Kişisel Gelişim

 

Hayati Yalanlar Ve Basit Gerçekler

Daniel Goleman

 

Hoş olmayan gerçekleri zihnin dışarısına çıkarmaya karşı hemen hemen bir yerçekimi vardır. Ve acı verici gerçeklerle yüzleşmedeki toplu / kollektif yeteneğimiz, kişisel yeteneğimizden derece olarak daha büyük değildir. Kulaklarımızı tıkarız, başka tarafa yöneliriz, kaçınırız. Sonunda unuturuz ve unuttuğumuzu unuturuz. Bir bakıma acı gerçekleri saklar.

Auschwitz ve Buchenwald’i atlatan Elie Wiesel “Hafıza bizim koruyucu siperimizdir; bizim yegane siperimizdir” diyor. Ona göre, sadece acı verici geçmişin farkındalığa getirilmesi onun yinelenmesine karşı aşılanma sağlayabilir. Ama bu gibi hatıralar bizlere İhtiyar Denizci gibi ulaşırlar; bize aksi takdirde duymayı isteyebileceğimiz hikayelerden daha acı hikayeler anlatmak için bizi alıkoyarlar.

Buna rağmen, bu gibi hikayelerin anlatıcıları, rahatsız edici gerçeklerin kolayca unutulmaları için gerekli bir doğrulayıcı sunmaktadırlar. Tanıklığı, New York şehri polis güçlerindeki yozlaşma tabakalarını açığa vuran gammazlar Frank Serpico gibi yanlış giden işlerin içeriden biri tarafından açığa çıkarılmasına bir örnek teşkil ederler. Nader’s Raiders gibi yolsuzluklara karşı bekçilik yapanlar aynı işi grubun dışından birinin seyretme noktasından yaparlar. Ve Dwight

Eisenhower gibi grubun dışındaki kimseler haline gelen içe ait kişiler Eisenhower başkanlığının sonunda askeri endüstriyel komplekse karşı uyanlarda bulunmuştu birdenbire işlerin nasıl yanlış gittiğini anlatmaya istekli olurlar, çünkü artık grubun içine ait değillerdir.

Bu zamanlar, yeni bir Amerikan türünün meydana gelişini gördüler; kahraman olarak doğruyu söyleyen kişinin... Bu tarz için en iyi örnek gammazlardır. Bu genellikle çok sıradan bir kişidir ve her nasılsa bazı yolsuzluklar hakkında gerçekleri söyleme cesaretini kendisinde bulur. Bunu yaparken kendisini hem sessiz bırakan ve hem de kör noktalarını açıkça ortaya koyduğu gruba onu bağlayan paylaşılan lakunaları bozar. Bunun için ödediği bedel, grupların, her zaman ihanet eden hainlerin üstesinden geldikleri şehitliktir.

Örneğin, Bili Bush, Alabamalı bir uçak mühendisi olup, Ulusal Aerodenizcilik ve Uzay İdaresi adlı işverenine karşı bir dava açmayı seçmiştir. İşin adamı kendi gibi yaşlı mühendisleri yıldırıp morallerini bozmak amacıyla onları alışılmadık görevlere veren gizli ve keyfi bir politika olduğuna dair suçlamada bulunmuştu. Böylelikle yaşlı mühendisler erkenden emekli olacaklardı. Sonunda federal bir yönetim Bush’un suçlamalarını kanıtladı ama rütbesi indirilip işten çıkarılma ile tehdit edildikten hemen sonra.

O günden sonra Bush, benzer eylemler tasarlayan diğer kişilerin destek ağları için merkez haline geldi. Ona özenen gammazlar her yerden ona telefon ettiler ve mektup yazdılar. “İnsanlara söylediklerimde çok dikkatliyim” demişti bir gazeteciye Bush. “Acı çekmeye hazırlıklı olmalılar ve bunun aileleri ve arkadaşları için bir felaket olabileceğini bilmeliler. Onlara sade ve basit bir biçimde, gerçeği söylemenin çok tehlikeli olduğunu anlatıyorum.”

Hoş olmayan gerçekleri susturan ve işleri karıştırmayı zorlaştıran sessiz anlaşmaları kabul etmek kolaydır. Fakat toplumlar, gömülü çirkinliklerin ağırlığı ile mahvolabilirler. Gammazların ve kanunsuz işlere karşı tetikte olan kişilerin güzelliği, toplu inkarın atalet çekimine karşı bir denge unsuru olarak faaliyet göstermeleridir.

Yine de, bu bir uyarı işaretidir. Benim tahminlerimce, türlerin gelişiminde ve uygarlaşmada, kaygıdan sakınmak için farkındalığın sesini kısmak bir boyuta kadar faydalı ve hatta gereklidir. Fakat her doğal örnek gibi bu da daha büyük bir bütünün dinamik dengesi içerisinde işler. Gregory Bateson bana şunları söylemişti: “Oksijen, uyku, psikoterapi, felsefe ... Ne olursa olsun toksik yani zararlı olan herşeyin ötesinde her zaman optimal (uygun) bir değer vardır. Biyolojik değişkenler her zaman dengeye ihtiyaç duyarlar.”

İnkar ve gerçek arasında da bazı optimal dengeler mevcut olabilir.

Bütün gerçekler söylenmeli mi? Büyük bir olasılıkla hayır. Örneğin, Theodore Lidz, annesini romantik çekiciliği ve verimli biri olarak idealleştiren on beş yaşında bir genç kız olan hastasını anlatıyordu. Annenin gelişmekte olan bir sigorta işi vardı ve sanatçı olan babanın yetersiz kazancını fazlasıyla karşılıyordu. Anne kızına en mükemmel giysileri alabiliyor ve onu kış tatillerinde güneşli yerlere gönderebiliyordu.

Ama sonradan genç kız annesinin işinin aslında göründüğü gibi olmadığının farkına vardı. Annesinin yegane sigorta müşterisi çok zengin bir sanayiciydi. Güney tatillerinde bu sanayici aynı otelde kalıyordu. Sonunda genç kız, haftanın her bir veya iki gecesinde annesini evden uzak bırakan bu “iş gezilerinin” aslında bu sanayici ile buluşma zamanları olduğunu anladı. Küçük çevrelerindeki diğer insanların pek çoğu bu anlaşmanın farkındayken babası farkına varmamayı beceriyordu. Genç kızın ebeveynleri hakkındaki imgeleri paramparça olduğunda tepkisi, rastgele ve aşırı derecede cinsel ilişkide bulunmak olmuştu; psikiyatrik yardım için getirildiğinde bu vaka Lidz’in dikkatini çekmişti.

Buluğ çağındaki birinin ebeveynlerinde kusur bulmak için yaptığı araştırmalar bunun gibi hayal kırıklığına uğratıcı bir gerçeğin keşfi ile sonuçlanırsa Lidz bunun sonucunun, fazla pahalıya mal olan ve büyük kayıplarla kazanılan bir zafer olduğunu söylüyor: “Buluğ çağındaki genç kişi yetişkin olmayı kavramaya çalışırken somut modellere ihtiyaç duyar. Aslında ebeveynlerini gerçekten yıkmak istemez; onun öz saygısı ebeveynlerininkine bağlıdır. Bu ideali yok ederek, genç kişi kendisine zarar verir.”

Ibsen’in oyunlarının çoğunda bu gibi aile sırlarının ve yalanlarının çok önemli bir rolü vardır. Ibsen bu umutsuz edebi hikayeler hakkında şunları söylemiştir: “Sıradan bir kimseyi hayati yalanından yoksun bırakırsanız, aynı zamanda onun mutluluğunu da çalmış olursunuz.” Yine de hayati yalanlara tutunmak aynı derecede trajik olabilir; tıpkı Tezgahtarın Ölümü’ndeki Willie Loman gibi.

Yetmişli yılların başlarında pek çok terapistin içinde bulunduğu durum, tam anlamıyla yüzleşmenin tedavi edici olduğuna dair bir inanışı teşvik eden bir ruh haliydi. Will Schutz, Esalen’deki seminerlerinde çiftleri, bayat evliliklere panzehir olarak birbirlerine üç tane sırlarını söylemeleri için yönlendirmişti. Yeni yetişen aile terapistleri Virginia Satir’in “Tamamen yalansız olmanın büyük bir iyileştirici gücü vardır” sözlerinden oluşan iman ikrarı ile yollarına devam etmişlerdir. Tedaviye giden yolda aile hayaletlerini, gömülü iskeletleri, sırları ortaya çıkarmaya çabalamışlardır. Hastaların, karanlık yanlarını güven içinde yalnızca terapistlerine açıkladıkları geleneksel terapileri küçük görmüşlerdir.

Kültürel iklim, olgunlaşmamış ve tecrübesiz “kendini açığa vurma ”ya cesaret vermiştir. Amerikalılar yüksek mevkilerdeki gizlere karşı tepki gösteriyorlardı uydurma yarışma programlarına, Güneydoğu Asya’daki gizli savaşa, Watergate’e... Grup terapistleri, çarenin, kendini açığa çıkarmada yattığı ile ilgili sözler söylemeye devam ediyorlardı.

Bugün geçerli olan görüş daha ağırbaşlıdır. Yine de “gerçeğin”, insanların psikolojik savaşlarındaki bir başka yaylım ateşi olabileceğinin farkına varılması bu, rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulmak yerine nörotik bir stratejidir terapistler arasında daha fazla kabul görmektedir. Örneğin, aile terapilerinde, ailenin dengesini burun buruna çarpışmaya davet etmek yerine, paradoks judosunu ve küçük değişiklikleri, insanları ilerlemeye doğru yavaş yavaş hareket ettirmek için kullanmaya dair gelişmekte olan bir hareket vardır. Cevapların ne kendinden memnun kendini aldatmada, ne de apaçık kendini sergilemede yattığı apaçık ortadadır.

Franz Boas “insanoğlunun insanlık için yapabileceği tek şey, tatlı da olsa acı da olsa, gerçeği daha öteye götürmektir” demişti. Bu doğru olabilse de o gerçeği usta bir biçimde söylemek hassas bir meseledir. Gerçeğin, acı veren bilgileri dışarıda bırakan örtüleri çekip açma olasılığı olduğu zaman tehlikeler çok büyük olabilir.

Tartışmamız acı ve dikkat arasındaki değiş tokuş için nörolojik bir model olan bedenin acı sistemi ile başlamıştı bu davranışsal organizasyonun her bir diğer seviyesinde izini sürdüğümüz bir değiş tokuştur. Acılar için yapılan cerrahi işlemlerden öğrenilecek dersleri göz önüne alalım.

Bir hasta kronik ve kolay kontrol edilemeyen bir acıdan yakınıyorsa ve başka hiçbir şey ona yardım edemeyecekse, hekimi cerrahi müdahaleyi önerebilir. Bu bazen çok işe yarar. Bazen işleri daha da kötüleştirir. Son on veya yirmi yıl içerisinde acı sisteminin nörolojik olarak anlaşılması çarpıcı bir biçimde artmış olsa da, bu sistemin garip davranışları hakkında öğrenilecek daha pek çok şey geride kalmıştır. Cerrah en tehlikeli şeye sahiptir; çok az bir bilgiye...

Bu yüzden kolay kontrol edilemeyen acıları durdurmak için yapılan belirli cerrahi teşebbüslerin çok mutlu edici sonuçları yoktur. Omurilik ve beyin sapından talamus ve kortekse kadar acı sisteminin herhangi bir yerinde bir lezyon yani doku bozukluğu gerektiren bir ameliyat, “merkezi acı” olarak adlandırılan kötü bir duruma yol açabilir. Bu ağrı, merkezi acı kurbanlarının daha önce hissetmiş oldukları başka ağrılardan çok farklıdır. Bu acı türünün hoş olmayan ve benzersiz özellikleri vardır: “Kendiliğinden meydana gelen ağrılar ve yayılan acılar, uyuşukluk, soğukluk, ağırlık, yanma ve düşüncelerini en açık şekilde ifade edebilen hastaların bile anlatmayı güç buldukları diğer huzursuz edici duyumlar. ”

Merkezi acı ortaya çıktığında bu genellikle, ameliyatın or' jinal acıyı ortadan kaldırmasından sonraki bir zaman içerisinde gelişir. Buradaki ironi tabii ki, merkezi acının, acıları hafifletme niyeti ile yapılan cerrahi işlemler sonucunda ortaya çıkmasıdır. Acıları kaydeden ve onlara tepki veren nöral mekanizmaların karmaşık, çapraşık ve incelikle dengelenmiş olmaları problem teşkil eder. Buradan alınacak ders uyarıcı niteliktedir: Bir şeyi değiştirerek onun bozulmasına yol açmak, isteyerek yapılmış olsa bile, işleri daha da kötüleştirebilir.

Bu ders, genel olarak, acı verici gerçeklerin inceliklerine uygulanmaktadır. Örneğin, diplomaside bu gibi gerçekler sıklıkla, maharet isteyen bir belirsizlik ile ele alınırlar. Bu sebepten ötürü Richard Nixon ile başlayan Amerika ve Çin bağlarının normalleşmesi, Amerika’nın milliyetçi Çin ile arasındaki bağların bulanıklığına dayanmaktadır. Sonradan bir başmakalede yazıldığı gibi:6 “Her iki taraf da gerçek konuların ve olayların baskısının eninde sonunda belirsizliğin başarılı örtülerini değiştirmeleri için onları zorlayacağını anlamıştı. Deneme yoluyla öğrenme zamanı geldiğinde, süregelen ilişkilerin görünür avantajlarının hoş olmayan gerçeklerin acılarını dengelemeleri onların umuduydu.”

Perdeleri çekmek ve acı veren gerçeklerden korunmak arasındaki denge çok ince olup hemen göze çarpmayan bir dengedir. Bu yüzden Janis, tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimsenin toplu düşünceyi karşılayabileceğini ileri sürdüğünde, bu gibi bir savunmanın temsil edebileceği grup birliğine tehdit oluşturan unsurlara karşı uyarılarda bulunmak için acele etmektedir. ayrı görüşte olan kimse, grubun faaliyet göstermesine olanak veren fikir birliğini yıkabilir.

Bu halen ustalık isteyen bir iştir. Janis 1971’de kitabını yazdıktan sonra, tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimsenin yani şeytanın avukatını işaret etme fikri yayıldı; öyle bir noktaya dek yayıldı ki, bu bazen içi boş, çökük bir adet olmuştur:7

Örneğin Başkan Johnson ve onun Sah Öğle Yemeği Grubu’nun önde gelen üyeleri, Kuzey Vietnam’a karşı olan savaşı şiddetlendirmeye karar verdikleri her defasında aralarında şeytanın avukatları olduğunu iddia ettiler. Ama bu şeytanlar pek şeytanca değildiler... Hemen evcil hale getirildiler, onun ve grubun diğer ileri gelen üyelerinin kabul edilebilir karşıt düşünce olarak saydıkları sınırlar içerisinde kaldıkları sürece başkan onların kendi düşüncelerini söylemelerine izin verdi.

“Kabul edilebilir karşıt düşünce” tabii ki gerçek bir karşıt düşünce değildir. Paylaşılan şemalar buna yol gösterirler ve bu, paylaşılan hiçbir aldanmayı mücadeleye davet etmez.

Halen bir başka güçlük mevcuttur. Bu güçlük Gregory Bateson tarafından gözlemlenmiştir. Benimle yaptığı bir konuşmada Bateson, 1947 senesinde Robert Oppenheimer’ın kendisine anlatmış olduklarını bana aktardı:

Dünya çok büyük bir hızla ve muhtemelen pozitif bir ivme ve pozitif bir ivme değişimi oranı ile cehennem yönünde hareket etmektedir; hedefine ulaşamayabileceği yegane durum, bizim ve Rusların onun oraya gitmesine izin vermeye gönüllü olmamızdır.

Bateson ayrıntılı bir şekilde şunları anlatmıştı: “Bir sonraki savaş korkusuyla attığımız her adım gerçekte onu acele ettirir. Rusları kontrol altına almak için silahlar donanıyoruz ve onlar da aynısını yapıyorlar. Gerçekten de kaygı, korktuğu şeye sebep olur ve kendi felaketini yaratır.”

Öyleyse sadece sırtımızı yaslayıp hiçbir şey yapmamalı mıyız? “Onu kontrol etmek için oynadığınız politikalar hakkında adamakıllı dikkatli olun. Biçim düzeninin tamamını bilmiyorsunuz; bildiklerinizle, elinizde mevcut olanı sabitleştirmeye çalışarak bir sonraki dehşeti yaratabilirsiniz.”

Öyleyse ne yapmalıyız?    

Bateson’un uyarılarına rağmen faaliyetlerde bulunmalıyız. Kör noktalarla yarılan bir hassasiyetin bize kılavuzluk etmesine izin vermek ki bu gerçeklerden sakınmak için kaygılı ihtiyaç tarafından çarpıtılmıştır felakete doğru ivme oranımızı artırmak demektir. Gerçekler, eğer bir çıkış yolu bulabileceksek söylenmelidirler. Doğrusu aramızdaki sağduyunun açık ve güçlü sesi bizim son ve en iyi umudumuz olabilir. Uyarıların eylemleri felç etmelerine, olayları oldukları gibi görüp anlatmamızı engellemelerine izin veremeyiz. İçimizden akıp gelen bir nasihate ihtiyacımız var; “içe dönüş” tedavi edicidir.

İyi niyetle kendini korumadan kaynaklanan kör noktalarla, çirkin hileler ve tuzaklardan kaynaklananlar arasında emin olunuz ki esaslı bir fark vardır. Gerçek, ahlaki çirkinlikleri koruyan sessizlik komplosunu bozacak bir tehdit teşkil ettiği zaman seçim apaçık ortadadır: Doğruyu söylemek veya komploya katılmak.

Fakat daha önce de gördüğümüz gibi bazı kör noktalar acı veren gerçekler karşısında hayatta kalmamıza yardım ederler; bunlar insan koşulunun kaçınılmaz ve gerekli parçasıdırlar. Sorunlardaki kör noktalar aslında iyi huylu olabilseler deve hatta olumlu olabilseler de eylemlerin gidişi ve faaliyet yönü açıkça belirtilmemiştir. Öyleyse yine, insanın durumu tipik olarak öylesine karmaşıktır ki, hangi yalanların hayati oldukları ve hangi gerçeklerin keşfedilmek için yalvardıkları açık değildir. Tezgahtarın Ölümü içinden çıkamadığı yalanlarla aldatılarak felakete doğru sürüklenen Willie Loman’ın haykırışı şöyledir: “Dikkat edilmelidir!”

Fakat nasıl? Ve neye? Tehlikede olan hassas dengelerle nasıl ilerleyebiliriz?

Allen Wheelis’in 1966 yılında yazdığı “Hayali Olmayan Adam ”8 adlı kısa, alegorik hikayesini ele alalım. Hikaye şöyle başlar:

Bir zamanlar hiçbir şey hakkında hiçbir hayali olmayan bir adam vardı. Henüz beşikteyken annesinin her zaman merhametli ve sevecen olmadığını öğrenmişti; iki yaşında peri masallarını bıraktı; cadılar ve gulyabaniler üç yaşındayken onun dünyasından kayboldular; dört yaşında tavşanların yumurtlamadıklarını biliyordu ve beş yaşındayken, soğuk bir Aralık gecesinde dudaklarında küçük ve acı bir gülümseme ile Santa Claus'a hoşçakal dedi. Altı yaşında okula başladığında, rüzgar fırtınasında uçuşan tüyler gibi hayaller de onun yaşamından uçup gittiler: Babasının her zaman cesaretli ve hatta dürüst olmadığını, başkanların değersiz ve önemsiz insanlar olduklarını, İngiltere Kraliçesi’nin de herkes gibi tuvalete gittiğini, gamzeli ve yuvarlak yüzlü genç ve hoş bir kadın olan birinci sınıf öğretmeninin zannettiği gibi her şeyi bilmediğini ve sadece erkekleri düşünüp başka hiçbir şey bilmediğini keşfetti. .. Genç bir erkek olarak en cömert davranışın kendine hizmet etmek olduğunu, en tarafsız sorgunun ilgi uyandırdığını ve yalanların basmakalıp sözlerle söylendiklerini anladı. Hayallerini kaybeden bütün insanların içerisinde o, hem tabularını hem de reçetelerini herkesten çok kaybetmişti; her şey olanaklı hale geldiğinde de, geride değerli olan hiçbir şey kalmamıştı.

Wheelis’in kahramanı hayallerle dolu olan bir kadınla evlenir. Evlenmek üzerelerken ona şunları söyler:

Tanrı orada olmayacak tatlım; kadınlar kendi kayıp gençlikleri ve masumiyetleri için gözyaşı döküyor olacaklar, erkekler de seni yatağa atmayı isteyecekler ve

bizim biraz yukarımızda ayakta duran papaz ağzı kurumuş olarak göğüslerinin arasına bakıyor olacak...

Hikayenin sonuna kadar Henry hayali olmayan adam ve kansı Lorabelle oldukça yaşlanırlar. Henry, hayalin hayata hem huzur hem de anlam verdiğini o zaman görür.

Var olmayan bir güzellik veya gerçeklik veya iyilik veya aşk koşulu için çabalarken kendini görebilmektedir. Oysa hayatının erken dönemlerinde her zaman “Bu bir hayal” demiş ve başka bir tarafa yönelmişti. Şimdi “Hayalden başka hiçbir şey yok” diyor ve bununla yetiniyordu... Ve artık ölüm zamanı gelip de Lorabelle “artık hiç ayrılmayacağız” dediğinde Henry ona gülümsemiş, onu öpmüş ve kendi kendine şöyle söylemişti: “Başka hiçbir şey yok” ve ölmüşlerdi.

Sonra yine Dalai Lama hakkında anlatılan bu hikayenin (uydurma olduğundan hiç kuşku yoktur) vardığı noktaya göz atalım:

Lhasa’da, ana manastırın basamaklarında toplanıp teolojik konulan tartışmak keşişlerin gelenekleriydi. Her biri sıra ile dinsel bir bilmeceye cevap verirlerdi. Sorular çok uzun zaman önce tespit edilirdi ve eski zamanlardan beri ezberlenen cevaplar hep aynıydı.

Dalai Lama içinde bulunduğu zor durumdan ötürü her sene, bir kez, toplanan keşişlerden önce orada bulunur ve sorunun adetini gözden geçirirdi. Özel öğretmenleri, onların seçtikleri bir soruyu ona sorması için bir keşiş seçerlerdi ve bu sorunun cevabı iyice prova edilmiş olurdu. Soru ve cevabı önceden bilindiği halde, orada toplanmış olan keşişler onun cevabı karşısında soluk soluğa kalırlar ve hayrete düşerlerdi.

On üçüncü yılında, soru ayinleri yaklaşmaktayken Dalai Lama en sonunda bunun artık yeterli olduğuna karar verdi. Kendiliğinden oluşun sahte gösterisinden ve tahminen, prova edilmiş tepkisini takip edecek hayretler içindeki nefes kesilmelerinden endişe duydu bu, kimsenin gerçekten anlamadığı ezbere bir cevaptı.

O yılın sorusu: “Nehirler yağmur yağarken bir kuşa nasıl cevap verirler?” idi.

Cevap ise şöyleydi: “Kar yağışına dönerek.”

Dalai Lama yalan soluklan sonsuza dek susturacak, adetlerle ilgili nezaketin örtüsünü delip geçecek orijinal bir cevabı şevkle arzuluyordu.

Engin ve esaslı bir tepkiyi / yanıtı daha fazla aradıkça, gözleri daha çökük ve alnı daha kırışık bir hale geldi. Geceden geceye huzursuzca uyanık kaldı ve günden güne sadece doğru cevap için mücadele etti. Birkaç hafta içinde genç bir erkekten yaşlı bir adama dönüşmüş gibi görünüyordu. Sonunda, derin bir melankoliye düştü.

Tayin edilen günde vekilini çağırdı. Vekil, genç Lama’nın yıpranmış görünümü karşısında şaşkına dönmüştü. Dalai Lama artık boğum boğum olmuş ve kurumuş bir kabuğa benziyordu.

“Artık adet edinilmiş sorular olmayacak” dedi Dalai Lama rahatsız edici bir biçimde. “Sadece yeni bir sorunun ortaya atılmasını istiyorum. Beni hayrete düşürmeyecek ama olayları, gerçekte dünya üzerinde oldukları gibi farketmemizi sağlayacak bir soru olmalı bu. Ve herhangi birinin, benim cevabım karşısında soluğunun kesilmesini kesinlikle yasaklı yorum.

Kuruyup buruş buruş olmuş Dalai Lama, toplanmış keşişlerinden önce ortaya çıktığında herkes gördükleri karşısında sessizce hayrete düştü, ama görünüşte kendilerinde oldukları hissini vermeyi becerdiler. Fakat tek bir keşiş bile yeni bir soru düşünemiyordu. Hiç kimsenin sorulmaya uygun bir sorusu yoktu.

Gün boyunca ve kristal siyahı gece içinde sessizce hep birlikte oturdular.

Sonunda genç keşişlerden biri ürkek bir sesle sordu: “Üşümediniz mi, Efendimiz?”

“Evet, üşüdüm” oldu Dalai Lama’nın cevabı. “Hepimiz üşümedik mi?”

“Evet Efendimiz, biz de üşüdük” diye cevapladı keşişler. “Öyleyse” dedi Dalai Lama “içeri girelim.”

Keşişler, sıcacık bir şekilde yanan yağlı lambalarla, toplantı salonunda yeniden toplandıklarında Dalai Lama yeniden sağlıklı ve genç görünümüne dönerek tahtına geçti.

“Sahip olmamız gereken soru ve cevap türü işte bu!” derken, gülümsemelerin en engini ile gülümseyen, herkesin tanıdığı aynı insan olmuştu yeniden.

İki kutup arasında bir yerlerde hayati yalanlarla bir hayat yaşamak ve basit gerçekleri söylemek marifetli bir ortalama yatmaktadır; bu da aklı başında olmaya ve hayatta kalmaya giden yoldur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült