Kişisel Gelişim

 

Anlattığımız Öyküler Neyse Biz De Oyuz

Dr. Harriet Lerner

Kadın deneyimiyle ilgili "doğru bir öykü" var mıdır? Varsa bile, kadın olmayan uzmanlar tarafından kesinlikle anlatılamaz, ayrıca hiçbirimiz hepimiz adına konuşamayız. Her kadın sonuçta kendi benliği konusunda en iyi uzmandır. Ancak kendi doğrularımızı öğrenmeye başlamak için, kendimizin ve başka kadınların öykülerini incelememiz gerekir. Kişisel deneyimle ilgili "doğru bir öykü" anlatmak, kendisi olmak, hatta kendi benliğini bulmaktan ibaret bir konu değildir. İleride göreceğimiz gibi, bu aynı zamanda kendi benliğini seçmekle ilgili bir konudur.

Kadın Tutkusunun Öyküsünü Yeniden Yazmak

Arkadaşım Sue, babamla yaptığım bir telefon görüşmesine kulak misafiri oldu. Kısa bir süre önce yapmış olduğum bir konuşmadan söz ediyordum, o da her zamanki gibi, beni dinlemeye kaç kişinin geldiğini sordu. "Ah," diye yanıtladım coşkuyla, "Salon dopdoluydu! Herhalde bine yakın kadın vardı." Babam sevindi.

Aslında birkaç yüz kişilik bir abartma yapmıştım, Sue da bunu yüzüme vurdu. Övünmenin yeterince kötü bir şey olduğunu söyledi, gerçekleri hiç çarpıtmadan. Kendi deyişiyle Sue, asla yalan söylemeyen, başkalarının yalanlarına da katlanamayan biridir. Yalanın asla hoş görülmeyip şaşmaz bir biçimde ruhu yıprattığını, dürüstlüğü yok ettiğini savunan felsefecilerin, ilahiyatçıların ve ahlakçıların safında yer alır. Ne kadar küçük görünürse görünsün, her türlü yalanın, başka bir insanın gerçekliğiyle dalga geçtiğine ve güveni engellediğine inanır.

Nasıl olduysa ertesi gün, Sue’nun bir davranışı dürüstlükten uzaklığıyla beni şaşkına çevirdi. Kalabalık bir kafeteryanın yavaş ilerleyen bekleme kuyruğunda, batı Kansas'ın kırsal kesiminden elli yaşlarında iki kadınla uzun uzadıya gevezelik ettik. Dört kişilik bir masa boşalınca, kadınlar bizi yanlarına davet etti, biz. de konuşmayı sürdüreceğimiz için sevinerek kabul ettik. Kötüye giden çiftlik •sorunlarından söz ettiler acı acı. Sonra her ikimize de ne iş yaptığımızı sordular. "Bir hastanede çocuklarla ilgileniyorum," diye yanıtladı Sue. İkisi de onun hemşire olduğunu sanıp konuşmanın devamında ona böyle seslendiler. New York City’deki bir hastanede çocuk cerrahı olan Sue, bu yanlış anlaşılmayı düzeltmedi.

Kendisiyle tanıştığımdan beri Sue, başarılarını ve konumunu yadsımış ya da küçümsemiştir. Örneğin birkaç ay önce önemli bir terfi aldığını annesiyle kız kardeşine söylememeye karar vermişti, çünkü "ikisi de zor koşullar altında yaşıyordu". Ne zaman birisi Sue’nun mesleği karşısında çekingenlik hissetse, kendisinin aslında yüceltilmiş bir dikişçi olduğunu ve uzman cerrahlığın kadınların kuşaklar önce yaratmış olduğu el işinden daha karmaşık bir beceri gerektirmediğini açıklıyor. Bu, Sue’nun yaşamında basmakalıp bir model haline gelmiş. Ben babama karşı başarılarımı abartarak doğruyu söylemekten uzaklaşırken, Sue da dünyaya karşı başarılarını en aza indirgiyordu.

Kafeteryadaki olayı aramızda konuşurken, Sue, işini neden konumunu gizleyen sözcüklerle tanımladığını, sonra da gerçekleri bir türlü düzeltemediğini açıkladı. İnsanlar onun bir doktor olduğunu öğrenince genelde çekingenlik hissediyordu; bu bilgi tanıştığı insanlarla arasına bir mesafe koyuyordu. Sue, bu sınırın, o iki taşra kadınında da yüzeye çıkabileceğini düşünmüştü. Ayrıca ikisi de parasal sorunlarla boğuşuyordu; "zengin doktorlar" hakkındaki yaygın basmakalıp görüşleri de göz önüne alan Sue, mesleğinden söz etmenin densizlik olacağını hissetmişti.

Atölye çalışmasına katılanların sayısını abarttığım için beni suçlayan Sue, kendi davranışım "saf" görüyordu. Yalnızca o iki kadını rahat ettirmeye çalışmıştı, hem hemşire olduğunu da söylememişti. İşin aslı, Sue bireysel başarıyı küçültmeyi bir erdem, abartmayı ise ahlaksızlık olarak görüyordu. Dolayısıyla ben yalan söylemiştim, o ise onurlu bir davranışta bulunmuştu. Benim dünya görüşüm bu değildi.

Büyük bir olasılıkla, birbirinden farklı etnik geçmişlerimiz devreye girmişti burada. Sue’nun Anglosakson Protestan ailesi, seçkin atalarıyla övünmenin bile günah olduğuna inanıyordu. Oysa benim Yahudi ailem, çocukların anne ve babalarında övünülecek bir şey bulamamalarını günah sayar. Sue ile kız kardeşi "göze çarpmaktan" ya da "kendini göstermekten" caydırılmışlardı; oysa ben ve ablam göz kamaştırmak ve parlamak için yüreklendirilmiştik. Benim ailemde maçın sonucunu belirleyen vuruşu yapmak, Sue’dan beklendiği gibi iyi bir takım oyununu olmaktan çok daha önemliydi. Birçok açıdan, kendi ailelerimizdeki deneyimlerimiz, kadınların iş konusunda karşılaştığı ortak ikilemlere değişik tepki vermemizi sağlıyordu.

Başarı Talebi

Sue’nun bende, benim de Sue’da keşfettiğim doğruluktan küçük sapmalar, orgazm taklidi ya da hepimizin bildiği diğer ciddi kandırmalarla karşılaştırıldığında anlamsız görünebilir. Ancak Sue’yla aramdaki iş ve başarı alanında kendini dürüst bir biçimde tanıtma konusundaki gerginlik, ne önemsizdi ne de rastlantısal.

İş, tıpkı sevgi gibi, her türlü insani yaşam biçiminin merkezinde yer alır. Aneak kadınlar, işin yaşamları içindeki anlamı konusunda doğruyu kendilerine bile ender olarak söylerler. Kadınlığın ataerkil tanımlamaları kadınsı arzulara, umutlara ve tutkulara sahip olmak ise, yakın dönemlere kadar doğruyu söylemeyi neredeyse olanaksız kılmıştır. Modern feminizm öncesinde, kadınsı tutkuyla ilgili öyküler suskunluğa gömülür ya da silinirdi; günümüzde bile mazeret ileri sürerek dile getiriliyor ("Evet, Nobel

Ödülü’ne aday gösterilmek gerçekten büyük bir onur, ama aslında ben en çok, evde oturup Kevin’le Arınie’ye annelik etmekten hoşlanıyorum.") Çok daha geniş olan bu tarihsel bağlamda, Sue’ya karşı eleştirel tepkim hem yerinde hem de anlamlıydı.

Kültürel reçeteleri izleyen Sue, dürüst bir başarıyı hakkı olarak talep edememiş, belki de bütün kadınların risk, serüven, merak ve olasılık anlayışını genişletebilecek yaşam öyküsünü dünyaya açamamıştı. Bence yemek arkadaşlarımız Sue’nun bir cerrah olduğunu öğrenmekten hoşlanırlardı, üstelik bu azimli taşra kadınlarını (ya da başka birini) gerçeklerden "korumayı" gereksiz ve aşağılayıcı buluyorum. Bu tür bir korunmanın beni gücendireceğini söyledim Sue’ya. Yaşamlarımızdaki çeşitli gerçeklikler hakkında açıkça konuşmak bize düşen bir sorumluluk değil midir? Tutkumuzu yadsıyıp yeteneğimizi saklayarak başkalarını korumamızı ve yüreklendirmemizi salık veren o kadınsı reçeteyi geri çevirmek zorunda değil miyiz? Yine de, kadınlar için yazılmış olan bu senaryonun bazı sahnelerini oynamaya sürüklendiğimi, Sue gibi ben de sık sık hissetmişimdir.

İşte bir örnek: Yaklaşık bir yıl önce, Ulusal Kadın Meslek Birliği yerel bölümü tarafından Yılın Kadını olarak seçildiğim için, kısa bir konuşma metni yazıyordum. Kendi topluluğuma katkılarımın takdir edilmesi beni özellikle duygulandırmıştı. Üstelik, ödül töreni, hem Topeka belediye başkanı hem de Kansas valisi tarafından "Dr. Harriet Goldhor Lerner Günü" olarak duyurulacaktı. Bu onurlara karşılık, aralarında sevdiğim insanların da bulunacağı dinleyicilere anlamlı bir şeyler söylemek istiyordum. Başarılı yazarlık sürecimle ilgili kişisel düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim. Dürüst bir öykü anlatacaktım.

Ancak bilgisayarımın önüne oturur oturmaz, başarımı talihe bağlayan bir konuşma yazarken buldum kendimi. Kastettiğim buydu ve bir bakıma da doğruydu. Başarı büyük oranda zamanlama ve talih gerektirir; yetenekle azim tek başına bu sonuca ulaştıramaz. Gerçekten de, geçmişten ve günümüzden, olağanüstü çalışmaları yayınlanıp ödül kazanmak bir yana, kabul bile görmemiş ya da değerlendirilmemiş bir sürü kadın geliyordu aklıma.

Ancak onların öyküsünü dile getirmeyi seçmedim. Beni engelleyen, ataerkil kültürün, kadınlar hakkında hangi öykülerin anlatılacağını belirleyerek onların yaşamlarını nasıl tanımlayıp kısıtladığını belgeleyen, Carolyn Heilbrun tarafından kaleme alınmış Writing a Woman’s Life (Bir Kadının Yaşamını Yazmak) adlı kitaptı. Heilbrun, yirminci yüzyılda bile kadınların kendi yaşamlarını anlatırken ya da banda alırken başarılarının tanınmasını talep etmekten ya da tutkularını kabullenmekten aciz olduklarını açıklıyor. Başarılarını tamamlayabilen ya da kabullenebilenler ise, genelde bunu talihe ya da başkalarının cömert çabalarına bağlıyor. Bu tanımlama hiç de zaman aşımına uğramamıştı, tam tersine gündelik olarak çalışma odamda ve kendi topluluğuma sunmak üzere yazdığım ödül konuşmasında gözlemlediğim bir olguydu.

Düşündükçe, yayın dünyasında talihimin hem iyi hem de kötü gitmiş olduğunu fark ettim. Birinci kitabım The Dance of Anger'ı (Öfke Dansı) yazarken ilk yayıncım tarafından geri çevrilmiş, tekrar sipariş almış ve tekrar reddedilmiştim. Kitap ülkedeki neredeyse bütün belli başlı yayınevleri tarafından geri çevrilirken, dev bir kararlılık, azim ve irade devam etmemi sağladı. Mucize gibi gün ışığına çıktığında da, denizin üstünde başıboş sürüklenen bir şişe gibi onu dünyaya salıp boyun eğmeye yanaşmadım. Tam tersine, enerjik bir biçimde ve saldırganca promosyonunu yaptım, listemdeki geniş arkadaş ve meslektaş ağının da aynı şekilde desteğini sağladım.

Olayların bu özeti, anlattığım öyküde yer aldı; talihten söz ettim (hem çok iyi hem de çok kötü talih), ama daha çok, büyük eşitsizliğe karşı kararlılık ve azimle ilgili bir öyküydü bu. Şöhret ve itibarın beklenmedik bedellerinden söz ederken, bu tür stresleri, çalışmalarımın değersiz görülüp geri çevrilme stresine göre çok daha fazla yeğlediğimi önemle vurguladım.

İnsanların önünde başarımı "talih"e bağlamaktan vazgeçerek, yani kadınsı mazeretler öne sürüp kendini küçümseme tarzından, kişisel kararlılığımla ilgili gerçek öyküye geçerek, doğruyu söyleme konusunda cesurca bir adım atmış olduğumu düşündüm. "Talih öyküsü"nün dürüstlükten uzak bir anlatım tarzı olduğu sonucuna vardım. Bu, yalnızca kadınların tutkuyu yadsımasına yol açan tarihsel güçleri çağrıştırmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumun onayını aldığımızda bunun yasal olmadığını bize hissettiren güçlerin de göstergesi oluyordu. Kadınlar, tıpkı diğer marjinal gruplar gibi sayısız mesajları içselleştirir: Önemli yerlerde yerimiz yoktur; bize değer verilmez; tarih ve kültürü şekillendiremeyiz. Böylece, kabul gördüğümüzde, başarımızı talihe bağlarız, bunu yapmasak bile, yeterlik ve başarıda hak sahibi benliklerimiz dışındaki bir şeye yorarız.

Yaklaşık on yıl önce, kendi öykümü bu kadar doğru bir biçimde, kınanmaktan, haksızca yorumlanmaktan ("penis kıskançlığı" bir zamanlar psikanalitik çevrelerce tutku ve başarıya merkezi değer veren kadınlara yakıştırılan damgaydı), dişiliğim konusunda kuşku uyandırmaktan korkmadan anlatamazdım. Bugün ise, bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor, bunun nedeni ilerleyen yaşımla birlikte olgunlaşmam değil (gerçi bunun da biraz payı vardı), feminizmin, kadınların yaşamları konusunda oluşturup paylaşabildikleri bir dizi öyküyü genişletmesidir. Feminizme, yaşamımdaki bütün diğer güçlerden daha fazla güvendim, çünkü doğruya, özel yaşantımla sosyal imajım arasındaki tutarlılığın artmasına doğru ilerlememde feminizm, yaşamımdaki tüm güçlerden daha fazla pay sahibidir.

Sue'nun da, özellikle ailesi ve arkadaşlarının yanında parlak mesleki başarısı hakkında dürüst olmasını istemiştim. Bana göre, bunun başkasına karşı övünme, kendini beğenmişlik ya da duyarsızlıkla hiç ilgisi yoktu. Yalnızca öykülerimizi anlatmakla, özellikle de daha önce anlatılamayacak olan öyküleri anlatmakla ilgisi vardı. Ta öteden beri, kadınların yaşamlarıyla ilgili öyküler kendimiz hakkında bize anlatılmış olanlar ve bizim anlattıklarımız dişil deneyimle ilgili gerçeği saklı tutmuş ve çarpıtmış, onu toplum tarafından bizim için yazılmış olan kısıtlı senaryoya uydurmuştu. Sue’nun bu geleneği sürdürmesini istemiyordum.

Sue ise durumu farklı görüyordu. Gözden geçirip değiştirdiğim ödül konuşmamı dürüstlük ve erdemlilikle bağdaştırmak yerine, öykümün doğruluğundan kuşku duymuştu. Bir yandan kadın yaşamlarıyla ilgili kısıtlı yapay senaryolar hakkındaki görüşümü paylaşmış, kadınların tutkuyu, takdiri ve onuru hak ettiğini hissetmesi gerektiğini onaylamıştı. Öte yandan ise, kadınların bireysel süper starlar kavramını çağrıştıran yeni bir anlatıya hiç gerek duymadıklarını düşünüyordu. Bunun kadınların yaşamını düzeltmeye ve senaryolarım yenilemeye yarayacak içtenlikli bir yol olduğunu sanmıyordu.

Kendini Sahtekar Gibi Hissetmek: Melntosh’un Çifte Görüşü

Sue ile aramda gelişen gerilimi çözmeye çalışırken, Peggy Melntosh’un çalışması, anlayışıma temel oluşturdu. Wellesley Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi’nin yardımcı direktörlerinden Peggy Melntosh, Sue’nun ve benim dile getirdiğimiz iki karşıt görüşü bir arada sunan ve bir hayli kabul gören iki yazı yazdı. Kadının kendisini sahtekar gibi hissetmesini inceleyen Melntosh, hem dünyanın kendimizi bir sahtekar gibi hissettirmesine izin vermememiz gerektiğini, hem de halka açık yerlerde kapılabileceğimiz sahtekarlık duygusunu içimizde canlı tutmak zorunda olduğumuzu ileri sürüyor. Onun bakış açısına göre, Sue da, ben de dürüst tavırlar almış olsak da, her iki görüşün her insanda bulunması gerekiyor.

Melntosh’un önemli gördüğü çift bilinçliliğin ilk bölümünün anlaşılması belki daha kolay. Kendini bir sahtekar gibi hissetmek, iktidar ya da otorite çevrelerine ait olmadığımızı söyleyen içselleştirilmiş değer sistemlerini çağrıştırdığında, kadınlar ve güçleri ellerinden alınmış diğer gruplar bu duygulara direnmek zorundadır. Böylece, sahtekarlık eğilimlerimize karşı harekete geçebilir ve podyumun ya da kürsünün arkasına geçip "gerçeği söylemeyi" öğrenebiliriz. Bu bakış açısı, Kansas'taki Harriet Goldhor Leıner Günü’nün mükemmel bir fikir olduğunu ve bu onur için özür dilemeyi neden reddettiğimi düşündürdü bana.

Ancak Melntosh’un ikinci bir bakış açısı daha var; bunu da birincisiyle birlikte saklı tutabileceğimizi umuyor. Sahtekarlık duygumuzu canlı tutmamızı istiyor çünkü bu, oynamamız istenen rollerdeki sahtekarlığı anlayıp eleştirmemize yardımcı olabilir. Kendimizi sahtekar, hatta tereddütlü, mazeretli, suskun ve kuşkulu hissettiğimizde, bu duygu güç ve prestij sahibi, ya da tanınmış olmanın değer ve otoriteyi kanıtladığı fikrini içselleştirmeyi dürüstçe reddedişimizi yansıtabilir. Bu tür koşullarda kendimizi bir sahtekar gibi hissetmek, egemen kültürün liderlik ve otorite tarzının ve eşliğindeki imajların sahtekarlığı gerektirdiğini bilmemizle ilgili olabilir. Bu bakış açısından, kürsü arkasında olmaktan, kürsünün kendisinden ettiğimiz kadar nefret etmeyebiliriz, çünkü onun yerine daha fazla işbirliği isteyen, hiyerarşi açısından o kadar da katı olmayan alternatif düşünce alışverişi yöntemleri yaratmayı dileriz.

Melntosh şöyle diyor:

Bence kendimizi sahtekar gibi hissetmemizin nedeni bir bakıma, yüksek unvanlar, alkışlar ve bunlarla birlikte gelen övgüleri elde edenlerin "en iyi ve en parlak" kişiler olmadığını bilmemizdir ve biz de öyleymiş gibi olmak istemeyiz. Podyumda ya da yönetim kurulu salonunda bulunmaya, ya da işimizi sürdürmeye, ya da bir gazetede söyleşimizin çıkmasına veya hoşlandığımız bir işten iyi para kazanmaya hakkımızın olup olmadığıyla ilgili boğucu düşüncelere kapıldığımızda, o koşullar altında kendimizi hem kaygılı, hem gayrı meşru, hem de sahtekar gibi hissetmemiz bilgece olabilir. Bu tür koşullarda aynı şeyi hisseden erkekler de derin bir bilgeliğe sahip olabilirler çünkü toplumsal formlar ve kurumlar, kişinin otoriter bir sima, bir uzman, "en iyisi" gibi görünmesini istemeye eğilimlidir. Bu görüntüler üzerinde ısrar eden kurumlar bizden sahtekar olmamızı ister, rolleri yazıldıkları gibi kabul edecek olursak da, bizi sahtekar yaparlar. Roller dürüstlükten uzaktır ve içlerinde biraz olsun insanlık ve duyarlılık barındıranlar, bu roller içinde kendilerini tam anlamıyla sahtekar hissedeceklerdir.

Bu durumda Melntosh, sahtekarlık duygusu hiyerarşileri devam ettirdikçe, bu duygunun bize kötü geldiğini ve sahtekarlık duygusu hiyerarşileri baltalamak için bize yardım ettikçe bu duygunun bize iyi geldiğini kabullenmekle ilgili ikili görüşü savunuyor. Gerektiğinde, sahtekarlık duygusunun üstesinden gelebilme konusunda birbirimize yardımcı olabiliriz, yeter ki bunun öğrenilmiş, dolayısıyla da doğal bir duygu olduğunu bilelim.

Sue ise cerrah olmanın, son derece becerikli bir marangoz, sanatçı, öğretmen ya da konuşmacı olmaktan daha fazla değer taşımadığını biliyordu. Dolayısıyla da, işi yüceltildiğinde, kendini sahtekar gibi hissediyordu. Hiyerarşik yapılandırma içindeki yükselen rütbesinin, gücünü ve prestijini, değer, zeka ve kişisel mükemmellikten son derece farklı bir biçimde artırdığını biliyordu. Melntosh'un dediği gibi, "Toplum içinde kendini dolandırıcı hissedenler, belki de sahtekarlık duygusunu asla hissetmemiş olanlardan çok daha güvenilir kişilerdir." Şu noktaya da dikkat çekiyor: sahtekar olduğumuzu hissedebilme yetisi, kendi içtenliğimizle temas halinde olma yeteneğimizin içindedir. İçimizde neyin "gerçek" olduğunu bilirsek, bizden önemli bir parçamızı bir kenara bırakmamızı ya da başka biriymiş gibi olmamızı isteyen kurumlar ya da roller tarafından benliğimizin ne zaman çiğnendiğini anlayabiliriz.

Gerek Melntosh’un çalışması gerekse Sue'nun ödül konuşmama eleştirel yaklaşımı, bazı sorular üretti: İnsanlar zirveye ulaşmayı nasıl başarıyor? Kimin çalışmasının dikkate ve ödüle değer olup kiminkinin olmadığına kim karar veriyor? "Başaranlar" oraya, gerçekten en çalışkan, en azimli, buna en layık ve en iyi oldukları için mi varıyorlar? Daha dürüstçe konuşsaydım, bireysel değerin üzerinde daha az; ayrıcalığın... ve evet, zaman ve yer, doğum ve koşullarla ilgili şans da dahil olmak üzere, talihin üzerinde daha fazla mı dururdum? "Zora koşulmuş kişi"nin bireysel değeriyle ilgili sahte kavramlardan söz edecek başka bir anlatıya dünyanın gerçekten ihtiyacı var mı?

Sue'nun dileği, Harriet Goldhor Lerner Günü’nü, başkalarının oturttuğu tahttan kendimi indirmek, konum ve değer denklemine meydan okumak, "başarı" için yeni tanımlamalar getirip daha az katı bir biçimde katranlandırılmış bir dünya yaratmanın önemini vurgulamak için kullanmamdı. Bunu, özür dilemeden ya da kendimi küçümsemeden, kadınlara alçakgönüllülük ya da suçluluk duygusu aşılayan reçetenin dışına çıkarak değil de, hem kendime hem de başkalarına gerçekçi ve dengeli bir saygı göstererek yapabileceğimi de eklemişti.

Peki ya Sue'nun kendini bir hemşire yerine "koyma"yı seçmesine ne demeli? Onun bakış açısına göre bu seçim, benim yorumlamış olduğum gibi bir özür dileme ya da kendini küçümseme değildi. Doktorluk konumuna ve bu konuma bağlı olarak artan gücüne eşlik eden görüntüden Sue’nun rahatsız olması için geçerli nedenleri vardı. Evet, iyi yapılmış bir iş için ödüllendirilmeyi ve kendi alanında önemli kararlan etkileme gücüne sahip olmayı istiyordu. Ancak övülmeyi, büyütülmeyi, hatta tanrılaştırılmayı istemiyordu; oysa konumu bunlara yardımcı oluyor gibiydi. Diğer insanlar arasından yapay bir biçimde sivrilmeyi de istemiyordu.

Kafeteryada kendini yanlış tanıtarak bir tür sessiz oyuna başka bir oyunla karşı çıkma tarzına olumsuz tepki göstermiştim. İnsanın olmadığı biriymiş gibi yapması ya da kim olduğunu açıkça belli edememesi, bana iyi bir "çözüm" gibi gelmiyordu. Sue’nun mesleki konumunu kafasında belirginleştirmesini, bu arada toplumsal ve kişisel yaşamında olmak istediği gibi bir doktor ya da insan olmasını istiyordum. Ancak şimdi, farklı, daha doğrusu ek bir ışık altında, Sue’nun davranışını anlıyorum. O sadece kadınların otoriter ya da güçlü konumlarda kendilerini "sahtekar" hissetmelerine yol açan aile ya da kültür tarafından yapılan baskılara boyun eğmiş değil. Aynı zamanda, hiyerarşik rollerin bölücülüğüne tepki de gösteriyor.

Sue ile aramızdaki gerilim, başarımızı başkalarına nasıl betimleriz konusu çerçevesinde oluşmuştu. Kadınlar sık sık, başarılı oldukları için kendilerini yapmacık hisseder, ancak Sue gibi nedenini dile getiremezler. Her türlü takdir, dikkat, başarı ya da ödüle tepki olarak kendimizi sahtekar hissedebiliriz. Şansa ya da başkalarının cömert çabalarına pay çıkarmanın ötesinde, başkalarını aldattığımızı, hile yaptığımızı ya da oyuna getirdiğimizi, hak etmediğimiz bir şey elde ettiğimizi ve "yalanlarımızın ortaya çıkması" tehlikesinin olduğunu da hissedebiliriz.

Bu duygular sırf kadınlara özgü olmasa da, aramızda oldukça yaygındır; giderek artan sayıda düşünür ve yazarın, nasıl olup da kadınların ya başarıları için özür dilediğine ya da başarısız kalmayı garanti ettiklerine dikkat çekmektedir. Feminist terapistler (ben de onlardan biriyim) engelleyici ailevi ve kültürel güçleri irdelerken, bu "başarı korkusu sendromu" ya da "sahtekarlık sendıomu"nu, aşılması ya da geçilmesi için kadınlara yardımcı olunması gereken bir hastalık ya da sorun olarak görmüşlerdir. Melntosh’unki gibi, başarının bazı rollerini ve kurallarını dürüstlükten uzak ve sahtekarlık olarak tanımlayan seslere kulak vermek hep zor olmuştur.

Öykülerimizi Seçmek

Bugünlerde, kendim hakkında resmi bir tanıtımla karşılaştığımda, Peggy Melntosh’un çalışması geliyor aklıma: "Kadın psikolojisi dalında uluslararası üne sahip bir uzman!... "Çağımızın en önemli insan ilişkileri uzmanlarından biri"... gibi. Bu görkemli imge karşısında, "Kim bu insan?", "İnsanı ne kadar da sindiren bir etkisi var!", hatta "Doğru mu acaba?" diye düşünüyorum.

Bu kendini küçümseyici bir tepki değil, çünkü ben, tıpkı benzer biçimde tanımlanan diğer psikoloji uzmanları gibi, bu tür övgü dolu tanıtımlara hak kazandığımı sanıyorum. Ancak aynı zamanda, kendi alanımda bu kadar şişirilmiş bir tanımlamayı kimsenin hak etmediğini de biliyorum. İnsan duygularının işleyişi konusunda bilinmeyenler bilinenlerden çok daha fazla ve psikoterapistlerin bakış açısı kısmi, öznel ve eksiktir. Bu tür bir tanıtımın "benimle" (ya da bu konudaki herhangi biriyle) bir ilgisi yok, ayrıca bu tür göz korkutucu bir başarı listesi, bir düşünür, terapist ya da insan olarak benim şimdiki yeteneklerime de değinmiyor. Yine de tarih boyunca bütün kadınlara yasaklanmış olan yüksek bir konumu geri çevirme konusunda tereddütlüyüm ve düşüncelerimin diğer "ünlü uzmanlarınki kadar önemli görülmesini istiyorum.

Öyleyse, doğru olan nedir? Bazı durumlarda, görkemli tanıtımları benimser hatta onların hazırlanmasına yardım ederim; tıpkı kendi topluluğuma karşı verdiğim söylevde başarıyı şanstan çok, kararlılığa ve yeteneğe bağlamış olduğum gibi. Bazı durumlarda da, farklı bir öykü anlatır ve yeteneklerimle başarılarımı "sıradan kadınlar"ınkilerden üstün tutmanın yanlış olduğunu belirtirim. Bu, kendimi tanıtırken bukalemun gibi tavır takındığım anlamına gelmez. Doğru ve gerçek olanı çeşitli biçimlerde adlandırabilir ve ifade edebiliriz, deneyimlerimizin öyküsünü de sayısız biçimde tekrar tekrar oluşturabiliriz. Öykülerimi paylaşırken ve başkalarının öykülerini dinlerken, kendi kendime yalnızca, "Acaba bu doğru ve gerçek mi?" diye sormam. Bunun yanı sıra, belirli bir öyküden ya da gerçeğin belirli bir şekilde kurulmasından kimlerin yardım gördüğünü ya da güç kazandığını göz önünde bulundururum.

Bağlamı elverişli olmadığı ya da izin vermediği için, ya da kendim hakkında anlattığım baskın bir öykü diğer doğruları bastırıp kenara ittiği için, asla hayal bile edemeyeceğim bir sürü öykü de vardır.

Angela ve Jan

Angela ve Jan adlı iki genç kadın, Philadelphia’da elden geçirilmiş bir taş eve yerleşen bir hayır kurumunda idari yardımcı olarak çalışıyorlardı. İşleri dışında ender olarak dostluk kurdukları halde aralarında yakın bir arkadaşlık doğmuş, sonraları sekreterlik yapan birkaç kadını da aralarına almışlardı. Aldıkları düşük ücrete ve öğrenme ya da ilerleme fırsatını pek bulamamalarına karşın, Angela da, Jan da konumundan hoşnuttu. Sıcak ve rahat bir ortam vardı, aralarındaki dostluktan zevk duyuyor ve örgütten hoşlanıyorlardı.

Jan, Angela ile beş yıl birlikte çalıştıktan sonra, daha yüksek bir ücretle daha doyurucu bir çalışma ortamı sunan bir başka kamu kurumuna iş için başvuruda bulundu. "Laf olsun" diye başvurmuştu, kabul edilince de kuşkusunu dile getirdi. Yeni görev, kentin öbür ucunda, kısır, flüoresan ışığıyla aydınlatılmış bir işyerindeydi; Jan’ın orada patronu dışında birileriyle etkileşim şansı pek az olacaktı.

Angela, para ve fırsatın şimdiki sıcak işbirliği ortamının yerini tutacak bir şey olmadığını ileri sürerek, Jan’ın değişiklik yapmasını engellemeye çalıştı. "Belki de bunun nedeni, hırslı bir kadın olmamamdır," dedi Angela öğle yemeğinde, "ama bizimki gibi arkadaşlık ve böyle bir yer zor bulunur. Sanırım ben insanlara öncelik veriyorum, para ise benim için o kadar önemli değil.” Angela’nın görüşünü göz önünde bulundurup iyi ve kötüleri tartan Jan, kalmaya karar verdi.

Aradan bir yıl geçmeden, Angela’nın eniştesi, özel bir firmada iyi bir ücret, eğitim, seyahat ve terfi olanakları sunan bir iş buldu ona. Angela yeni bir iş peşinde değildi gerçi, ama ayağının ucuna kadar gelen bu fırsatı kaçırmamaya karar verdi. Jan, Angola’nın kararma kızdı ve ihanete uğramış hissetti kendini; Angela ise bölünmüşlük ve suçluluk duygusuna kapılmış olsa da, bu değişikliği kendisi için yapmak zorunda olduğunu açıkladı.

Jan’la birlikte çalıştığı son haftada, aralarında çıkan bir kavga sırasında onun kendisine "ikiyüzlü yalancı" demesiyle de, ilişkileri kopma noktasına geldi. Jan’ın öfke dolu şu sözlerini Angela uzun süre unutamayacaktı: "Hırslı bir kadın olmadığını, insanlara öncelik tanıdığını söylemiştin! Oysa önüne çıkan ilk fırsatta, o hırslı kadınlardan biri oluverdin, değil mi? Doğrusu çok garip!

Jan’ın varsayımları hem haklı hem de haksızdı. Önüne fırsat çıkar çıkmaz Angela’nın "hırslı bir kadın" oluverdiği doğruydu. Ancak Angola’nın kendisine yalan söylediği sonucuna varmakta haksızdı. O sıralarda, "Para umurumda değil," ya da "Bir iş konusunda benim için en önemli şey insanlardır," ya da "Hırslı değilim," derken doğruyu söylemişti. Ancak kendisine fırsat, daha fazla para ve daha büyük bir güç vaat edildikten sonra, bunlara değer vermeye başladı. Birkaç ay sonra, Jan’a bunu şöyle açıkladı: "Bir şeyi elde edinceye kadar, onu ne kadar çok istediğimi anlayamamış olabilirim."

Belki de hiçbirimiz neyi istemediğimizi, onu geri çevirme fırsatı elimize geçinceye kadar kesin bir biçimde söyleyemeyiz. Yine de Angela’nın açıklaması, onun her zaman hırslı biri olduğunu ve ilk işinde bu yönünü kendini korumak amacıyla yadsıdığını gösteriyor. Bu doğru olabilir ya da olmayabilir. Daha kısıtlı bir açıklamayla, önü açık olmayan işler sonu olmayan düşlere yol açar, oysa yeni fırsatlar yeni arzular uyandırır ve sonuçta "gerçek benliğimiz" hakkında yeni öyküler çağrıştırır.

Öykülerimizi ya da kendimizi boşlukta yaratmayız, her zaman kendi çerçevemiz tarafından şekillendiriliriz ya da onu biz şekillendiririz. Çerçeve değişince, kendimiz hakkında "doğru" ya da "sabit" olduğunu varsaydığımız birçok öykü de dramatik bir biçimde değişime uğrar, özellikle de ekonomik ve toplumsal gücümüzü kazandığımızda (ya da kaybettiğimizde). Daha doğrusu, aile ve kültürün etkisinden ayrı, dönemin belli toplumsal, siyasal ve ekonomik etkenlerinden kopuk olarak ortaya çıkan "doğru öykü" (ya da "doğru benlik") diye bir şey yoktur. Bizi pembe ya da mavi battaniyeye sardıkları andan itibaren, hangi öyküleri anlatabileceğimizi ve bunları duyacak bir kulağın olup olmadığını öğreniriz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült