Kişisel Gelişim

 

Arzu: Her Şeyi, Hemen İstemek

Elizabeth Farrelly


Her zaman istediğin şeyi elde edemezsin. Ama bazen denediğinde, bir de bakarsın ki ihtiyacın olanı elde etmişsin.

-Mick Jagger ve Keith Richards (1968)

Arzu, yaşamın temel güçlerinden biri, belki de en önemlisidir. Yaptığımız hemen her şey arzu tarafından güdülenmiştir ister yemek, aşk, para, seks ya da iktidar gibi heveslerimiz olsun; ister hakikat, düzen ya da tanrı gibi daha soyut isteklerimiz. Arzu bizim itici gücümüz, varoluş nedenimizdir. Kendimizi nasıl tanımladığımız ve geleceğimizi nasıl şekillendirdiğimizdir arzu. Her sabah yataktan kalkma sebebimizdir. İstediğimiz için varız ve var olduğumuz için isteriz. Filozof William lrvine’in belirttiği gibi, “Arzu dünyayı canlandırır.” Dolayısıyla, arzunun hayal dünyamızı da canlandırması hiç şaşırtıcı değildir. Luke Skywalker’dan Becky Sharp’a, Ahab’dan Siddhartha’ya dek, kahraman bir şey istemek zorundadır. Arzu, yaşamı olduğu kadar olay örgüsünü de yönlendirir. Diğer yandan, genelde sadece yaşlılarda, hastalarda ya da Budistlerde görülen arzu yokluğu, bizi korkutur.

“YEŞİL FİTİLDEN DOĞRU ÇİÇEĞİ KOŞTURAN O GÜǔi

Evrim açısından bakıldığında, arzunun “neden”i açıktır şüphesiz. İnsanlığın evrimi boyunca maruz kaldığı zor koşullar, iştahın öncelik kazanmasına yol açmıştır: En fazla sekse, en fazla besine ya da en fazla eşyaya sahip olanın, soyunu sürdürme şansı da [1] daha fazlaydı. Ama bu durum artık tümüyle değişti. Çoğumuzun hatta belki sürekli bir tatminsizlik içindeki Mick Jagger’ın bile arzularımızı tatmin etme imkanı giderek artmakla birlikte, arzularda herhangi bir zayıflama emaresi görülmüyor. Aksine, arzularımız daha da doymak bilmez hale geldiler. Daha fazla şeye sahip oldukça daha fazlasını istiyor ve istemeyi istemeye daha eğilimli oluyoruz. Bir an için bile olsa arzulamayı bıraktığımızda olabilecekleri görmekten korkar gibiyiz. Psikiyatrlara göre, kronik obezler büyük ölçüde kilo kaybettiklerinde dehşete kapılıyor, yıkıcı bir güce maruz kalmışçasına kendilerini kırılgan hissediyorlar kurtulmaya çalıştıkları kilolar, sanki aslında kendilerini koruyan bir zırhmış gibi. Standart orta sınıf tüketiciler olan bizler de, bıngıl edinme oranımızda herhangi bir azalma tehlikesiyle karşılaştığımızda, aynı türden sefil korkulara kapılıyoruz. Öyle ki, tatmin elde etme kabiliyetimizle ve gezegenimizi nefessiz bırakan biokütlemizle birlikte düşünüldüğünde, bir zamanlar hayatta kalmamızı sağlayan arzular şimdi artık hayatımızı tehdit eder hale geldiler. Ya biz ne yapıyoruz? Oturmuş içkimizi yudumluyoruz.

NİÇİN AŞIRI TATMİN PEŞİNDEYİZ

Arzunun nihai hedefi elbette mutluluktur. Görünen o ki sadece arzulamaya değil, arzu ile mutluluk arasında nedensel bir ilişki bulunduğunu varsaymaya da programlanmışız. Bu bağlantı, Batı kültürü ve ekonomisinin o denli derinine işlemiştir ki, artık nadiren ifade edilir. Açıkça dile getirildiğinde ise, baştan savma bir posthippi mantrası gibi gelir kulağa: Arzu, tatmin peşindedir; tatmin, haz demektir; haz, mutluluk demektir ve mutluluk ise neredeyse her şeydir. Daha ne olsun? Ama ya bu varsayım hatalıysa? Ya aradaki bağlantılardan biri yanlışsa?

Nitekim, arzu = tatmin = haz = mutluluk şeklindeki akıl yürütmenin her adımının yanlış olduğu kolaylıkla gösterilebilir. Arzu her zaman tatmin edilmeye gerek duymaz. Tatmin çoğu kez bize umduğumuzdan daha az ve daha kısa süreli bir haz verir. Haz ise, elde edildiğinde bile, mutluluk getirmez. Çoğu zaman haz, olsa olsa mutsuzluğa karşı bir avuntudur sadece; en kötü ihtimalle de, sefaletimizi pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.

Tüm bunlar, art arda yapılan araştırmaların tüketim, iklim değişikliği, obezite ve yaygın depresyon arasındaki nedensel bağlantıları ortaya koymasıyla daha da açıklık kazanıyor. Buna rağmen, doyum elde etmeye yönelik dürtü, popüler kültürde hala işlerliğini korumakta. Çoğumuz açısından din ıskartaya çıkarılmış ve Aydınlanma hayal kırıklığı yaratmış olsa da, haz yoluyla mutluluk arayışı çağımızın en sarsılmaz inancı olmaya devam ediyor. Kitabevleri nasıl mutlu olunacağını anlatan el kitaplarıyla dolup taşıyor. Psikolog John Schumacher’in belirttiği gibi, “Mutluluk enstitüleri, kampları, kulüpleri, sınıfları, gezileri, atölyeleri ve inzivaları mevcut. Üniversitelerde Mutluluk Araştırmaları bölümleri açılıyor... Gezegenimiz mahvoladursun, kişisel mutluluk her yerde satışa sunulan büyük bir işletme.”

Batı kültüründeki mutluluk bağımlılığının depresyon salgınına koşut gelişmesi, ironik olduğu kadar, apaçık bir gerçektir; tıpkı, zayıflığa duyulan hayranlığın obezite salgınına koşut gelişmesi gibi. Ancak biz bu durumu sürekli görmezden geliyoruz ve mutlu olmak hala en büyük amacımız. Şarkının da dediği gibi, “Eğer seni mutlu ediyorsa, o kadar da kötü olamaz.” Yaşam şu anda son bulacak olsa, tam da modern dünyanın mezar taşına yazılacak bir söz.

İşin tuhafı, böylesi bir sonu ciddi bir olasılık haline getiren şey, bizim mutluluk arayışımızın ta kendisi. Bu da bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Eğer bizi mutlu etmiyorsa, hatta dünyanın mahvına yol açması kuvvetle muhtemelse, neden yanlış arzuları aşırı bir şekilde tatmin etmeye bu denli çabalıyoruz?

Bunun nedeni, bir ölçüde, kültürel. Günümüzde reklamlar, her türlü arzumuzu tatmin etmenin sadece bir hak değil, aynı zamanda bir tür ödev olduğunu bıkıp usanmadan tekrarlıyor. Bireysel emeklilik olsun, iç çamaşırı ya da tatil olsun, satın alın diye bastırıyor reklamlar, satın alın çünkü hak ediyorsunuz, çünkü siz buna değersiniz, ama en önemlisi, çünkü istiyorsunuz. Robert Louis Stevenson’ın bahsettiği o “büyük mutluluk uğraşı,” bizim için neredeyse bir tüketicinin derhal doyum sağlama görevine indirgenmiş durumda.

Aşırı tatmin arayışının temelinde, kısmen de, haşarılık yatıyor. Sınırları ihlal etme isteği her zaman güçlüdür ve bunun olumlu yanları da vardır. Fakat arzu açısından bakıldığında, bazen iyiyi ya da bizim için iyi olanı arzulasak da, kötüyü ya da bizim için kötü olanı daha ziyade ve daha şiddetle arzularız. Arzuyu görünür kılanın, tam da ihlalin kendisi olduğu söylenebilir. “İyi” arzu, fondaki sabit bir uğultu gibi, fark edilmeden kalır. Arzunun varlığını, ancak çikolata, afyon ya da seks gibi yasak hazlar için duyduğumuz şiddetli bir ihtirasa dönüştüğünde, bir başka deyişle, karşı konulması gereken bir şeye dönüştüğünde fark ederiz.

Bu türden bir haşarılığa karşı sınırlar getirilmiştir. Yedi ölümcül günah, özellikle de arzuyla ilişkili günahlar (oburluk, kıskançlık, şehvet, açgözlülük) olmasaydı, tüm uygarlık yok olur giderdi. İşinizi kurarken, bahçenizi düzenlerken ya da evlenirken hiçbir arzu duymadığınızı düşünün bir. Bir aşk şarkısı yazarken, maraton koşarken ya da banka soyarken arzudan yoksun olduğunuzu hayal edin.

Günümüzde gençlik kültürünün hakim konumda bulunmasının da, aşırı tatmin çabamızda bir payı olduğu ileri sürülebilir. Zira gençler arzuları doğrultusunda hareket etmeye daha yatkındırlar. Ayrıca, aşırı tatminin palyatif bir etkisi de var. Tüketimin ima ettikleri öylesine dehşet verici ki, tam da bu yüzden tüketmeye devam ediyoruz; aç olmadığı halde yemek yiyen şişman biri gibi.

Daha da dehşet verici olan tek şey, hiç arzu duymamaktır. Arzunun yokluğu bir Zen ideali olabilir ama aynı zamanda bizim en korktuğumuz şeylerden biridir. Arzunun sona ermesi yaşamın son bulması gibidir neredeyse. Arzu yoksa, yataktan kalkmak için hatta en başta yatağa girmek için bile bir neden de yoktur. Irvine’in yazdığı gibi, “Arzuyu çıkarırsanız, geriye ne yaşamayı ne de ölmeyi arzulayan donuk varlıkların oluşturduğu bir dünya kalır.”

Irvine, bir “arzu krizi”nden bahsediyor. Bu krizden mustarip kişiler, haz duyma kabiliyetini değil, geçici ya da kalıcı olarak hazdan haz alma, yani hazzı arzulama kabiliyetini yitiriyorlar. Irvine bu kişileri üç farklı sınıfa ayırıyor: Arzuyu tümüyle kaybetmiş olanlar (örneğin yazar Larry McMurtry, geçirdiği bir kalp ameliyatı sonrasında, o zamana dek okuma arzusunu yitirdiğini fark etmişti); Siddhartha gibi, kendi arzularından tiksinti duyarak vazgeçenler ve, başarısının doruklarındaki Tolstoy gibi, arzunun beyhudeliğini görmekle birlikte, arzu duymaya devam eden ve arzularının gerçekleşip gerçekleşmemesine kayıtsız kalanlar.

Arzunun olmadığı bir dünya sönükleşir. Grip olup da tat alma duyunuzu yitirmeniz bile sizi her türlü istek ve amaçtan mahrum bırakmaya yetebilir. İşte bu yüzdendir ki Freud, Nirvana ilkesi olarak adlandırdığı arzu duymama isteğini ölümle ilişkilendirmiştir. Yine bu yüzdendir ki Aziz Augustinus, o ünlü duasında, Tanrı’dan kendisini erdemli ve ölçülü kılmasını isterken, “Ama hemen değil,” diye de eklemiştir.

Dolayısıyla, arzunun bizzat kendisi bizim arzuladığımız bir şeydir. Peki ama arzunun kendisine duyduğumuz bağımlılık, tatmin olduğumuz halde (ihtiyaçlarımızın, mantığın ve hatta edebin ötesinde) arzu etmeyi sürdürecek kadar mı güçlü? Yoksa tersi mi söz konusu? Tarihçi ve toplum eleştirmeni Christopher Lasch, bundan neredeyse otuz yıl önce yazdığı The Culture of Narcissism'de, modern çağın belirleyici özelliği olarak gördüğü narsisizmin temelinde “istekten muaf olma isteği”nin bulunduğunu belirtir. Bu durumda, arzularımızı tatmin etmekle yetinmeyip, doyum noktasının ötesinde bile bu arzulan sürdürmedeki ısrarlı tutumumuz, arzudan muaf olma yönündeki narsisistik itkiyle açıklanabilir mi?

Her halükarda, doyumsuz bir canlı türüne dönüşmüş durumdayız. Bu durum, neyi arzuladığımızı, nasıl arzuladığımızı ve arzularımızı belki de şimdiye dek ilk kez ortak yararımız doğrultusunda kullanıp kullanamayacağımızı ele almayı gerektiriyor.

İSTEDİGİMİZ ŞEYİ NİÇİN İSTERİZ: HAZ

Bize haz vereceğine inandığımız şeyler nelerdir? Bunun yanıtı gayet açık: konfor, güvenlik, aşk (ya da en azından beğenilmek) ve gıpta edilmek. Mal, mülk, fiziksel mükemmellik, özgürlük gibi arzu nesnelerimizin çoğunu, bizim için iyi olduğunu düşündüğümüz bu şeyleri bize sağladıkları ölçüde arzularız.

Örneğin, konfor ile mutluluk arasında doğrudan bir ilişki olduğuna dair inancımız, bizi acıdan kaçınmaya sevk eder. Tıpkı haz arayışı gibi acıdan kaçınmanın da evrimsel faydaları vardır. Bir keresinde Winston Churchill’in ifade ettiği gibi acı da, tıpkı eleştiri gibi, “sağlıksız bir durumun varlığına dikkat çeker.” Fakat acının tümüyle ve kalıcı bir şekilde önüne geçmenin artık ciddi bir olasılık haline geldiği günümüzde, şu soruyu sormamız kaçınılmaz: Acıyı ortadan kaldırmaya yönelik bu gayretimiz, hazza tanıdığımız öncelik kadar yanlış ve hatta belki de zararlı olabilir mi? Birçoğumuz acının olmadığı bir dünyanın hayalini kurarız. Ruhsal acının da en az fiziksel acı kadar sıra dışı bir deneyime dönüşeceği bir dünya bizleri bekliyor. Peki ama mademki bu yakın bir olasılık, acıdan muaf bir dünyada yaşamayı gerçekten ister miydik acaba?

Hayalimiz gerçekleşmek üzere. Stefanie Reinberger’in kısa süre önce Scientific American dergisinde yayımladığı bir makale, adenozin monofosfat (AMP) adı verilen yeni bir tür katkı maddesinin, gıdalardaki hoşa gitmeyen tatları almamızı engellediğini gösterdi. AMP, dildeki tat alma hücreleri ile beyin arasındaki iletişimi engelleyerek, acı tatlara karşı eskiden beri sahip olduğumuz ve striknin gibi zehirli maddeleri yememizi önleyen duyarlılığı ortadan kaldırıyor. Bu katkı maddesi, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından 2004 yılında onaylandı. Benzer uygulamalar, bir daha asla hoşumuza gitmeyen bir tat almayacağımız anlamına gelebilir. Brüksel lahanası bizim için gravyer peyniri, dondurma veya çikolata tadında olabilir; üstelik bu arada orijinal şeklinden, acılığından ve besleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmez.

Ama gerçekten de istediğimiz bu mu? Görece önemsiz gözüken tat alma düzeyinde bile olsa, sadece haz veren duyumların olduğu bir dünya mı istiyoruz? Böylesi bir dünyada hazzın hala bir anlamı olacak mıdır?

Bu konuda daha da ileri gidenler ve çok daha ciddi olanlar var. David Pearce’ın internet sitesi The Hedonistic Imperative, acının tamamıyla ortadan kaldırılmasını gayet ciddiye alan hareketlere bir örnek teşkil ediyor. “Acıyı yaşamın her alanından silip atmak”la ilgili ayrıntılı bir manifesto sunan Pearce’a göre, artık bize bir yararı olmayan acıyı bertaraf etmek için mümkün olan her yola cerrahi, genetik mühendislik ya da yan etkisi olmayan kusursuz bir ilacın keşfi başvurulmalı.

Pearce’ın iddiasına göre, her hazzın bir bedeli olduğu şeklindeki eski denklem artık geçerliliğini yitirdi. Acıyı hazzın diğer yüzü olarak görmek, modası geçmiş bir bakış açısıdır ve “gelecek kuşakların kalıtsal bir duygu bozukluğu addedecekleri bir hastalıktan mustarip” olduğumuzu gösterir sadece. Her olumlu şeyin bir de olumsuz yanı olduğunu düşünmek, alışılagelmiş bir varsayımdan ibarettir. Oysa yaşam tümüyle olumlu olabilir ve bir gün olacaktır da.

Pearce, “Cennetin Doğallaştırılması” başlığını taşıyan bir bölümde, insanların gelecekte ilaçlar, cerrahi ya da genom tasarımı sayesinde acıdan tümüyle muaf bir dünyada yaşayacaklarını iddia ediyor:

Nanoteknoloji ve genetik mühendislik, hoşa gitmeyen deneyimleri canlılar dünyasından silip atacak. Önümüzdeki bin yıl içinde, acının biyolojik temelleri ortadan kaldırılacak ... İnsan sonrasına özgü büyüleyici nitelikte mutluluk durumları biyolojik olarak sonsuza dek arıtılmış, çoğaltılmış ve yoğunlaştırılmış olacak. Günümüzde makul derecede iyi olduğu kabul edilen zihinsel sağlık durumları yerini daha iyilerine bırakacak. .. Üreme tıbbında vuku bulan genetik devrim daha da geliştikçe, bir zamanlar binyılcı düşlemlere ait görünen her şey bilimsel olarak gerçekleştirilebilir bir araştırma programına dönüşecek. Bunun benimsenmesi veya reddedilmesi, son kertede, bir sosyal politika meselesi olacak. Gelecek çağlarda, ne miktarda hoşnutsuzluk yaratmak veya muhafaza etmek istediğimizi, etkin ya da edilgin bir şekilde, seçmek durumunda olacağız.

Bu bir ütopya mı, yoksa distopya mı? Bu konu, öteden beri edebiyatın da ilgisini çekmiştir. Aldous Huxley’in 1932’de yayımlanan romanı Cesur Yeni Dünya, acının olmadığı bir geleceğe ilişkin en erken araştırmalardan biridir. Hazzın başlıca baskı aracı olduğu totaliter bir dünyada bireycilik, melankoli, tekeşlilik ve hafıza cezalandırılmakta, insanlar hipnopedya, soy arıtımı ve soma adı verilen resmi bir ilaç yoluyla uyuşturularak haz dolu bir teslimiyet içinde yaşamaktadırlar. Sonuçta ortaya çıkan aşırı mutluluk hali, ütopik olmaktan ziyade, bilgiye, özgürlüğe ve bizzat acıya yönelik bir tehdittir. Huxley’e göre, mutluluğa katışıksız haz yoluyla ulaşılamaz; hatta, ışığın karanlığa muhtaç olması gibi, mutluluk da acıya ve zorluğa ihtiyaç duyar.

Tüm bunlardan etkilenmemiş görünen Pearce’a göre ise,

Huxley’in uyuşuk ve kimyasal distopyası, sadece onun yanlış ilacı seçtiğini gösterir. Pearce, aşırı mutluluk veren modern ilaçların, enerjiyi bastırmak yerine bizzat ürettiklerini ve istenmeyen yan etkilere daha az yol açtıklarını ileri sürüyor. Fiziksel ve hatta duygusal hazdan ziyade, haysiyet ve özgürlükle ilgilenen Huxley, muhtemelen Pearce’ın bu cevabını tatmin edici bulmazdı.

Diğer yandan, ünlü yüzücü lan Thorpe’un dünya çapında bir atlet olmanın zorlukları hakkındaki düşüncelerini okumak ilginçtir. Thorpe, acı eşiğini yükseltmenin de ötesinde, acının kendisine olumlu bir nitelik atfediyor.

Acıya bağımlı hale gelmiştim. Kendimi acıya kaptırmıştım. Bunu özlüyorum, ağlama derecesine gelinceye dek kendimi zorlamayı özlüyorum... En sevdiğim an, bir yarışı bitirdiğimde vücudumun acıdan çökmek üzere olduğu ve bana, “İyiyim. Aslandan kaçmayı başardım ve ölmeyeceğim," dediği an.

Mesele sadece vücutla da sınırlı değil. Thorpe’a göre sürekli bir mutluluk hali ne doğaldır ne de sürdürülebilir: “Bu yoğun ve aşırı mutlulukları fazla sık yaşamanın iyi bir şey olmadığını düşünüyorum ... Bu tür deneyimleri arada sırada yaşamanız gerekir, her hafta değil.” Belki de, demeye getiriyor Thorpe, acı hazzın karşıtı değil, olmazsa olmaz bir parçasıdır.

Hıristiyan geleneğinin bir parçası olan, ama bugün büyük ölçüde reddedilen ve hatta bizzat Hıristiyanlık tarafından alaya alınan bu türden bir bilgelik, yavaş yavaş popüler kültüre girmeye başlıyor. Örneğin Little Miss Sunshine adlı film, normalde işlevini yitirmiş bir ailenin karşılaştığı zorluklar ve mecburi fedakarlıklar yoluyla nasıl yeniden toparlandığını anlatıyor. Fakat böylesi bir anlayışı benimsemekten aciz olan ya da imtina eden çoğumuz için, haz = mutluluk denklemi geçerliliğini korumaya devam ediyor.

Hippi başkaldırısından yarım yüzyıl sonra, “Eğer acıtıyorsa, sizin için iyi demektir” şeklindeki eski zihniyeti hala yıkmaya çalışıyoruz. Kötü hissettiren şeyin bizim için kötü olduğuna, iyi hissettirenin ise bizim için iyi olduğuna kendimizi inandırmaya çalışıyoruz hala. Ne var ki, gerçekte tembellik ediyoruz. Tatmin olduğumuz anda miskinleşiyoruz. Ardından sıkılıyor, sonra da depresyona giriyoruz. . Bolluk depresyona yol açar; bu basit bir neden-sonuç ilişkisidir.

Adele Horin’in Sidney Morning Herald’daki bir makalesine göre, Sidney’in Leichhardt mahallesinde oturan ve toplumsal analist Richard Florida’nın “yaratıcı sınıflar” kategorisine dahil ettiği kişiler, Sidney’in en “hoşnutsuz” kesimini oluşturuyor. Horin, bu kişilerin Leichhardt’ı terk ederek, yeni Amerikan tarzı “latte şehirler”e taşınmalarını öneriyor. Oysa belki de, tersine, yaratıcı olmak hoşnutsuz olmayı gerektiriyordur; hoşnut olduğunuz anda, yaratıcılığınız da son bulur.

İMRENME

Duygusal yelpazemizde imrenmenin başat bir konuma sahip olması, hiyerarşik primatlar olarak tanımlanmamız için yeterlidir. Devil Wears Prada’da, Miranda Priestly’nin limuzinden inmek üzereyken gülümseyerek söylediği gibi: “Herkes bizim yerimizde olmak ister.” Hem bir suçlama hem de bir beklenti ifade eden imrenme, bugün sona erdiğini varsaydığımız sınıf mücadelesinin standart bir silahı haline geldi. Sağcılar, toplumsal adaleti savunan aktivistleri “imrenme siyaseti” gütmekle suçluyorlar. Başkalarının bize imrenmesini istememiz, doğamız gereği hiyerarşik bir topluluk halinde yaşıyor olmamızdan kaynaklanır. İmrenmek bizi güvensiz hissettirir ve kendimizi kısmen de olsa başkalarının gözünden görmemize yol açar. Başkalarının olumlamasına duyduğumuz bu ihtiyaç, hem uygarlaşmanın itici gücüdür hem de toplumsal bir tutkal işlevi görür. Böyle bir ihtiyaç hissetmesek daha az sevimli ve daha az başarılı yaratıklar olurduk Yani bunun da evrimsel bir amacı var.

Seyşel Adaları’nda bir tatili, deniz manzaralı bir evi ya da 20 metrelik bir yatı sırf bunlara sahip olmak için istediğinizi düşünebilirsiniz. Ama aslında, Irvine’in de belirttiği gibi, “Eğer komşularımız pahalı kol saatleri, cipleri, 1500 metrekarelik malikaneleri olan kişilere hayranlık duymak yerine onlarla dalga geçselerdi, büyük olasılıkla biz de bu tür şeyler edinmek için çaba sarf etmezdik” Başkasının istediği bir şeye sahip olmak bu, arabanız için bir park yeri bile olsa hem içinizde sıcak bir duygu uyandırır, hem de sahip olduğunuz şeyi bir anda sizin için daha kıymetli kılar. Çoğu kişi neredeyse sadece gıpta edilme arzusuyla hareket eder. Araştırmaların gösterdiği gibi insanlar, iş arkadaşlarından daha fazla ücret aldıkları bir işte çalışmayı mı, yoksa diğer herkesin kendilerinden fazla kazandığı daha yüksek ücretli bir işte mi çalışmayı tercih ettikleri sorulduğunda, daima ilk seçeneği tercih ediyorlar.

H.L. Mencken zenginliği şöyle tanımlıyor: “Yıllık gelirinizin, karınızın kız kardeşinin kocasınınkinden en az yüz dolar daha fazla olması.” Gore Vidal ise, daha da özlü bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Başarılı olmanız yetmez. Diğer herkesin başarısız olması gerekir.” Oysa günümüzde imrenme pervasızca teşvik ediliyor. Keyfini çıkarın.

Kanadalı felsefeci Mark Kingwell, Sidney’deki bir konuşmasında şunları söylemişti:

Dergilerde ve ticari sergilerde tasarım adı altında sunulan yaşam tarzı pornografisinin ve tüm reklamların amacı, kıskançlığı teşvik etmektir. Örneğin, ev kıskançlığından mustarip insanlar var. Bu kişiler, başkalarının evine adım attıkları anda, kendilerini eksik ve yetersiz hissederler, adeta kanlan çekilir, sararıp solarlar, gözleri sadece kendilerinin sahip olmadığı şeyleri görür: şu perdeler, şuradaki biblo, şu granit tezgah veya paslanmaz çelik buzdolabı.

Diğer bir deyişle, statü bizim için paradan daha önemlidir. Para, temel ihtiyaçların ötesinde, bize sağlayacağı statü için arzulanır. Statü sahibi olmak, bize kendimizi üstün hissettirir. Ve statünün temelinde imrenme ya da en azından başkalarının bize imrendiği varsayımı yatar. Emlak geliştiricisi James O’Neill, Sidney Morning Herald'a verdiği bir röportajda, yeni alanların imara açılmasına karşı çıkanları “kin besleyen kıskanç kişiler” olarak tanımlıyor. Hemen herkeste görülen şöhret ve servet kazanma arzusu (buna mesleki başarı ve her çeşit takdir de dahil), temelde tek bir arzuya dayanır: Başkaları tarafından beğenilmek. Issız bir adada tek başımıza olsaydık, emin olun kılımızı bile kıpırdatmazdık.

İmrenme, ölçülü olduğu takdirde, uygarlaştırıcı bir etki gösterir. Ama aşırıya vardırıldığında, doymak bilmez bir açgözlülüğe, muhtaçlığa ya da narsisizme dönüşerek yıkıcı etkilere yol açabilir. Örneğin ekonomik ya da siyasi hiyerarşilerin tepesinde bulunanların çoğu için, hayran olunmak tıpkı bağımlı oldukları bir uyuşturucu gibidir. Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez’in psikiyatrı Edmundo Chirinos, Atlantic Monthly muhabiri Franklin Foer’e verdiği bir demeçte şöyle der: “Halkın sevgisi onun için bir uyuşturucu gibidir. Kahveye nasıl ihtiyacı varsa, halkın sevgisine de öyle ihtiyaç duyar.” (Chavez, günde otuz fincana yakın kahve içmekle nam salmıştır.)

Kıskançlık uyandırmak için elimizde az sayıda araç var, zira genel geçer bir değere sahip olmayan her şey bir anda gözden düşüyor. Ayrıca, bir şeyin kıskançlık uyandırabilmesi için gösterilebilir ve aşikar, yol kenarındaki bir billboard gibi görünür olması gerekir. Şöhret ve servet, mal mülk, bedensel mükemmellik ve güzellik bunlar arasında yer alır.

GÜVENLİK VE KORKU

Çağımızı belirleyen özelliklerden biri de korkudur. Helikopter ebeveynlik, denizaşırı imalat, çocuk obezitesi, dadıdevletçilik, güvenlikli siteler, cipler ve siyasi muhafazakarlık; hepsinin de temelinde korku yatıyor. Korku, kültürümüzü olduğu kadar çevremizi de şekillendiriyor. Bugün, daha önce hiç olmadığımız kadar güvendeyiz. Ama neye yarar? İstatistikler dünyamızın daha güvenli bir yer haline geldiğini gösteredursun, kendimizi giderek daha fazla tehdit altında hissediyoruz. Ne kadar çok emniyetteysek, o denli tehlikedeyiz.

Hal böyle iken, güvenliği korkunun karşıtı olarak görmeye de devam ediyoruz. Güvende olmanın korkuyu ortadan kaldıracağını umuyoruz. İngiliz sosyolog Frank Furedi diyor ki:

Güvenlik, günümüzde en önemli değer haline geldi. Bir zamanlar dünyayı değiştirme (ya da olduğu haliyle koruma) mücadelesine adanmış olan tutkular, bugün artık güvenliğimizi temin etmeye yönelmiş durumda. “Güvenli” olarak nitelenen her türden faaliyet yeni bir anlam kazanarak, hiç düşünmeksizin onaylamamız beklenen meziyetlerle donatılmış oluyor. Örneğin “güvenli seks,” sadece “sağlıklı” bir şekilde yapılan seks anlamına gelmiyor; yaşama karşı sergilenen tüm bir tutumu ifade ediyor.

Çoğu hükümet, birçok kurum ve neredeyse bütün reklamlar varlıklarını korkuya borçludurlar. Hepsi de umutlarımızı okşarken, bir yandan da korkularımızı sömürürler. Gerçekten de, korku son derece verimli bir alan yaşlanma, hastalanma ya da kilo alma korkusu; kötü kokan bir nefese, kötü dişlere ya da kötü bir blucine sahip olma korkusu; dışlanma, kapatılma ya da sadece ihmal edilme korkusu. Velhasıl, korkularımız saymakla bitmez.

Maceracı ve ilgi çekici hükümetler yerine güvenli ve sıkıcı olanlarına oy vermemizin nedeni korkudur. Korku yüzünden, güvenlikli siteler inşa ediyoruz. Bu sitelerde yaşayanlar, duvarların ötesindeki her şeyden bazen o derece korkuyorlar ki, şöyle bir çıkıp bakmaya bile çekiniyorlar. Müstahkem bir kale, kolayca bir hapishaneye dönüşebilir. Çok fazla yememizin, çok fazla inşa etmemizin ve çok fazla harcamamızın da temelinde korku vardır.

“Materyalizmin zincirleri” olarak adlandırdığı şeyi inceleyen psikolog Tim Kasser’e göre, materyalist değerler mutluluğumuza zarar veriyor. Bunu da, güvensizlik duygumuzu besleyerek, bizi rutin bir koşturmacaya hapsederek, ilişkilerimizi sekteye uğratarak ve kişisel özgürlüğümüzü kısıtlayarak yapıyorlar. Kasser’in bulgularına göre, materyalist değerlere sahip kişiler toplumsal açıdan muhafazakar olmaya daha eğilimliler. Farkındalıkları zayıf ve öz saygıları düşük. Başkaları tarafından takdir edilmeyi ise çok önemsiyorlar. Bir de, çok fazla televizyon seyrediyorlar. Ayrıca, materyalistler ölümle ilgili daha fazla rüya görüyor ve bu rüyaların yol açtığı korkuların üstesinden gelmede daha başarısız oluyorlar.

Ölüm korkusu ve ölüm arzusu genelde narsisistik özellikler olarak değerlendirilen bu birbirine zıt iki durum da, kişinin içsel kaynaklarının yetersizliğini yansıtır. Bu yüzden, dış sınırlarını durmaksızın sağlamlaştırma ihtiyacı içinde olan narsist kişi, başkalarının kendisine duyduğu aşk, hayranlık veya imrenme gibi teçhizatla donanarak içindeki daimi ölüm arzusunu savuşturur.

Bu durumda materyalizm, üstü örtülü bir kendinden nefrete, hatta bir ölüm arzusuna işaret ediyor olabilir mi? Bu tür belirtilerin yaygın olarak görülmesi, bir toplum için ne ifade edebilir? Gerçekten de böyle bir topluma mı dönüşmüş durumdayız? İşte sormamız gereken sorular.

ÖTEBERİ

Materyalizm, gerçekliği maddi olanla bir tutan felsefi bir yaklaşım aslında. Alvin Toffler’in, Future Shock adlı eserinde “insan-nesne bağlantısı” olarak betimlediği şeyin de büyük ölçüde temelini oluşturuyor. Nesnelere olan doğal düşkünlüğümüz, özünde yıkıcılık barındırmaz; hatta tam tersine. Fakat, hayatta kalmamız için büyük önem taşıyan öteberi edinme becerimiz, aşırı tüketimle, kullanat devrimiyle ve gıpta edilmeye duyduğumuz sürekli ihtiyaçla beslendiğinden, hep daha fazla şeye sahip olma arzusu duyuyoruz.

Eşya, kıskançlıktan kaynaklanan arzularımızın en olağanı ve belki de en dolaysızıdır. Çünkü eşyaya sahip olmak bizi güvende hissettirir. Azap içindeki ruhlarımıza fısıldadığı tatlı yalanlar içindir ki eşyaya sahip olmayı arzularız. O kusursuz, o ışıltılı nesneye sahip olduğumuzda, biz de bir bakıma kusursuz olur, kısacası ölümsüzleşiriz. Orta yaş krizine girenler bu yüzden sürekli bir şeyler edinme ihtiyacı içindedirler. Bunun aptalca olduğunu biliriz, ama yine de, henüz üretilmiş bir nesnenin ışıltısı, yeniliği ve masumiyetiyle bize hayat vereceğini hissederiz. Ve gerçekten de, bir süreliğine öyle olur. Bir tür somutlaşmış enerji olan para karşılığında, kısa süreli bir ölümsüzlük enerjisi satın almış oluruz.

Giderek artan maddi zenginlik saplantımızın bilgi devrimi ile aynı zamanda gerçekleşmesi ironiktir. Bilgi devriminin, bizi nesnelerin şeyliğinden koparıp sanal nesnelere bağlayacağı öngörülmüştü. Oysa bunun tam tersi gerçekleşti. Belki de, maddi dünya ile ilişkimizin niteliğindeki bozulmanın bize kaybettirdiklerini, nicelikle telafi etmeye çalışıyoruz. Bu yüzdendir ki, her yerde karşımıza çıkan alışveriş merkezleri Batılı yaşam tarzının belirleyici bir özelliği haline geldi. Hatta öylesine bir arsızlık derecesine vardı ki, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde belirtildiğine göre, “Alışveriş merkezlerinin sayısı sinema salonlarının, okulların, otellerin ya da hastanelerin sayısını aşmış durumda. Şehirlerden, üniversitelerden veya televizyon istasyonlarından daha fazla alışveriş merkezi var. Alışveriş merkezlerinin toplam alanı son 40 yılda 12 kat arttı.”

Amerika’nın ve belki de dünyanın tümüyle kapalı bir alana sahip ilk alışveriş merkezi olan Southdale Center, 1956’da Mirıneapolis dışındaki Edina’da açıldı. Binayı tasarlayan Avusturya göçmeni mimar Victor Gruen, geleneksel Viyana meydanlarının samimi atmosferini burada yeniden yaratmayı amaçlamıştı. Ama gelin görün ki tam tersi gerçekleşti. Gruen, insanları çekmek ve alışveriş etmelerini sağlamak üzere, bu klimalı baloncuğa bir kuşhane, bir orkestra, bir asma bahçe ve yapay ağaçlar ekledi. “Daha çok insanın burada daha fazla vakit geçirmesi,” diye yazıyordu 1973’te, “yazarkasaların daha sık ve daha uzun süreyle işlemesi demektir.” Ve bunda o derece başarılı oldu ki, günümüzde alışveriş merkezleri sahip oldukları “Gruen transferi” katsayısına göre alınıp satılıyor. Gruen transferi, bir müşterinin alışveriş merkezine adım attığı andan itibaren kaç saniyede ya da nano saniyede amacını unutarak (“yönlendirilmiş kaybolma” etkisiyle) salına salına gezinmeye başladığını hesaplar. Bu, bir bakıma, avcının toplayıcıya ve kurdun kuzuya dönüşme süresidir.

Bu hepimizin başına geliyor. Devasa Westfield’ın ya da WalMart’ın koridorlarında dolanırken, bütün o öteberinin şarap termometreleri ve duş radyoları, araba için telefon setleri ve yatağınızdan da geniş televizyon ekranları gerekli olabileceğini, hatta gerçekten arzulanabileceğini insanın aklı almıyor. Kim bunların hepsini satın alabilir ki? Yine de nasıl oluyorsa, gizemli bir şekilde, alıcı buluyorlar. Bu durum nüfusla açıklanamaz, zira Batılı toplumların çoğunda nüfus neredeyse hiç artmıyor, hatta göçmenler olmasaydı yerinde bile sayamazdı. Hal böyle iken, biz yığınla şey satın almaya devam ediyoruz. Satın alma, elde etme ve kurtulma döngüsüne bağımlı bulimik bir yaratığın bağırsakları gibi, istediğimiz ya da günün birinde isteyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri özümlüyor, artakalanı ise ambalaj, geri dönüşüm, yarı sindirilmiş abur cubur dışarı atıyoruz.

Bununla birlikte, bağımlılığımız yüzünden acı çekerken bile, sahip olmanın bir külfete dönüşebileceğinin giderek daha fazla farkına varıyoruz. Sahip olmamak stresli bir durum olabilir belki ama sahip olmak daha da fazla strese yol açabilir. Eğer kaybetmenin veya kaybetme korkusunun olumsuz etkisi, sahip olmanın hazzından büyükse, bu duruma “sahiplik etkisi” adı veriliyor. Zirveye bir kere ulaştınız mı, sonrasında sadece aşağı doğru gidebilirsiniz.

Hepsi bu kadar da değil. Psikolog William James’in 1958’de yazdığı gibi, “Sahip olmaya önem veren kişiler, yapmaya ya da olmaya önem verenlere kıyasla daha az özgürdürler.” Bu sadece Hıristiyanlığın değil, çoğu dinin ve felsefenin de binlerce yıllık ana mesajını oluşturur. Günümüzde birçok araştırma, artık sorgusuz sualsiz inanmaya yanaşmadığımız gerçeklere bilimsel bir kanıt veya en azından bilimsel bir destek bulmaya adanmış durumda.

MÜKEMMELLİK

Batılı orta sınıfa mensup olanlarımızın çoğu, hayatını mükemmelliğe ulaşmak için amansız bir mücadele vererek geçiriyor. Doğru ev, çocuklar için doğru okullar, doğru estetik ameliyat, doğru ışıltılı bakış. Bu tür lüksler çoğumuz için birer zaruret haline geldi. Bunlarsız bir hayatı başarısızlık sayılacağından düşünemiyoruz bile. Deniz manzarası olmayan bir ev, gizlenmemiş yaşlanma belirtileri, birer müzik dehası olmayan çocuklar; bunlar başarısız olduğumuz anlamına geliyor.

Fakat, mükemmellik bizim için gerçek bir seçeneğe dönüştüğünde ne yapacağız? Mükemmellik için gereken ilaçların ya da genetik mühendisliğin er ya da geç kullanıma gireceğini düşünürsek, şu soruyu sormamız gerek: Gönlümüzden geçen her şeye sahip olabileceğimiz bir dünya nasıl bir yer olurdu? Yaşamımızı, bizzat kendimizi, bedenimizi ve algılarımızı nasıl tasarımlardık? Neleri bu tasarımın dışında bırakırdık ya da bırakacağız? Acıyı mı? Çirkinliği mi? Kederi mi? Mükemmel olmayı gerçekten istiyor muyuz acaba?

The Edge, “üçüncü kültür”ü namı diğer “yazmayı bilen bilim insanları”nın entelektüel çalışmalarına ayrılmış bir internet sitesi. Bu sitede, bilim insanlarından yazarlara dek, dünyanın önde gelen düşünürlerine her yıl farklı bir sorunun yöneltildiği “Dünya Meselesi” başlıklı bir bölüm yer alıyor. 2006’daki soru şöyleydi: “Hangi fikri tehlikeli yanlış olduğu için değil, doğru olabileceği için tehlikeli buluyorsunuz?”

Verilen yanıtlar çeşit çeşit. Yale Üniversitesi’nden psikolog Paul Bloom, “ruh diye bir şey yok [ve] tüm insan edimleri sadece beyin süreçlerinden ibaret” şeklindeki düşünceyi tehlikeli buluyor. Diğer yandan, Arkansas Üniversitesi’nden psikologjesse Bering’in yanıtı ise şöyle: “Bilim asla tanrıyı susturamayacak.” Sorunun ilginçliği, elbette herkesin kendine göre bir “tehlikeli” anlayışı olmasından, dolayısıyla da herkesin farklı bir yanıt vermesinden kaynaklanıyor. Bana göre ise, insanlığın mükemmel olabileceği fikri gerçekten de tehlikelive doğru olmaya yaklaştığı ölçüde daha da tehlike arz eden bir fikir.

Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Robert Epstein, kısa süre önce “dünyanın en çekici androidi” ile buluşmasını anlattı. Osaka Üniversitesi’nden bilgisayar mühendisi Hiroshi Ishiguro’nun yaptığı Repliee adındaki bu robot, silikon tenli bir Avrupa-Asya melezi. Repliee konuşuyor, göz kırpıyor, gülümsüyor, başını hareket ettiriyor ve yüz ifadesini değiştirebiliyor. Alıcılar sayesinde çevresindeki seslere ve hareketlere ustaca tepki verebiliyor. Epstein, Repliee’nin soğuk tenine ve sınırlı sohbetine rağmen, güzel olmakla kalmayıp “ikna edici bir insaniliğe” de sahip olduğunu belirtiyor. Ama Repliee mükemmel değil. Ünlü bir televizyon sunucusu model alınarak hazırlanan yüzü, Epstein’ın dediğine göre, “En ufak kusuruna dek tümüyle gerçekçi.”

Bu önemli bir nokta, zira kusurdan bahsedilmesi tesadüf değil. Zarif İran halılarındaki kasıtlı hatalar gibi, her kusur tanrıların işine öykünmediğimizin bir güvencesidir. Oysa dünyevi etkinliğimizin büyük bir kısmı, mükemmel olmak gibi erişilmesi imkansız bir amaca yönelmiştir. Moda, sağlık, otomotiv, barınma, sigorta ve reklamcılık bunlardan sadece birkaçı. Yine de, mükemmelliğin yaşam eğrimizde bir tür asimptot olduğunu derinlerde bir yerde seziyoruz sanki. Mükemmellik, ulaşmak için çabaladığımız imkansız bir hedef; Platon’un mükemmel güzellik, mükemmel adalet, mükemmel mutluluk idealleri gibi. Ama aynı zamanda, kendi iyiliğimiz için asla varmamamız gereken bir hedef, zira mükemmel olmak ölümle eşdeğerdir.

Psikolog Viktor Frankl’ın belirttiği gibi, “Eğer herkes mükemmel olsaydı, o zaman her bir bireyin yeri bir başkası tarafından doldurulabilirdi. İnsanlar kusurlu oldukları içindir ki her birey eşsiz ve vazgeçilmezdir.” Kusurlarımızdan mahrum kalmakla aslında kendimizi tehlikeye atıyoruz. İnsanlık şu anda mükemmelliği gerçek bir seçeneğe dönüştürmenin eşiğinde bocalıyor olmasaydı, tüm bunlar sadece akademik bir tartışmadan ibaret kalırdı.

Epstein soruyor: “Mükemmel androide ne zaman sahip olacağız?” Ishiguro’ya göre, bu alanda uzmanlaşmak için bir otuz yıl daha gerekebilir; belki ancak yüz yıl sonra, evlenebileceğimiz bir androide sahip olabiliriz. Fakat Ishiguro uyarıyor: “Robotların asla tümüyle insan olamayacağını düşünüyorum. Star Treh’teki Mr. Data gibi, insan olmayı isteyebilirler pekala, ama insani birtakım özelliklerden her zaman mahrum kalacaklardır.” Burada kastedilen mükemmellik, gerçekçilikle aynı anlamda; yani, bir tür ideale değil de, insani kusurluluğa olabildiğince yaklaşmak

Her şeyin isteğimiz doğrultusunda şekilleneceği bütünüyle tasarım ürünü bir dünya neye benzeyecek? İstediğimiz çeşit insana sahip olabildiğimizde, onları ne şekilde tasarlayacağız? Fiziksel olarak mükemmel mi yapacağız? Ya da zihinsel olarak? Mükemmelliğin ne anlama geldiğinin bile farkında olacak mıyız acaba? Bebekler hep sarışın ve mavi gözlü mü olacak? Ya da incecik ve pürüzsüz? Peki bu tür özellikler ender rastlanır olmaktan çıkıp, genetik olarak kolayca üretilebilir hale geldiğinde ne yapacağız? Tasarım ürünü bebekler mesela zebra şeritleriyle ya da parlak pullarla kaplı olarak mı doğacaklar?

SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ VE SEÇENEK BOLLUĞU

İstediğimiz yada istediğimizi düşündüğümüz şeylerden biri de özgürlük, özellikle de seçme özgürlüğü. Seçmek, çağımızın tanrısı haline geldi. Araştırmalar, ofis çalışanlarının kendi iş ortamları üzerinde denetim sahibi olmak istediklerini gösteriyor: Mobilyadan halıya, havalandırmadan ışıklandırmaya, her şeyi kendileri seçmek istiyorlar. İnternet, neredeyse sonsuz sayıda fikir ve içerik seçeneği sunduğundan, bir demokrasi neferi, hatta bir hakikat neferi olarak gösteriliyor. Serbest piyasa ve liberal ekonomi, tüketiciye sağladıkları öne sürülen seçme özgürlüğü nedeniyle adeta kutsal bir nitelik kazandılar. Irak gibi ülkelere, en azından seçme özgürlüğünü dayatmak adına savaş açıyoruz.

Alvin Toffler, bundan neredeyse kırk yıl önce, şu öngörüde bulunmuştu: “Gelecekte insanlar, seçenek yokluğundan değil, felç edici bir seçenek fazlalığından mustarip olabilirler. Seçenek bolluğunun, süper endüstriyel toplumlara özgü bu açmazın kurbanlarına dönüşebilirler.” Toffler’ın öngörüsü bugün gerçekleşmiş durumda. Belirttiğine göre, 1950 ile 1963 arasında, “Amerikan marketlerinin raflarında yer alan farklı sabun ve deterjanların sayısı 65’ten 200’e çıktı.” Toffler’dan 34 yıl sonra, Amerikalı sosyolog Barry Schwartz The Paradox of Choice adlı kitabında, sıradan bir mağazada bulunanların sayısını şöyle veriyor: “80 farklı ağrı kesici, 40 diş macunu, 150 ruj... 116 çeşit cilt kremi... Ve 360 çeşit şampuan.” Schwartz’ın iddiasına göre eğitimde, eğlencede, sigortacılıkta, sağlık hizmetlerinde, kozmetik ürünlerde ve hatta dinde de benzer bir seçenek patlaması yaşanmakta.

Schwartz’a göre bilinç bir tür filtre gibi çalışıyor. Özellikle küçük ve önemsiz türden farklılıklar sergileyen çok sayıda seçeneğin varlığı 1976’da ekonomist Fred Hirsch’in “küçük kararlar tiranlığı” adını verdiği bu durum filtrenin tıkanmasına sebep oluyor. Bu da sonunda strese yol açıyor. Çok fazla seçenekle karşı karşıya olan insanlar, kendilerini bir çeşit beyaz gürültüye maruz kalmış hissediyorlar tıpkı otistik kişilerin kalabalık caddeler ya da alışveriş merkezleri gibi algı yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerde hissettikleri aşırı duyusal yük gibi.

Haddinden fazla seçeneğin bulunması, kişinin yeterince bilgi edinme imkanı olmaksızın karar vermesi gerektiği durumlarda da benzer yıkıcı etkilere yol açıyor. Schwartz, postmodern tıbbi uygulamaları örnek gösteriyor. Eski paternalist modelden vazgeçerek hastalarını birer müşteri olarak görmeye başlayan pratisyen hekimler, hiç soru sormaksızın sadece hastanın talep ettiği hizmetleri sunuyorlar. Bu hiç şüphesiz iyi niyetli fikir, hastayı “güçlendirmek” adına, çok daha kısıtlı bir hizmet sunulması ve daha az sorumluluk üstlenilmesiyle sonuçlanıyor.

Doktor ve ahlakbilimci Jay Katz, güç dengesindeki bu değişikliğin fazla ileri gitmiş olduğunu daha 1984’te söylemişti. “Hastalar, onlara verdiğimiz özgürlüğü çoğu zaman istemiyorlar.” Katz’a göre hasta özerkliği, bu özerklikten feragat edebilme ve denetimi bir başkasına bırakabilme özgürlüğü olarak da anlaşılabilir. Hastalar, özellikle de ciddi bir hastalıktan veya stresten mustarip olanlar, genellikle zor kararları kendileri verecek konumda değildirler.

Profesyonel uzmanlık gerektiren durumlarda, kararı kişinin kendisine bırakmanın yerinde olmayacağı açıktır. Hükümetlerin “serbest piyasa uygulaması” olarak sundukları sözüm ona tercihlerin çoğu için de aynı şey geçerli. Özel sağlık sigortası, özel emeklilik ve hatta telekomünikasyon gibi konularda bir tercih yapmak neredeyse imkansız; seçeneklerin bolluğu ve kıyaslanamaz özelliklere sahip “paketler”in fazlalığı, sağlıklı bir karar verebilmek için haftalarca sürecek bir araştırma yapmak gerektiği anlamına geliyor.

YANLIŞ ŞEYİ İSTEMEK

Arzunun tatmin edilmesinin, bize umduğumuz hazzı veya mutluluğu vermemesi, bir ölçüde, yanlış şeyleri istiyor olmamıza bağlanabilir. Bu noktada, son yüz yıl içinde gerçekleşen bir anlam değişikliğine dikkat çekmek ilginç olacaktır: Dickens’ın zamanında istemek, ihtiyacı olmak anlamına geliyordu. Şimdi ise istemek, sadece istemek anlamına geliyor; yani, kaprisli ve az ya da çok keyfi bir arzudan ibaret.

Psikolog Martin Seligman, servet sahibi olmaya yönelik yüksek beklentilerin sürekli boşa çıkmasından kaynaklanan depresyonu ilk belgeleyenlerden biriydi. Barry Schwartz, Amerika’daki “mutluluk katsayısı”nın uzun süredir düşüşte olduğunu yazıyor. Oxford Üniversitesi’nden Avner Offer da aynı olguyu İngiltere’de gözlemliyor: “İkinci Dünya Savaşı’ndan ve özellikle 1970’lerden bu yana, ‘mutlu’ olduğunu söyleyenlerin oranında bir değişiklik yok... Hatta bir azalma görülüyor.” Mutluluk paradoksu işte tam da budur. Bizi mutlu edeceğini düşündüğümüz şeyler mutluluk vermiyor; buna rağmen, genç bir aşık gibi, sırf bu yüzden bu şeyleri daha da fazla istiyoruz.

Bu paradoksun bir de ismi var: “Cennet Sendromu.” İlk olarak Star Trek'in 1968 yılındaki bir bölümünde gündeme gelen Cennet Sendromu, her şeye sahip olmanın yol açtığı ağır depresyonu ifade ediyor. Martin Amis’in bu sendromu konu edinen romanı Night Train (1998) güzel, zeki ve sevilen biri olan Jernifer Rockwell’in intiharını ele alır. Jennifer, yaşamını tam da mükemmel olduğu için katlanılmaz bulduğundan, intihar etmeye karar vermiştir.

Amis’in romanı, Amerikalı psikologlar Daniel Gilbert ve Timothy Wilson’ın “yanlış şeyi istemek” olarak adlandırdıkları duruma uç bir örnek oluşturuyor. Sadece ahlaki ya da çevresel açıdan değil, vaat ettikleri tatmini sağlama kapasiteleri açısından da yanlış şeyleri isteme eğilimindeyiz. Bizi neyin mutlu edeceğine dair hatalı bir teorimiz var. Arzuladığımız nesneyi elde ettiğimizde vereceğimiz duygusal tepkinin yoğunluğu ve süresi hakkında yanlış öngörüde bulunmaya programlanmışız. Nesnelerin bizi gerçekte olduğundan daha çok ve daha uzun süre mutlu edeceğini sanıyoruz.

Gilbert ve Wilson’ın araştırmaları gösteriyor ki, insanlar kendilerini neyin mutlu edeceğini doğru bir şekilde değerlendirseler bile (örneğin, ev seçiminde fiziksel etkenlerden ziyade toplumsal etkenleri göz önünde bulundurmak), kararlarını bu doğrultuda vermeme eğilimindeler. Asıl önemli olduğunu bildikleri etkenlerden ziyade, daha dolaysız ve göze çarpıcı (algısal açıdan daha “belirgin”) etkenlere odaklanıyorlar. Değişen koşullara uyum sağlama becerimizle —belirli hazlara ya da haz seviyelerine kolayca alışma eğilimimizle birlikte düşünüldüğünde, yanlış şeyi istemek bizi sürekli bir tatminsizlik durumunda tutuyor.

Bu da bizi psikologların “hedonist döngü” dediği duruma hapsediyor: tatminsizlik ve hayal kırıklığının körüklediği, istemek ve elde etmekten oluşan bir fasit daire. Princeton Üniversitesi’nden Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman ise, sadece belirli hazlara değil, belirli haz seviyelerine de alışmanın yol açtığı bir “tatmin döngüsü”nden bahsediyor.

Bunun temel sebebi, bilincimiz ile bilinçdışımız arasındaki uyuşmazlık. Veda metinlerine göre arzunun kaynağı ruh, düşüncenin kaynağı zihin (ya da “latif beden”), eylemin kaynağı ise “fiziksel beden”in duyu organlarıdır. Arzu, düşüncenin babası ve düşünce de eylemin babasıdır. Arzuları “araçsal” (yeni bir BMW) ve “nihai” (yeni bir BMW’den umduğumuz mutluluk) olmak üzere ikiye ayıran modern hazcılık da benzer bir yaklaşım sergiliyor. Nihai arzularımız doğuştan ve büyük ölçüde istem dışı iken, araçsal arzularımızı bilinçli olarak seçiyoruz. Dolayısıyla, BMW marka bir otomobil ya da Seyşel Adaları’nda bir tatil, aslında bilinçdışımızın öfkeli tanrılarını yatıştırmaya yönelik bilinçli çabalarımız. Ama bilinçdışımızı neyin tatmin edeceğini bilincimiz tam olarak kestiremediği için hep yanlış şeyi istiyoruz.

Bilinç eğitilebilirdir. Bu da bize bir miktar umut veriyor. Dolayısıyla, sormamız gereken soru şu: Şu an istediğimiz şey tümüyle yanlışsa, onun yerine doğru olanı istemeyi öğrenebilir miyiz? “Akılsızca, ama çok seven biri” olduğunu söyleyen Othello’nun o yürek parçalayıcı durumunu yaşamaktayız. Peki daha akıllıca istemeyi öğrenebilir miyiz? Buna hem olumlu hem de olumsuz yanıt verilebilir. Hazlarımızın büyük ölçüde evrim tarafından belirlenmiş olması, olumsuz yanı oluşturuyor. Diğer yandan, hazlarımız yine de değişime açıktır. (Örneğin, damak zevkimizi “eğitebileceğimizi” biliyoruz; yeşil çay ya da kereviz gibi bizim için iyi olduğunu bildiğimiz şeylere tahammül etmekle kalmayıp bunları sevebilir ve hatta bayılabiliriz de.)

BİYOLOJİK MOTİVASYON SİSTEMİ

Eğer istediğimiz şey yanlışsa, onu yine de istememize yol açan nedir? Bunun yanıtı kısmen taklitte yatıyor. Çocukluğumuzdan itibaren, başlıca öğrenme aracımız taklit olmuştur. Taklit, en samimi dalkavukluk şekli olmanın ötesinde, kültürel iletimin en iyi yolu ve toplumu bir arada tutan başlıca unsurlardan biridir. Dolayısıyla beynimiz, imrenmeye olduğu kadar, taklit etmeye de programlanmıştır.

Makakların ventral premotor korteksinde, ellerin devinimi esnasında ateşlenen “ayna nöronları” bulunmaktadır. Bu nöronlar, maymun aynı el hareketlerini başkalarında gözlemlediğinde de ateşleniyor. Hatta hareketin sadece başlangıcını görüp devamını izlemesi engellendiğinde, yani hareketin geri kalanını çıkarsamak zorunda olduğu durumlarda da, aynı nöronların yine ateşlendiği görülmüştür. Benzer türden ayna tepkileri, insan beyninde de saptandı. Harvard Üniversitesi’nden psikiyatr John Ratey’nin belirttiği gibi, “Beynin kötü tatlara tepki veren bölgesi (ön insula), kişi bir başkasının yüzünde iğrenme ifadesi gördüğünde de etkinleşmektedir.”

Ayna nöronları, nörofizyolojinin en yeni bulgularından biri. Bu nöronlar makaklarda olduğu gibi insanlarda da mevcutsa (bazıları hala bundan şüphe duymakta), hem taklit etme dürtümüzün hem de empati kurma yeteneğimizin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Öğrenmenin, alışverişin ve reklamcılığın temelinde taklit yatar: Gördüğümüz şeye sahip olmak, onu yapmak ya da o olmak isteriz. Başka hiçbir şey Bogart’ı izlemek kadar canımızın bir kadeh martini çekmesine sebep olamaz. Kırmızı spor arabadaki genç çiftin resmini gördüğümüzde, adeta farkında olmadan düşünürüz: Bu ben olabilirdim. Bunu ben yapıyor olabilirdim. Taklit, yani başkalarını kopyalama dürtü ve yeteneğimiz, imrenmeye de yol açar. Bu da bizi tekrar yedi ölümcül günaha götürüyor.

Reklamlar ikna edicidir. Peki bu denli ustaca bastıkları tuşlar tam olarak nerede bulunuyor? William Irvine, seks yapmanın iyi ve yaralanmanın kötü hissettirmesinden sorumlu bir biyolojik motivasyon sistemi ya da kısaca BMS bulunduğunu varsayıyor. Yüksek kilojul değerine sahip tatlı ya da yağlı besinlerin lezzetli, bozulmuş besinlerin ve baldıran gibi birçok zehrin tiksindirici olmasından da aynı sistem sorumlu. Irvine’e göre BMS temelli davranışlar, bilinç tarafından denetlenebilir olma bakımından ortada bir yerde: İçgüdülerden daha az istemsiz, bilinçten ise daha az istemliler.

İçgüdü ve evrim açısından, kendimizi iyi hissettiren şeylerin çoğu bizim için iyi, kötü hissettirenlerin çoğu ise kötüdür. Çocuk yetiştirmek iyi hissettirir; bir bacağımızın kesilmesi ise kötü hissettirir. Yine de çoğu zaman, davranışlarımızın ne tümüyle istemsiz ne de tümüyle akılcı olduğu bir alanda, bilinçdışı ile irade arasında bir yerde faaliyet gösteririz. Bu davranışları gerçekleştirmek ya da yok saymak bizim elimizdedir; zira BMS bizim yerimize karar vermez, bir sonucu ya da diğerini dayatmaktan ziyade teşvik ederek, kararlarımızın önyargılı olmasına yol açar.

Bir başka ifadeyle BMS, arzu sistemine ahlakın dahil olduğu yerdir. Denebilir ki ahlak, alt çakraların hüküm sürmesine izin vermek yerine, kişisel çıkarlarımızı uzun vadeli ve bilinçli bir şekilde daha soyut ya da kamusal bir iyiye yöneltmek için kendimize baskı yapma yoludur.

Örneğin çikolata yiyip yememe ya da baştan çıkıp çıkmama konusunda karar vermemize yardım eden BMS, bunu cezalandırarak (açlık spazmları, suçluluk duygusu, cinsel tatminsizlik) veya ödül vaat ederek (haz beklentisi) yapabilir. Veya her iki yönde birden etkide bulunabilir (örneğin hazla birlikte suçluluk duygusu). Veya seçeneklerden birine bizi mecbur bırakarak, başka türlü davranmamızı engelleyecek ölçüde kesin olabilir. Ancak BMS’nin, son karan yine de bizim bilinçli ve (az ya da çok) akılcı irademize bırakması önemli bir nokta.

Bu ara bölge, arzunun alanıdır. Haz almayı ve acıdan kaçınmayı arzularız. Diğer bir deyişle arzu, biyolojik motivasyon sistemine işlerlik kazandırır. Nasıl ki arzu davranışlarımızı teşvik ediyorsa, haz da arzuyu teşvik eder. Arzu olmasaydı, arzunun öncelikli nesneleri olan hazzı ve acıyı hissetme yeteneğine sahip olmasaydık, tümüyle farklı yaratıklar olur, bize yaşadığımızı hissettiren çoğu belirtiden mahrum kalırdık.

Biyolojik motivasyon sisteminin bizi reklamlara ve öykünmeye bu denli duyarlı kılmasının nedenlerinden biri, algısal belirginliğin oynadığı roldür. Algının yoğunluğunu ya da canlılığını ifade eden algısal belirginlik, soyut şeylerden ziyade duyu organlarımızın dolaysız nesneleri ne gördüğümüz ve hissettiğimiz şeylere çok daha duyarlı olmamızın nedenidir. Burada ve şimdi olan, başka bir yerde ve başka bir zamanda olandan daha fazla ilgimizi uyandırır. Bu yüzdendir ki emlakçılar, bahçede oyalanmak yerine sizi bir an önce evin içine sokma telaşı içindedirler. Bu yüzdendir ki televizyondaki reklamda sinek ilacı hazırlayan beyaz önlüklü adamın yüksek vasıflı bir kimyacı olduğuna inanırız. Pekala yanlış olabileceğini bilsek de, gördüğümüz şeye inanıyoruz. Deneme yazan ve filozof Francis Bacon’ın 1620’de yazdığı gibi, “Duyularımıza etki eden şeyler, güçlü olmakla birlikte duyularımızı doğrudan etkilemeyen şeylere kıyasla daha fazla tesire sahiptirler.”

Dolayısıyla algısal belirginlik, bizi reklamlar da dahil her türlü baştan çıkarılmaya müsait kılıyor. ayrıca, gelecekteki bir haz yerine şimdiki bir hazza öncelik tanımamızın ve şimdiki bir acıdansa gelecekteki bir acıyı tercih etmemizin nedeni de burada yatar.

Bu, tam da ahlakın ortaya çıktığı yerdir. Arzunun alanı olan ara bölge, ahlakın da temelini oluşturur. İrade olmasaydı, ahlak da olmazdı. Aklımızı çelecek hiçbir şey olmasaydı yani, ihtiyaçlarımız ile isteklerimizin aynı şeyler olmadığını fark etmemiş olsaydık ahlaka da gerek kalmazdı. Ahlak, sürünün hayatta kalmasını sağlayan bir yasadan ibaret olabilir belki. Fakat yine de ahlak, uzun vadeli çıkarlarımıza ters düştüğünü bir bakıma bildiğimiz şeylere yönelik daimi arzu, istek ve hevesimizi dizginlemek için var. Hep yanlış şeyleri istiyor olmamıza karşı kendimizi güçlü kılmak için ahlakı icat ettiğimiz de söylenebilir. Ahlak, bizi erdemli olmaya teşvik eder.

DÖRDÜNCÜ AÇLIK

Son zamanlarda psikoloji, büyük ölçüde, felsefenin ve dinin eskiden beri söylediklerini örneğin “parayla saadet olmaz” kanıtlama peşinde. Ama eğer para, haz ve sahip olduğumuz şeyler bizi mutlu kılmaya yetmiyorsa, mutlu olmamız için ne gerekiyor? Yeni hazcılık bilimi, bundan yirmi yıl önce Amerikalı psikolog Sonja Lyubomirsky tarafından “bilimsel olmayan bulanık bir alan” olarak betimlenmişti. Bugün ise, psikolojinin belirgin bir şekilde daha saygıdeğer ve kısmen daha az bulanık bir dalı haline dönüştü. Peki ne buldu? Hıristiyanlığın ve diğer teolojilerin zaten bildiği şeyleri. Örneğin psikiyatr George Vaillant, “başarılı” insanların nüktedan ve en başta da özgeci olduklarını söylüyor. Araştırmalarını sürdüren Lyubomirsky, “iyilikseverlik, minnettarlık ve iyimserlik” yoluyla kalıcı bir mutluluk sağlanabileceğini öne sürüyor. Viktor Frankl ise, Mans Search far Meaning adlı kitabında meseleye şöyle yaklaşıyor:

Başarılı olmayı hedeflemeyin. Başarıyı ne kadar hedeflerseniz, o kadar ıskalarsınız. Çünkü başarı, tıpkı mutluluk gibi, bir amaç değil, bir sonuç olmalıdır. Bu da ancak, kendinizi daha büyük bir davaya adamanızın beklenmedik bir yan etkisi ya da kendinizi bir başkasına teslim etmenizin bir yan ürünü olarak gerçekleşebilir.

Konuya en ilginç ve ileri görüşlü yorumlardan birini getiren İngiliz filozof ve doktor Raymond Tallis, “dördüncü açlık” adını verdiği bir varsayımdan hareket ediyor (diğer üçü, sırasıyla, hayatta kalma açlığı, haz açlığı ve itibar açlığı). Diğer açlıklarımız tatmin edildiğinde kendini en çok hissettiren ve düşlemlerimiz ile gerçeklik arasındaki aşılmaz uçurumun neden olduğu dördüncü açlık, bağlantı kurma, açık seçik görme, dokunma ve orada olma isteğimizin bir ifadesidir. Bununla birlikte, dördüncü açlığa verilen en yaygın tepki, “giderek daha aşırı etkinliklerde bulunmak... Daha fazla araba, daha fazla tatil, daha fazla Stella Artois, daha fazla orgazm, vs.” Bu, yanlış şeyi istemenin ta kendisidir; zira bu sunulardan hiçbiri, bu kendine özgü tanrıyı yatıştırmaya yetmez. Bunu yapabilecek iki şey var: sanat ve yaratıcılık. “İnsan bilincindeki bu yara”yı tedavi etmenin en iyi yolu müzik, resim, edebiyat ve en başta da felsefedir. “Sanat,” diye yazıyor Tallis, “asla tam olarak orada bulunmamış olma durumunu, normalde süreklilik gösteren bu durumu, kesintiye uğratma fırsatı sunar.”

“Yalıtılmış ve umursamaz hedonizmin kendinden geçmiş benmerkezciliğinden uyandığımızda, kendimizi amansız bir yalnızlığın içinde buluruz.” Sanat ise, aksine, bizi gerçekliğe ulaştırır. Bu, ruhsal olduğu kadar ekolojik açıdan da umut verici, çünkü giderek rutinleşen tüketim orjilerimize bir alternatif sunmakla kalmıyor, gizli kalmış yaratıcı güçlerimizi bulup çıkarmamız ve bunları hem kendimiz hem gezegenimiz yararına kullanmamız için bizi teşvik ediyor. Psikiyatr Irvin Yalom’un belirttiği gibi, “Kendimizi gerçekleştirdiğimiz ölçüde, ölüm kaygısı da azalır.” O zaman, çoğu arzumuzun tatmin edilmediğinde daha fazla zevk verdiğini göreceğiz. Mick Jagger’in “Satisfaction” şarkısının bir ağıttan ziyade, yaratma açlığının sonsuz kaynağına adanmış bir ilahi olduğunu fark edeceğiz. Tatmin olamıyorum. İyi ki.


 

 

[1] Thomas Dylon, “The Force that through the Green Fuse Drives the Flower" Türkçesi Can Yücel, Her Boydan: Dünya Şiirinden Seçmeler, Seçilmiş Hikayeler Dergisi Yayınları, Ankara 1957, s. 42.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült