bavulun taşınamayacak kadar ağırlaştığım fark edersiniz. Çok büyük bir yüktür bu! Altında tekerlekleri yoktur ve uçaktaki koltuğun altına sığmamaktadır. Hatta üstteki dolaplara da yardımsız kaldırıp yerleştirmek mümkün değildir. Benzer şekilde, çocukluktan itibaren mesajlar birikerek ruhun her köşe bucağını doldurur. İnanç sistemi haline gelirler ve hayattan büyük boyutlara dönüşürler. Öylesine şişkinleşirler ki siz fark etmeden mesajları kişisel algılamaya ve kendinizi reddetmeye başlarsınız. Bu kadar reddedilme karşısında özkabule fazla yer kalmamıştır. Etrafta sürüklemek zorunda kaldığınız ne kadar da ağır bir yük oluşmuştur... Ve öylesine çok enerji tüketir ki!

Biz kendimizi “değersiz”, “sevilmeyen”, “arzulanmayan” veya “kabul edilmez” görmeye başlarsak, o alanda sıkışıp kalırız. Artık olumlu ve iyi mesajları kabul etmek zorlaşır. Özellikle endişeli anlarda kabul edilen mesajların bulunduğu içimizdeki kompartımana giriş yapabilmek güçleşir. Sanki orada olduğunu biliyoruzdur ama ulaşamıyoruzdur. Sanki bloke edilmiş, kapatılmıştır ve mevcut değildir.

Kabul edici kısmımıza giriş sağlamak çok güçtür çünkü engellerle çok yüklüyüzdür. Başkaları tarafından kabul edilmeye izin vermeyecek kadar olumsuzluklarla mı yüklüyüz? Gerçekten duyabileceğimiz olumlu bilgi akışına nasıl izin verebiliriz?

İşte şimdi buradayız; her iki tarafından eski mesajlar ve yanlış açıklamalarla dolu el bavulumuzla ve bu bizi yavaşlatmaktadır. Belki bu bavula tekerlek taktırarak olumsuz inanışları olumlu özkabule dönüştürüp manevra yeteneğimizi çokça geliştirebiliriz. Bu ağırlığımızı hafifletebilir; yıllar boyunca biriktirdiğimiz “malzemenin” gereksiz yükünden kurtulabilir ve hafiflemiş olarak yolumuza devam edebiliriz.

Özkabulü denemenin en önemli araçlarından biri başkalarından övgü kabul etmeyi öğrenmektir. Örneğin, size “Üstünüzdeki ne kadar güzel bir gömlek!” dendiğinde, alışageldik şekilde “A, bu mu? Yıllardır dolabımın bir köşesinde duruyordu” diyebilirsiniz. Size bir iltifat edildiğinde niye sadece “Teşekkür ederim” demiyorsunuz? Çok basit! Sadece “Teşekkür ederim”. Söylemeniz gereken tek şey bu... Karşınızdaki kişiden iltifat kabul etmek o iltifata inansanız da inanmasanız da çok zor olabilir. Ama bu konuda başarılı olana kadar denemeyi sürdürmek buna değecektir. İltifat kabul etmek özkabule atılan ilk önemli adımdır. Bunu denemeyi düşünür müsünüz?

Özkabulün bir diğer anahtarı aynalardır. Bir aynanın yanından geçerken kendinize bakar mısınız? Yansımanızı gerçekten fark eder misiniz, yoksa yüzünüzü görmez misiniz bile? Çocukken reddedilmiş ya da değersiz görülmüş birçok yetişkin kendilerine karşı görünmez olurlar. Çoğu zaman kendi yansımalarını fark etmekten acizdirler. Veya yüzlerinin belli bölümlerine odaklanırlar dudakları, tek bir gözleri veya sarı saçları gibi. Oysa kendilerine ait farklı yönlerini kabullenmeye başlayınca aynada bütün imajlarım görebildiklerini söylemeye başlarlar. Ve bilirler ki artık gerçek ve bütün bir insan olmaktadırlar. Kendilerini reddedici mesajları reddetmeyi öğrenirler.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült