Kişisel Gelişim

 

Güzel Şeyler Düşün

Elizabeth Wurtzel


Yıllarca terapiye gidebilirsin ve hiçbir şey olmaz. Psikotrop ilaçlar kullanırsın yine olmaz. Annem oturduğumuz binanın biraz ilerisinde saldırıya uğrar yine bir şey olmaz. Gerçeğin sorunu, terapinin aldatıcılığı da budur: Terapide, arka arkaya birçok, veya tek bir küçük aydınlanma yaşanacağı, ve ayırtına vardığınız bu çeşitli gerçeklerin hayatınızı tamamen değiştireceği varsayılır. Bazı şeyleri kavramanın bile insanı değiştirdiği varsayılır Ama gerçekte böyle şeyler olmaz. Gerçek yaşamda kişiliğinizin ve davranışlarınızın ardındaki nedenler hakkında her gün yeni bir sonuca varabilirsiniz ve kendi kendinize bunun her şeyi değiştireceğini düşünürsünüz. Yine de büyük bir olasılıkla hep o aynı şeyleri yapmayı sürdürürsünüz. Hala aynı kişisinizdir Hala o yıkıcı ve zararlı alışkanlıklarınıza bağlı kalırsınız çünkü onlarla aranızdaki duygusal bağ çok güçlüdür on paralık bir bilinçlenmeden çok daha güçlüdür ve yaptığınız o aptalca şeyler, sizi yaşamın merkezinde tutan, sizi ona bağlayan yegane şeydir Sizi siz yapan özelliklerinizde. Sözgelimi size kötü davranan erkekleri cazip bulduğunuzu bilmeniz onlarla ilişki kurmanızı engellemez. Bu sadece, konuya yeni ve gelişmiş yorumlar getirebileceğinizi gösterir. Baba saplantısı. Veya, Bu davranışımla, on iki yaşımdayken ırzıma geçen annemin erkek arkadaşıyla aramdaki ilişkiyi yeniden kurguluyorum. Veya ki bu en acıklı olanıdır. Bir ilaç bağımlısı gibiyim, buna ihtiyacım var, kendimi engelleyemiyorum.

Hayat keşke filmlerdeki gibi olsa, film kahramanları her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdıkttan sonra sonunda doğru olanı yaparlar. Ama gerçek hiç böyle değildir. Meryl Streep, Kramer Kramer'e Karşı filminde o rezilane velayet davasını kazandığı halde sonunda oğlunun Dustin Hoffman’la kalması gerektiğine harar verir. Gerçek yaşamda ise olaylar Bebek M davasında olduğu gibi gelişir; büyükler mahkemede ve televizyonda çekişirler ve herkes kendi arzularını ve yasanın neye izin verdiğini düşünürken çocuk için en iyisinin ne olacağı kimsenin aklına bile gelmez ve her şey trajedi ile sonuçlanır Kahvaltı Kulübü'nde bir hokkabaz, bir köylü, zengin bir fahişe, siyahlar giyinmiş bir kız ile bir serseri birlikte göz altında tutuldukları birkaç saat içinde farklılıklarını aşıp iyi dost olurlar. Gerçek hayatta ise cumartesi akşam üzeri yaşanan bir anlık yakınlık sadece pazartesi sabahı zoraki ve kaçamak bakışlara yol açar ve herkes yine aynı basmakalıp laflarına, kendi grubuna, aynı ruj rengine ve güneş gözlüklerine döner.

Evet, yıllar süren terapiden sonra, zamanla, eninde sonunda davranışlarınızı ve kendinizi azıcık değiştirebilirsiniz. Ama benim harcayacak uzun yıllarım yok. Daha doğrusu, zaten uzun yıllar harcadım. Filmlerdeki gibi olsun istiyorum. Harikulade Yaşam’da James Stewart'a olduğu gibi, gökten bir meleğin inip beni intihardan vazgeçirmesini istiyorum. Çünkü artık ancak bu işe yarar.

İntihar girişimim beni bile şaşırttı. Hiç beklenmedik bir anda oldu, aylarca önce tüm umutlarımı yitirdiğimde, Rafe’den ayrıldığım veya İngiltere’nin yağmurlu bir karabasana dönüştüğü o ilk günlerde olması gerekirdi. Cambridge'e dönüşümden bir iki gün sonra fluoxetine’nin etkisini göstermeye başladığını itiraf ettiğim bir anda olmamalıydı. Ne de olsa sabahlan yataktan kalkabiliyordum, bu önemli görünmeyebilir ama benim hayatımda bu, Musa’nın Kızıl Denizi yarıp geçmesi kadar yüce bir olaydı. Birden annemin bana Londra yolculuğum için verdiği parayı geri ödemem gerektiğine karar verip, Brattle Caddesine, hatta Harvest adlı bir lokantaya kadar gidip, yöneticiyi hem kasaya bakacak hem de capuccino yapacak yetenekte olduğuma inandırabilmiştim. Dışarıdan bakan bunun ruh halimin düzelmekte olduğunu gösteren bir gelişme olduğunu düşünürdü, belki de öyleydi. Ama yarım bilgi nasıl tehlikeliyse, yarım enerji de intihara kararlı biri için o kadar tehlikeliydi.

Durumumun düzelmesi, hayatın en iyi haliyle de en kötü haliyle de, genelde rezil bir şey olduğu hakkındaki düşüncemi hiçbir şekilde değiştirmedi. Annemin saldırıya uğraması beni gerçekten çok sarstı. Onun gibi hayatta istediklerine kavuşamamış birinin başına böyle bir şey gelmesini herhangi bir adalet kavramıyla bağdaştırmak olanaksızdı. Annemden daha kötü durumda olan sokakta kalmış kadınlar evsiz kadınlar, dövülen kadınlar, işlerini, evlerini, ailelerini her şeylerini yitirmiş alkolikler var, bunu biliyorum, ama onun özel şanssızlığı, belki de olayın adiliği, beni çok etkiledi. Onun gibi bir kadının sayfiyede bir evi, sanat veya

mimarlıkla ilgili sevdiği bir işi, onu seven, Procter & Gamble gibi büyük bir şirkette orta düzeyde yöneticilik yapan bir kocası olmalıydı. Bütün istediği buydu daha fazlası değil, onun gözü, benim ve tanıdığım hemen hemen herkes gibi, yükseklerde değildi. Ama bütün bunların yerine, sadece ruhsal durumu berbat bir kızı vardı ve bu yüzden de başına ne geleceğini bilmediği için telefona bile cevap vermekten korkardı.

Planım çok basitti: Annemin verdiği parayı ödemek için çalışacak, sonra da kendimi öldürecektim. Bana hangi ilacı verdikleri, kimyasal maddelerle bende nasıl yeni bir bilinç yarattıkları umrumda bile değildi. Depresyonda olmasam bile önümde yıllarca sürecek yürümeyen erkek arkadaş ilişkileri, onunla niçin konuşmadığımı anlayamayan bir baba, ailelerin dağıldığı, ilişkilerin anlamsız olduğu, tahammül etmem gereken koskoca bir dünya vardı. Ben bunu istemiyordum.

Yıllarca dini eğitim gördükten sonra bile öbür dünyaya inanmadığımı itiraf etmek zorundayım. İnsanların, hatta o güzelim, sefil ruhlarımızın bile yalnızca biyolojik olduğuna ve her şeyi oluşturan kimyasal ve fiziksel etkileşimlerin bir gün duracağına, bunun bizlerin ve her şeyin sonu olacağına inanıyorum. Ama ben bu boş huzuru, bu yokluğu, bu hiçliği, bu artık olmama durumunu dört gözle bekliyorum. Onu gerçekten arzuluyorum. En azından kendi kendime böyle söylüyorum. Korkmadığımı, gerçekten ölümü arzuladığımı kendi kendime söylüyorum, ama aslında kurtarılmayı arzuladığımı en son ana kadar asla akıl edemiyorum.

Dr. Sterling'in muayenehanesinde bir pazar günü (beni hayatta tutmaya çalıştığı için her gün muayenehanesine gidiyorum). Ona eğer kendimi öldürecek olsam buharları tüten sıcak suyla dolu bir küvete gireceğimi, kendime ne yaptığımı görüp korkudan çığlık atmamak için ışıkları kapatacağımı ve yeni, pırıl pırıl bir jiletle bileklerimi ve birkaç atar damarı daha keseceğimi anlatıyorum. Sonra küvette arkama yaslanıp, içimdeki kanın ve yaşamın akıp gitmesine izin vereceğim, sonrası cennet vesaire. Ona, okuduklarımdan bunun çok başarılı bir intihar yöntemi olduğunu öğrendiğimi, bu kanamanın çoğu zaman başarısız olmasının nedeninin insanların bileklerini boyuna değil enine kesmeleri olduğunu, ışıkları açık bıraktıkları için o kadar çok kanın akmasından korkup kararlarından caydıklarını söylüyorum. Olayı çabuklaştırmak için boyundaki veya herhangi başka yerdeki büyük bir damarı kesmeyi de akıl edemiyorlar. Ama ben bu hatalara düşmeyeceğim.

Bu olay için en uygun müziği bile tasarlıyorum: Bu elbette Janis Joplin veya Billie Holiday’in buharlı banyoda yankılanan nağmeleri değil. Bedbaht olup ölmek isteyen ve gerçekten ölen kadınların sesiyle ölmek kopyacılık olur. Yo, hayır, ben daha özgün olacağım. Velvet Underground veya Joni Mitchell gibi her zaman bayıldığım hüzünlü müzikleri de çalmayacağım. Reno, Nevada’da, Judas Priest'in Stained Class’ı çalarken namlusu kesilmiş tüfeklerle beyinlerini uçuran o çocuklar gibi deli gençlik yaklaşımıyla heavy metal da çalmayacağım. (Birisi hayatta kaldı yüzünün olduğu yerde bir dolu silikonla da olsa ve şarkı sözlerinin onu yönlendirdiğini iddia ederek grubu mahkemeye verdi.) Ben asla böyle bir şey yapmam, her zaman çok beğendiğim Bob Dylan veya Bruce Springsteen'i ölüm anımda dinleyerek, onlara kara çalmak da istemem, ama damarlarımı kesmeye başlamadan önce son bir kez Blood On The Tracks’ı ve Darkness On The Edge of Town'ı dinlemek iyi olurdu. Belki de Rolling Stones veya Beatles’da karar kılmalıyım, bu grupları hiç sevmedim, sadece “Strawberry Fields”ın başında John Lennon'un söylediği “Gel seni aşağılara indireyim...” sevmiştim. Dünyayı bu sözlerle terketmek istiyorum. Gel seni indireyim. Yeterince aşağılarda olmama rağmen. Evet evet, böyle olmalı, planım bu, John Lerınon’un sesiyle ölmek bana doğru görünüyor.

Bu planımı tartışırken iyileşmiş bir. kokain bağımlısının kafa bulmak düşüncesiyle heyecanlandığı gibi havaya giriyorum, ve Dr. Sterling, tüyleri diken diken olmuş bir halde beni izliyor. “Elizabeth, bu planlarını bana ayrıntılarıyla anlatabiliyorsan seni evine gönderemem,” diyor. “Kendini öldürmene izin veremem. Seni hastaneye yatıracağım.”

“Kesinlikle yapacağımı söylemedim ki.”  ,

“Biliyorum. Ama kimsenin senin yardım çağrılarını ciddiye almadığından hep şikayet ediyorsun. İnsanlar, sonunda senin yardıma ihtiyacın olduğuna inansınlar diye intihar etmek istediğini hep söylersin.” İç geçirdi. “Ben sana inanıyorum. Ve ihtiyacın olan yardıma kavuşmak için böyle tehlikeli' ve berbat bir şey yapmana gerek yok. Seni hemen şimdi hastaneye götürebilirim. Bir başka hastam da intihar eğilimli olduğu için Westwood Binasında yer olmadığını biliyorum.” McLean’e bağlı bir hastaneden söz ediyor. “Mt. Auburn da yer olabilir, hem yakın olduğu için seninle ilgilenebilirim. Otomobile atlayıp iki dakika sonra orada oluruz.”

Dr. Sterling en normal haliyle bana seçeneklerimi sıralıyor ama hiçbiri dayanılır gibi değil. Artık Stillman’dan söz bile etmiyor, gerçekten bir yere kapatılmamı istiyor. Ama ben buna dayanamam. Paniğe kapılıyorum; bir yere kapatılmaktan ürküyorum. Ama bir hastanede de olsam, dışarıda dolaşıyor da olsam her zaman özgürlükten çok uzak olduğumu biliyorum, çünkü hep kendi aklımın kaprisleri ile dünyanın sunduğu saçmalıkların esiriyim. Yine de bir yere "kapatılmayı istemiyorum. Beni bir yere kapatmasına izin veremem, bu yüzden ' kurtulmalıyım. İntihar dürtüsünün bir mantığı yok, sadece yapmam gereken ' bir şey, ve hemen şimdi yapmam gereken bir şey. Anne Sexton’un “Ölümü Arzulamak” adlı Şiirinde, kendini öldürme dürtüsünün her zaman, hatta yaşama karşı olmadığı zamanlarda bile, içinde olduğunu, çünkü artık bir noktadan sonra bunun için bir neden gerekli olmadığım, söylediği dizeleri anımsıyorum. “İntiharların özel bir dili vardır,” diye yazar. “Marangozlar gibi hangi araçlar diye araştırırlar. Niçin bina yapmalı diye hiç sormazlar.” Peki, benim elimde hangi araçlar vardı? Pek bir şey, öldürücü bir şey yoktu, sadece gerekirse diye hep çantamda taşıdığım bir şişe Mellaril. Niçin gerekecekti? Ne bileyim, belki böyle bir an için.

Ana okulundaymışım gibi Dr. Sterling’den banyoya gitmek için izin istiyorum. Olur anlamına başını sallayıp, otomobilinin anahtarlarını toparlıyor. Çantamı kapıp bodrum katındaki muayenehanesinin merdivenlerinden koşarak çıkıyorum ve birden kendimi özgür hissediyorum. Kendime tekrar tekrar iyi olacağımı söylüyorum, tabii ki iyiyim, bunun son olduğunu bilip de ne kadar iyi olabilirsem, o kadar iyiyim. Banyonun kapısını açıp giriyorum, içerden kilitleyip, Mellaril şişesini çıkarıyorum, bütün hapları avcuma boşaltıp yutuyorum.

Susuz hap yutmakta epeyce usta oldum, ama Mellaril’in sıvıyla alındığında daha kolay özümsendiğini bildiğim için musluktan elimle içebildiğim kadar su içiyorum. Aslında o kadar çok hap da yok, bir avuç dolusundan ancak birkaç tanesi yere düşüyor ama bunun öldürücü bir doz olmadığını ve asla yapmaya tenezzül etmeyeceğim şeyi yaptığımı itiraf etmeliyim: Bu başarısız olmaya mahkum düzmece bir intihar girişimi. Bana nasıl bir zarar vereceğini bilmiyorum, belki yaz kampındaki gibi birkaç gün uyuyacağım, belki de haplar bir süre için beni sersemletecek. Aklım dağılıyor ve rahatlıyorum, yerde kıvrılıp dizlerimi büküyor ve baldırlarımı göğsüme doğru çekerek lavabonun altına büzülüyorum. Asla bu durumumu ve yerimi değiştirmemeye karar veriyorum. Ama sonra sesler duyuyorum, Dr. Sterling banyo kapısına ısrarla vurarak, Dışarı çık, Elizabeth, dışarı çık! diye bağırıyor. Sonunda elimi uzatıp kapının kilidini açıyorum ve yanımda boş şişeyle beni görüyor. “Haydi, acil servise gidiyoruz,” diyor.

Otomobile binince uyuklamaya başlıyorum ve midem bulanıyor. Kusmak istemiyorum, ama birazdan kusacağımı hissediyorum. Dr. Sterling, “Şimdiye kadar hiçbir hastamı kaybetmedim,” diyor. “Bundan sonra da kaybedecek değilim.”

“Umarım bunu istatistik merakın için yapmıyorsundur." Sonra bunun ne kadar berbat bir laf olduğunu farkediyorum. Beni klinikte ziyaret etti, sabahın üçünde telefonu açtığımda benimle konuştu, şimdi de beni otomobiliyle acil servise götürüyor ve bütün bunları benimle ilgilendiği için yapıyor. Mellaril iyice etkili olmaya başladı, ama ben kaba davranmak istemiyorum, komaya girmeden önce ona böyle kinayeli bir söz söylemiş olmak istemiyorum. “Üzgünüm. Bu söylenecek laf değildi.” Sonra başım cama düşüyor, kendimden geçiyorum.

Dr. Sterling’in omzuna yaslanmış, zar zor yürüyerek acil servisin otomatik kapılarından içeri girer girmez, öğürmeye başlıyorum. İçimde kalmış bir nezaket kırıntısıyla tuvalete gidip kusuyorum, ağzımdan çıkan turuncu renkli sıvıyı seyrediyorum. Bir dolu hap, bazıları yuvarlak tablet biçimlerini korumayı başarmışlar, çoğu ise yarı erimiş, vıcık vıcık, dağılan, parçalanan bir çamur gibi, klozette akıp giderken kahverengi ile somon balığı renginde gerçeküstü bir görüntü oluşturuyorlar. Dışarı çıkıp Dr. Sterling’i doktorlardan biriyle konuşurken görünce söyleyebildiğim tek şey; “Herhalde midemin yıkanmasına gerek kalmadı. Bu deneyim yarım kaldı,” oluyor. Bu şimdiye kadar söylediğim en komik şeymiş gibi gülmeye başlıyorum. Neşe içindeyim yorgun ve bitkin ama neşeliyim. Kendimi öldürmekten kurtuldum. Ne tuhaf ve asabi bir davranış. Doktor beni muayene odalarından birine götürürken biraz daha gülüyorum, turuncu tükürük çenemde kuruyor.

Dr. Sterling telefona geçip Harvard’daki baş psikiyatristi arıyor ve ona durumumu anlatmaya başlıyor, bir başka hastasını oraya yatırmak istediği için Westwood Binasında boş oda olmadığını bildiğini söylüyor. Ona söylenenleri bilemiyorum ama Dr Sterling birden gülmeye başlıyor. “Bilirsin, intihar eğilimli hastalarım çok.”

Dr. Sterling’in bir manav gibi, bir parti çürük elmadan söz eder gibi benim hakkımda konuşması beni şaşırtıyor. Anlaşılan bu iş konuşması. Tanrım yine de. Hah hah hah, bütün intihar eğilimli hastalarımla Westwood Binasında bir parti verecektik de! Herhalde psikiyatristlerin de kara mizah yapmaya hakları var.

Telefon görüşmesi sırasında iki doktor benim Stillman’da bir gece kalabileceğime, ama sonra tam teşekküllü bir hastaneye yatırılmam gerektiğine karar veriyorlar. Klinik, intihar eğilimli hastaları kabul edemiyor. Bu arada Stillman'daki doktor, kendimi öldürmemem için, odamın kapısında bir polis memurunun beklemesini sağlayacak. Anlaşılan intihar yasa dışı bir davranış.

Dr. Sterling bana bunu açıklarken hayretle, “Polis mi?!" diye soruyorum. Bu arada bir masa üzerinde yattığım bu küçük oda bana tanıdık görünüyor. Düşük yaptığımda beni buraya mı yatırmışlardı? “Ben neyim? Bir suçlu mu? Silahlı veya tehlikeli değilim ki. Yalnızca mutsuzum.”

“Biliyorum," diyor. “Kendine zarar vermeyeceğine dair bana söz verirsen bunu yapmayacağını da biliyorum. İntihara karşı yapılan anlaşmalara güvenirim. Ama orada kalacaksan onlar hem seni hem de kendilerini korumak için ne yapmak zorundaysalar onu yaparlar."

“Anlıyorum." Cambridge’de işlenen bütün suçlara ve yaşanan felaketlere rağmen polis karakolunun bir memurunu bana ayıracak olması bir an için beni eğlendiriyor, ama bunu pek düşünmemeye çalışıyorum. Aniden kendimi çok iyi hissediyorum, fazla doz sonrası bir rahatlama yaşar gibiyim. Tabii kendimi aynı zamanda kötü de hissediyorum. Daha önceki deneyimlerimin beni hiç hazırlıklı kılmadığı, bilmediğim bir duygusal coğrafyada garip bir yolculuk yapıyor gibiyim. Kendine bilerek, isteyerek zarar vermek içgüdüye karşı bir davranıştır. Daha önce kendimi yaralamadım değil, ama bunu hep hayatı daha yaşanabilir kılmak, üzüntülü bir anı daha kolay atlatmak için yaptım. Ama bilerek fazla dozda ilaç almak bir parti eğlencesi sayılmaz. Bu doğrudan doğruya kendini yok etmek demek ve ben şimdiye kadar hiç bu kadar saf ve kasıtlı, nefret dolu bir davranışta bulunmamıştım. Öleceğime inanmamış olmam önemli değil: Bir sınırı aştığımı sanıyorum, bunu yaparak da sınırın öte yanından döndüğümü hissediyorum. İçimi ani, neredeyse manik bir yaşam özlemi dolduruyor. Orada yatarken, evime gidip yatağımın üzerinde zıplamak ve ulu orta hah hah hah hala yaşıyorum diye bağırmak için garip bir istek duyuyorum.

Stillman'da yatmış 60 Dakika programını izlerken Dr. Sterling kontrol etmek için telefonla beni arıyor. Ona bu gecenin Stillman’da geçireceğim son gece olmasını istediğimi, buranın buram buram artık olmak istemediğim o kişi gibi koktuğunu söylüyorum. Klinikte yatan kızdan ne çok bıktım,hiçbiri yalan olmasa da sürekli kurt var diye bağıran kızdan ne çok sıkıldım. Yardım çağrılarımın hepsi gerçekten acildi, çünkü aklından zorum olduğu zaman hep bir kurt vardır. Duygularımı şöyle anlatmaya çalışıyordum: Bu kurt on yıldır bana pusu kuruyor ve artık çekip gitmesinin zamanı geldi. İyileşmemin zamanı geldi.

Dr. Sterling “Demek artık bunun mümkün olduğuna inanıyorsun?” diye soruyor.

“Evet, belki.” Hayır. “Evet evet, belki. Bugün ciddi bir intihar girişiminde bulundum ve galiba ölmek istemediğimi anladım. Yaşamak da istemiyorum ama “ İkisinin arasında bir şey yok. Ölümle yaşam arasında bir yerde olmaya en yakın şey depresyon ve o da en kötüsü. “Hayatta kalmak ölmekten daha kolay onun için herhalde böyle olacak, bu yüzden de mutlu olmaya çalışmalıyım.”

“Bu doğru.”

“Hayat konusuna fazla güvenim de yok.” Hep karşı çıkıyorum. “Sanırım saplanıp kaldım.”

Dr. Sterling,”Bak Elizabeth,” diyor. “Biraz önce annene telefon ettim.”

“Yoo, hayır!”

“Ona ne olduğunu söylemedim, şu anda kendini özellikle kötü hissettiğini ve güç bir devreden geçtiğini söyledim. O da ne yapması gerektiğini sordu.” Anlam dolu bir sessizlik. “Ne yapması gerektiğini bilmiyor. Gerçekten sana yardım etmek istiyor, ama korkuyor. Anlayamıyor, ama gayret ettiğini biliyorum.”

“Ya.'’

“Belki de onu aramalısın. Seni Stillman’da arayacaktı, ama belki sen arasan daha iyi olur. Onün için ne söyleyeceğimi pek bilemiyorum.” Çok anlamlı bir sessizlik. “Seni gerçekten sevdiğini ve iyileşmeni istediğini biliyorum. Bu durum onun için çok üzücü. Herkes için üzücü.”

“Yaa,” diyorum. “Biliyorum. Ne olduğunu ona bildirmek için bir yasal zorunluluk yok değil mi?”

“Hayır.”

“Bu iyi. Söyleme.” Yüksek dozda ilaç aldığımı annem öğrenirse ne yapar bilemiyorum. O da aynı şeyi yapabilir. Beni öldürebilir. Dr. Sterling?”

“Eevet.”

"Beni bir yere kapatmayacaksınız değil mi? Çünkü bunu istemiyorum.”

“Elizabeth, ben de bunu hiçbir zaman istemedim.” İç geçiriyor. “Her zaman başka bir şekilde iyileşebileceğini düşündüm. Fluoxetine'nin işe yarayacağına hala inanıyorum.”

“Başladı bile.”

“Peki ama, o zaman niye bu işe kalkıştın?”

Ne kadar zor bir soru. Bir saat sonra burada yatıp 60 Dakika’yı izliyor olabilmek için, bu saçma sapan şeyi yapmak aptallıktı. “Sanırım öğrenmek istedim,” diye açıklamaya çalışıyorum. “O kadar ileri gitmenin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istedim. Onu tercih edip etmeyeceğimi anlamak için ölüme yakınlaşmak istedim. Ama otomobilinizde oturuken bir an, Mellaril birden etkilemeye başlayınca bir an için, tamam oldu, galiba artık ölüyorum işte, diye düşündüm ama bu hiç hoşuma gitmedi. Yapmam gereken şeyleri düşündüm. Kendi kendime, bu yaz Dallas’a gitmem gerektiğini, üçüncü sınıf bitirme ödevimi tamamlamam gerektiğini, önümde böylesine” Parlak bir gelecek demek üzereyken sustum, o kimsenin asla gerçekleştiremediği dayanılmaz, yalancı ve aldatıcı sözleri söylememek için. Ama onlar olması gerekeni, hep olması gerekeni anlatıyorlardı.

“Bu kulağa aptalca gelebilir ama,” diye sürdürdüm, “beni McLean'e kapatamazlar, çünkü yaz geliyor ve orada Steve’s dondurması yoktur, diye düşünüyordum. Hep öyle küçük şeyleri düşünmeye başladım ve kendi kendime, kahretsin, henüz ölmemem gerekir, dedim. Bunlar öyle büyük düşünceler değil, keyif aldığım sıradan küçük şeylerdi. Hepsi de herhalde çok aptalca.” Dr. Sterling, insanın hayatta kalmak için bulabildiği her nedenin diğerleri kadar değerli olduğu gibi bir şey söylemeye başladı ama ben hala dondurmadan söz ettiğim için utanıyordum.

“Keşke daha anlamlı bir şey söyleyebilsem, ama geleceğimde çok önemli şeyler var mı bilmiyorum,” diye yeniden başlıyorum. “Ama her şey kötü gitse de, her zaman yapmaktan zevk alacağım bazı şeyler olduğunu çok iyi biliyorum, Springsteen’i dinlemek, Nashville filmini yeniden seyretmek, Greta Garbo’nun çift seanslı filmlerine gitmek veya Glerın Gould'un l 955'te doldurduğu Goldberg Variations'ı dinlemek veya yeni bir ruj satın almak gibi. Hepsi çok basit şeyler, ama yine de önemliler. Depresyonun en kötü yönü de küçük zevklerin bile keyif vermemesi. En iyi durumlarda bile, eh işte, fena değil, gibi oluyor. Örneğin Noah ile lpswich’de midye bulabilseydik bunun beni mutlu etmeyeceğini biliyorum. Bu sadece yeni bir yanılgı olacaktı. Ama şimdi hayatta olmak beni o kadar rahatlatıyor ki hemen bir iki keyif yapmak istiyorum. Gidip fındıklı çikolatalı bir dondurma almak istiyorum.”

Dr.Sterling, “Bu, aslında intihar girişimine karşı atipik bir tepki sayılmaz,” diyor. “Sonrası hep değişik olur. Bazıları tedavinin çok başlarında intihara kalkıştıkları için tamamen bozulup kötüleşirler. Bazıları ise öldürücü dozda ilaç yuttuktan sonra, mecbur oldukları için tedaviye başlarlar. Ama senin durumunda, sen sanki yıllardır içinde taşıdığın depresyonu, kişiliğini bırakmamak için son bir çaba harcadın. Depresyonun olmasa bir kişiliğin olmayacağını hep söylerdin. Fluoxetine'nin işe yarayacağına ve senin bütün o tarafının yok olacağına inanıyorum. Sanırım korkuyorsun. Sanıyorum iyileşsen de bana ihtiyacın olduğunu, terapiye ve yardıma ihtiyacın olduğunu söylemek istiyorsun. Yetiştiğin evde işler tam anlamıyla feci bir hal almadan yardım gelmiyordu. Ama Elizabeth, bana güvenmelisin, sana yardım edebilmem için feci bir durumda olman gerekmiyor. Sen artık intihar düşünceleri olan depresyonda biri olmasan da, ben buradayım ve yardım etmeye hazırım.”

O gün sanırım sekizinci kez ağlamaya başladım.

Garip bir şekilde depresyonuma aşık olmuştum. Dr. Sterling haklıydı. Tek varlığım olduğuna inandığım için ona aşık olmuştum. Depresyonumun kişiliğimin bir parçası olduğuna ve beni değerli kıldığına inanıyordum. Kendimi o kadar değersiz buluyordum ve dünyaya sunabileceğim o kadar az şey olduğuna inanıyordum ki, varlığımı haklı çıkartabilecek tek şeyin çektiğim acı olduğunu düşünüyordum. Hayata karşı aşırı duyarlı bir tavır almak, her şeye boş veren duyarsız yığınlara katılmaktan, çok daha saf ve dürüst görünmeye başlamıştı. Her şeyi yürekten hissedersem sonunda tamamen hissizleşeceğimi ise artık anlamaz olmuştum. Öyle ki her şey aynı derecede etki yapıyor ve Formika tezgahın üzerinde yürüyen hamam böceğinin ölmesi, babanın ölmesi kadar trajik olabiliyor. Dışarıdakilerbu doğru bir sözcük çünkü depresyonda olan bir kimse için herkes dışarıdadır duygusal enerjilerini seçici olarak harcamakla, depresyonda olan ve ince farklılıkların yerine, bitmek tükenmek bilmeyen bir acıyı koymuş birinden gerçekte çok daha dürüsttür.

Fakat depresyon bana hüzünlü bir iç görüden başka şeyler de kazandırdı. Mizah gücü kazandırdı ve en kötüsü geçtikten sonra ben de aptalın tekiyimi oynama gücü verdi. Kimsenin gözyaşlarımdan ve histeri nöbetlerimden zevk aldığını elbette iddia edemem bu açıkça belliydi ama depresyonun yan etkileri beni ayakta tutuyor gibiydi. Son derece melodramatik ve eğlendirici olabilecek bir yan kişilik geliştirmiştim. Zaman zaman çılgınlığın, tüm gösteri sanatının bütün numaralarını sergileyebiliyordum. Yaşadığım bütün delilikleri bir fıkraya, ideal bir kokteyl partisi sohbetine dönüştürebiliyordum ve tam anlamıyla dibe vurduğum o son sene dışında, sanırım insanlar acil servise gönderildiğim zamanlar dışında, beni sevimli buluyorlardı. En kötü zamanlarda, arkadaşlarım beni Stillman'da ziyarete geldikleri zaman bile, Bilmeden girdiğim cinsel ilişkiden söz ettim mi? gibi bir şey söyleyerek havayı yumuşatıyordum.

Özel hayatım bana ait değilmiş gibi bazen tuhaf bir şekilde konuşkan ve enerjik davranışımı bazıları yadırgasa da, sanırım arkadaşlarım bu halimi seviyordu. Gerçekten de depresyondan kurtulup iyileşmeye başladığım yıllarda çoğu bana, düşüncesiz ve yersiz konuşmalarıma fazla aldırmadıklarını, bu halimi affedilebilecek bir kusur olarak gördüklerini tek tek söylediler. Bu sevimsiz yanımdı. Bana tahammül ediyorlardı, çünkü odanın içinde oradan oraya koşup bir hiç için söylenmediğim zamanlarda, hoş sohbet biri, hatta iyi bir dost olabiliyordum. Hakkımda böyle düşünüyorlardı. Gerilimin yok olmasından memnundular.

Ama ben bunu öğrenmeden önce, en kötü yönümün tüm varlığım olduğunu sandığım için, depresyondan kurtulmaktan korkuyordum. Depresyonumufırlatıp atma, ve ana teması ıstırap olmayan yepyeni bir kişilik, yepyeni bir yaşama ve varolma biçimi yaratma düşüncesi beni korkutuyordu. Depresyon çok uzun süredir bütün yanlışlarım için pratik ve dürüst bir bahane oluşturmuş, ve iyi olan her şeyi vurgulayan bir özür olmuştu. Şimdi biyokimyasal bir ilaç sayesinde o yok oluyordu. Kafeslerde büyütülmüş vahşi hayvanlar bile doğal ortamlarına terk edildiklerinde, av ve avcı olmanın kurallarını ve ormanın yasalarını bilmedikleri için, gerçek yerleri burası olmasına rağmen, yok olurlar. Ben normal kişiliğimle yaşamımı nasıl sürdürebilecektim? Üstelik bu kadar yıldan sonra bu kişi kimin nesiydi?

İntihar girişiminden sonra Dr. Sterling, Stillman'dan ayrılmama izin verdi, ben de kalkıp hiçbir sorun yokmuş gibi

Harvest’taki işime gittim. Bu işte ilk günüm, yönetici bana istenen ağırlıkta buhar elde etmek için süt ibriğini nasıl değişik açılarda eğmem gerektiğini gösterirken, bunun da hiç beceremediğim ayak işlerinden biri olacağı hemen anlaşılıyor. Yine de, kasanın arkasında ve kahve makinesinin önünde olmaktan mutluyum. Sıradan ve normal herhangi bir şey yapmaktan mutluluk duyuyorum.

Bir ara, öğleyin işler yavaşlayınca Dr. Sterling’i arayıp arkadaşlarımın olanlardan ötürü bana kızgın olduğunu, kendimi yalnız ve bir tuhaf hissettiğimi söylüyorum. Eben kendini zaman zaman benim kadar berbat hissettiğini yine de böyle bir şeye kalkışmadığını söyledi. Alec, kendimi berbat bir duruma düşürdüğüm, birinci sömestrin büyük bir bölümünü Rhode Island’da, ikincisinin büyük bir bölümünü ise Kaliforniya ve İngiltere’de geçirdiğim için kendimi kötü hissetmemin doğal olduğu konusunda bana bir söylev çekti. Aldığım fazla doz ve sonrası hakkında kiminle konuştuysam hepsi son derece ters davranmıştı. Ben bir çeşit acıma duygusu beklerken, onlar bu durumu başıma kendimin açtığını söylüyorlardı. Öyle konuşuyorlardı ki, sanki intihar girişiminde bulunmamış da bir cinayet işlemiştim. En çok güvendiğim, hep omzunda ağladığım Samantha, bile sinirlenmiş gibiydi. Sanırım, Bu ne kadar aptalca bir şey! dedi.

Dr. Sterling, bunun doğal olduğunu söylüyor. İnsanlar intihardan başka her konuda anlayışlı olabilirler, diyor; “unutma ki, bu insanlar sana yardımcı olabilmek için ellerinden geleni yaptıklarına inanıyorlar ve sen onların çabalarını tümüyle reddedip beğenmediğini gösteren bir şey yapıyorsun. Bu, dostlarını sinirlendiriyor.”

Telefonu kapattıktan sonra bir duble espresso, kafeinsiz cappucino ve sütlü kahve isteyen bir garson ile iki espresso, kafeinsiz duble espresso ve bir çay isteyen bir diğerine dönüyorum; herkes siparişini hemen almak istiyor, herkes bir ağızdan bana bağırıyor ve ben kimin ne dediğini hatırlayamıyorum ve şöyle düşünüyorum: Ya gerçeği bilselerdi? Bekaretimi kaybettikten sonra ortalarda dolaşıp görünüşümün değişip değişmediğini, yanaklarımın pembeleşerek bu yeni deneyimi açığa vurup vurmadığını merak ettiğim gibi, şimdi de insanlar başarısız bir intihar girişimcisi olduğumu anlıyor mu, diye merak ediyordum.

Sonra içimde bir şeyler değişir gibi oldu. Bir iki gün içinde iyileştim, kendimi bedenimin içinde rahat hissetmeye başladım. Bu öylece, kendiliğinden oluverdi. Bir sabah uyandığımda gerçekten yaşamak istiyor, gerçekten yeni günü selamlamak için sabırsızlanıyordum, yapılacak işler, aramam gereken insanlar olduğunu bıkkınlıkla düşünmüyordum ve içimde, meydanda yürürken ayağıma ilk basan kişinin beni intihara sürükleyeceği gibi bir duygu yoktu. Sanki depresyonun zehirli sisi, San Francisco'da gün ilerledikçe yükselen sis tabakası gibi, üstümden kalkıp kendi yoluna gitmişti. Nedeni Prozac mıydı? Kuşkusuz öyleydi. Yoksa intihar girişimimin arındırıcı bir sonucu muydu? Belki de. Hep ağır ağır sonra aniden düştüğümü söylerdim, yükselişim de böyle olmuştu. Bütün terapi seansları, bütün seyahatler, uykular, bütün ilaçlar, ağlamalar, bütün girmediğim dersler, kaybettiğim zaman bütün bunlar bir iyileşme sürecinin parçalarıydı ve son buldukları an ben de ipimin sonuna erişmiştim.

Halimden memnun olmaya alışmam epey bir zaman aldı. Başlangıç noktası depresyon olmayan bir varolma ve düşünme şekli geliştirmek benim için çok zor oldu. Dr. Sterling de bunun zor olduğunu, çünkü depresyonun da birçok madde ve birçok davranış kalıbı gibi bağımlılık yarattığını ve çoğu bağımlılıklar gibi onun da bedbahtlık verdiğini ama yine de kurtulmanın zor olduğunu kabul ediyor. Prozac alınca kendimi hiç de kötü hissetmediğim bilinciyle ortalarda öyle dopdolu dolaşıyorum ki, yeni kavuştuğum bu dengeyi yitirmekten korkuyorum. Mutlu kalabilmek konusundaki endişelerim yeni baştan. mutsuzluğa düşme tehlikesini getiriyor. Bankadaki uzun kuyruk olsun, sevgime karşılık vermeyen bir erkek olsun, ne zaman bir şey beni rahatsız etse, bu duygusal deneyimlerin (birinci durumda küçük aksilikler, ikinci durumda kırık bir kalp) kendine özgü bir mantığı ve anlamı olduğunu kendi kendime anımsatıyorum. Depresif bir ruh hali yaratmaları gerekmiyor. Bir şey sinirime dokunduğu zaman bunun göz yaşlarımın sonu gelmeyecek anlamına gelmediğine, kendimi inandırmak epey zaman alıyor. Hüznü yerli yerine oturtmak, onun değişik dereceleri olan bir duygu olduğunu anlamak o kadar zor ki, odanızda ağır ağır zararsızca yanan bir mum da olabilir, kontrol altına alınamayan ve karşısına çıkan her şeyi kasıp kavuran feci bir orman yangını da. İkisinin arasında birçok şey de olabilir.

İkisinin arasında. Bu kavrama hakettiği önem hiç verilmiyor. İkisinin arasında bir şeyler olduğunu anladığım gün, benim için ne kadar büyük bir gündü, ne harikulade bir zafer anıydı! Herkesin normal karşıladığı gibi hayali bit dünyada yaşamak benim' için ne büyük bir özgürlüktü. İki şeyin ortasında bir yerde olmak bizim kültürümüze karşı olmaktır, sıradan olmak, şöyle böyle sayılmak, eh işte, ne iyi, ne kötü, pek de bir özelliği olmayan bir şey, anlamına gelir. Birçok kişi uçaktan atlamaya veya silahlı diktatörler ve akreplerle dolu Üçüncü Dünya ülkelerinde tatile gitmeye ihtiyaç duyuyor. Birçok kişi hiç ilginç bir şeyin olmadığı o orta yoldan, o durgun duygusal durumdan onları kurtaracak maceralara atılıyor. Bana gelince, benim tek arzuladığım şey o güzel düzgün rotada kalmak. Tek isteğim, aşırılıkları kontrol altında, benim kontrol altında olduğum bir hayat yaşamak. Bütün arzum iki kutbun ortasında bir yerde yaşamak. Depresyona karşı her an tetikte olacağım, ama bu hastalığın sürekli, tutkulu ve yaygın etkileri, ve hayatın, ben yarı saydam bir bulutun arkasından izlerken başkalarının yaşadığı bir şey olduğu duygusu, artık yok oldu.

Kara dalga, genelde yok oldu.

İyi bir günümde artık onu düşünmüyorum bile.

Tuhaftır; küçükken uyumadan önce her akşam annem bana güzel şeyler düşünmemi söylerdi. Gözlerimi yumardım ve o, parmaklarını yanaklarımda ve alnımda dolaştırırdı. Ve listeyi sıralardık. Bu, sanırım kabusları önlemenin bir yoluydu hep şunları tekrarlardık, yavru kediler; köpekler; sirkteki balonlar. Bazen, sarıya boyanmış denizaltıları, gökteki yıldızları, yüksekten uçan karatavukları, Central Park’taki ağaçları, hatta ister inanın ister inanmayın cumartesi günü babamı göreceğimi de eklerdi.. Çok önemli şeyler değildi ama dört yaşında hayatı yaşanır kılan da kedi köpek yavrularıdır. Şimdi bile pek farklı olmadığını düşünüyorum.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült