Edebiyat

 

Yüreği Yakalamak

Ayla Kutlu

İnsanın özgün bir öykü dünyasının oluşması için galiba iki ayrı yoğunlaşmaya gereksinmesi var. Bunlardan ilki, yaşadıklarının anılarında ve belleğinde yerleşmesi ile bu yerleşimin sistematiği; öbürü, yaşamakta olan zaman içinde yazarı kuşatan toplumsal gerçekler.

Ben öyküyü uzun soluklu bir şiir gibi algılıyorum. şiirde nasıl bir dizeden yola çıkılıyorsa, benim öykülerimin oluşum süreci de böyle başlıyor. Özellikle Hatay’da geçen öyküler. Nereden, nasıl başlayacağını birden yakalayıveriyorum. İçimdeki kıpırdanışın solup gitmeyeceğini, beni harekete geçireceğini biliyorum. Mekan, mevsim ve ışık çok etkili.

Örnek: Mercan’ın evi olarak anlattığım yeri bir akşam alacasında görmem, "Mercan’a Güzelleşme" öyküsünü oluşturdu. Dağlardaki ışıklar eflatundu, batıdaki denizin üstündeyse hala kızıl. Bin bir yeşil bitki çılgın gibi birbiriyle kucaklaşmıştı. Evin bahçesindeki ağaçların gölgeleri kararmıştı, çiçekler net renklerini yitirmiş, çizgileri gölgelenmişti. Dereciği görmüyor, sesini duyuyordum. Çiçekli, tohumlu, dikenli bitkiler üstüne kapanmışlardı. Burada süren yaşam sıradan olamazdı. Hayvanlar belleksiz bir doygunlukla çok mutluydular. Karınları tok, ağız tatları yerindeydi. Vermek için çırpman doğanın içindeki insanlar, sinirli ve aç kalma kaygısıyla dolu değillerdi. Yaşayanlar dingin ve acelesizdi.

İki yılda oluşturdum öyküyü. Oraya birkaç kez gittim. O şiirsel dünyayı ilk defa ki gibi yakalayamadım, ama her defasında başka yaşam gerçeklikleri eklendi beni etkileyen resme ve oluşturmaya koyulduğum olaylara.

Yıllar önce şöyle bir şey düşünmüşüm: "İnsan, bir güzelliği gördüğünde, bir resmi özlediğini hatırlıyor. Çocukluğunun algılamaları üstünde sabitleştirilmiş resim bu. Bu resmin sınırları hiçbir kağıt üstünde bitmiyor. Dışarı taşıyor. Hiçbir metin yetmiyor o yüzden."

Eskiden beri insanın iç dünyasının dış çevreden daha çok etkili olduğunu, etkili görselliği ve algılamayı bunun sağladığını düşünmüşümdür. Eğer tersi olsaydı, insanların ortak şeyler görmeleri gerekirdi. Görmüyorlar... İçsel coğrafyamızın oluşumu en önemli etken. Yalnızca bu da değil: İnsanın dünyaya bakışı, değer yargıları, insana yaklaşımı da çok etkili ve ben mekana, mevsimlere ışığın değişkenliğine aşkla bağlıyım.

İnsan yaşadığı yerin doğasının, içinde bulunduğu çevrenin özelliklerinin farkına erken yaşta varırsa, bu daha sonra yeni olayları, insanları, oluşumları algılamasını kolaylaştırıyor, dünyasını zengin kılıyor. Sanki üstümüze doğru kesilmeyen bir rüzgar esiyor, siz ona tutunuyorsunuz. Onunla gelen işçiliği, güzellikleri, birikimi yitirmiyor, yeni bileşimler yaratıyorsunuz. Bundan sonra izin veriyorsunuz: Gitsinler, birilerini bulup onlarla da biriksinler diye. Sanat bu olmalı. Bana bu rüzgarın aştığı mekanların da ruhları varmış gibi geliyor. Bu ruhları sevimli yahut iç karartıcı yapansa ışık ile kokudur. Bu iki şey de yaşamın önemli doğallıkları. Sanatçı, çevresinin farkındaysa ve kendi içsel değişimleriyle fiziksel çevresini çakıştırabiliyorsa, yarattığı mutlaka özgün olacaktır.

Yazarlığımda, yetiştiğim çevrenin doğası, insanları ve benim algılama yetim kadar, yörenin bir süre Fransız işgalinde kalmış olmasının da etkisi var. Ayrılığı yaşamış topraklarda yetiştim. O kadar da değil, kültürel bakımdan da farklı bir yerdi Hatay. İnsanlarının birbirlerinin inançlarına ve haklarına saygılı oldukları, birbirlerini anladıkları, birbirlerinin iyi yanlarına açık oldukları yerlerde büyüdüm. Irklar, dinler, uluslar, diller, kültürler burada karmakarışık olmuştu. Bu karışım hem yaşam biçimi olarak güzellikler çıkarmıştı ortaya, hem de insanların birbirlerine neredeyse sonsuz hoşgörülü davranmalarını sağlamıştı.

Çok şey değişti. Her yerde her şey değişiyor. Yaşamın akış çizgisi böyle. Her şey değişir ve insanlar yeni durumlara uyarlar. İnsanların gözleri o yüzden öndedir, ayakları ileri doğru güvenli adımlar atacak biçimde oluşmuş, geri ya da yanlara yürümek zor kılınmıştır. Özlemle eskiyi yüceltmek, bugünü harcamak anlamına gelir, sanat ise eskiye dönük olamaz. Yararlanırsanız, yeniyi daha renkli kurarsınız. Yinelerseniz, yaratıcılığı yitirirsiniz ki artık ona sanat denilemez.

Ben, kullanacağım çok malzemeye sahip olduğum için bunlardan vazgeçmiyorum. Nostaljinin tadına takılıp sığ sularda soluksuz kalmıyorum. Bu arada, yazarlığımın önemli bir ayağı da sabır... Sabrın, özellikle küçük yaşlarda başlayarak pek çok şeyimi etkilediğini düşünüyorum. Örneğin eleştiriye dayanma gücünü, anlaşılmamayı, yüzeysel bakışa dayalı zulmü... Sabır alışkanlığımla yaralanarak, ama yılmayarak geçirdiğimi sanıyorum.

Annem babam kapıyı üstümüzden kilitleyip gitmek zorundalardı. Ahşap, küçük, eski bir evde (elektriksiz ve susuzdu) en büyüğü sekiz, diğerleri altı ve dört buçuk yaşında üç çocuk, (ben ortancaydım) daha çok gündüzleri ama bazen geceleri de, anne ve babamızın eve dönmelerini sabırla beklerdik. Antakya’nın bitmek tükenmek bilmeyen yağmurları vardır. Pencere demirlerine sarılarak gökyüzünün açılmasını, sonu gelmez ipler gibi yağmur bırakan gökyüzünün maviye dönüşmesini, yağmur iplerinin çözülmesini günlerce beklemek zorundaydık. O gökyüzü ki, daracık ve eğri büğrüydü, en az iki bin yıl öncesinden kalma sokakların üstünde aktığından, gökyüzünün maviliği yukarda aynı eğri büğrü bir nehir biçiminde ışıyacaktı. Açıklık bir yerlere gitmek için, İkinci Dünya Savaşı’nın karartmak yoksulluğu içinde babamın haftalığını almasını bekleyecektik. Açık havaya çıktığımızda, ikinci bir çocuksu eğlence istiyorsak, bunu dile getirmek için annemizin, babamızın yüzünü okuyacak, eşref saatinin işaretlerini bulamazsak hemen geri basacak, yeniden gözleme koyulacaktık. Yeni önlük, defter, kalem, ayakkabı, "Çocuk Haftası" dergisi için ya kupon ya da para bekleyecektik. Beklemek, beklemek... Yaşamın içine en çok sinmiş olan şey buydu.

İskenderun’a geldiğimizde, (sekiz yaşındaydım) mavi ve apaçık bir gökyüzüyle, denizin sesi ve yeliyle, geniş kumluklarla, denizle, bize uçsuz bucaksız görünen mahalle meydanıyla, elektrikle aydınlanmış geceleriyle ve en önemlisi barış duygusuyla sonsuz sayacağını bir özgürlüğü o yüzden çok iyi anlamış ve sezmiş biriydim. Özgürlüğün oluşturduğu genişlik ve ferahlık duygusu bana hayal gücümü başıboş bırakma yürekliliğini vermiştir. Ama bu özgürlük henüz içsel bir özgürlüktür ve dışarıya uç vermiş değildir...

Bütün yoksulluklara karşın çok kitabı olan, çok okuyan, resim yapan, yazı yazan, müzikle ilgilenen, üç çocuğunu her akşam kemanıyla çaldığı ve kendi bestesi olan ninniyle uyutan, köpek istenince eve köpek, kedi isteyince kedi, kuş isteyince kuş getiren bir babanın çocuğu olmam, insan ilişkilerinde kavgayı, hırçınlığı yazamamama neden oldu sanıyorum.

Çok önemli bir etki de psikolog bir arkadaşımdan geldi. Benim yazarlığımın epey geç başladığı biliniyor. Fazla dikkatli ve çekingen bir başlangıçla işe soyundum. Yaratılacak şeye gösterilecek özenin sınırı yoktur. Bitti, dediğimiz şeyleri bile insan yeniden ele aldığında değişecek çok şey bulur. Son bir kez daha... Her çaba daha iyiyi getirecektir. O nedenle yazarken hayal gücümün özgürlüğüne izin vermemem gerektiğine inanıyordum. Akıl önde olmalıydı. Psikolog arkadaşım bana uyguladığı testlerden sonra yazdığı yazıda, "Bu olağanüstü zihinsel güç..." diyordu. "Ne yazık ki baskı altında tutuluyor."

Bu değerlendirmeden çok etkilendim. Kendime haksızlık ediyordum. Yazmanın sıkıntısını bu yüzden sürekli olarak artırıyordum. Şimdi bütün düş ve düşünce gücümü bırakıyorum itsin. Zaten araştırma, kurgu, kimlik, dil, yazarı yeterince sınırlıyor. Bunların üstüne bir de tomurcuklanan duygu ve düşünceleri baskı altında tutmak hem haksızlık, hem de boğma. Yazarlığıma fantazmanın eklenmesi bundan sonra. Üstümdeki kilitlerden biri açılmış gibi şimdi.

Önceleri öyküyü birincil saymıyordum. Öykülerim, romanlarım için malzeme toplarken, roman içine girmeyen anlatılar olarak ortaya çıkıyordu. Bu da bana doğal görünüyordu. Sonraları iş değişti. Öykü, roman gibi önemsediğim bir dala dönüştü. Kimlikler, yaşamlar, olaylar, dönemler, üstünde özel olarak çalıştığım zenginlikler içermeye başladı. Şimdi artık romana girmeyenler öykü olmuyor. Artık, bir roman, bir öykü, kitabı biçimindeki çalışmalarım, birini kotarırken öbürünü özlediğim yazarlık yürüyüşü oldu.

Öyküye bağlandıkça, bu türü kullanarak anlatacağım şeylerin çokluğu beni şaşırtıyor. Kısa öyküler şimdilik bana çekici gelmiyor. Öykülerim uzun. Hatta kapsadıkları zaman, kişiler, durumlar ve yaşantılar için yaptığım çalışmalar bir romana olanak sağlayacak malzemenin birikmesini sağlıyor. Bunca malzemeyi öykü oylumunda oluşturmakla bir anlamda konularımı harcadığımı söyleyenler var. Onlara göre çok sayfalar ve uzun süreler içeren öykülerimle roman yazılabilir. Bence öykünün içerdiği olayların çokluğu, onun öykü olmasına engel değil. Sayfa sayısı ve kapsadığı zaman genişliği romanı gerektirmez. Bu anlamda klasiğe yakın bir öykü yaklaşımımdan söz edilebilir Okuru düşündürmek, anlatılanları unutturmamak, onu tutup sarsmak olanağım veriyor bu yaklaşım bana.

Öte yandan, öykü üstbaşlığıyla sunulan dar kapsamlı anlatı türü bana pek yakın değil. Buna karşı olduğumu söylemiyorum. Bu türden yazmak bana sıcak gelmiyor.

Yüreği yakalamak: Benim istediğim bu. Yüreği yakalamak... Anlattığım şey bittikten sonra da, yankılanarak bellekte kalmak istiyorum. En derin en anlamlı izleri bizde insanlar bırakır. İnsana özgü her şey, yahut yaşanabilir olan her şey iz bırakmalıdır. Böyle bakılınca, dar açıya, kendini anlatmakla yetinen öykülenmeye yakınlık duyamıyorum.

Yaşananı yazmak... Çoğunlukla yahut sıklıkla kendi içine eğilip orada gördüklerini, yahut gördüklerinin çağrıştırdıklarını ben zamiriyle yazmak biraz daha kolaya kaçmak değil mi? Anlatacağınım kurgusu gereği olarak seçmek durumunda olduğun birinci kişi anlatımlarında bile, kendimi anlattığım gibi bir rahatsızlık çöker üstüme. O yüzden, ben ile anlattığım her şey, Ayla Kutlu’ya en uzak kimlikleri yeğler. Onların değer yargılarını, onların özgül yaşamlarını, onların sorunlarını, kısaca onların dünyalarını bana uzak olanlardan seçerim.

Yaşananı yazmak... Yazar en iyi yaşadığım yazarmış. Hayır, bu yargı doğru değil. Bu tembellik. Düş gücünü, dilini, kavrama yetisini kullanırken yazarın kimliği çok önemlidir ama, yaşadıklarını anlatırken hiç de önemli değildir. Yazar, yazdığı şey üstünde düşünür ve emeğine acımazsa, yaşadığım da yaşadığı kadar başarıyla anlatır diye düşünürüm. Yazar, vardığı yerde durarak yeni şeyler üretemez. Niteliklerini uç sınırlara kadar götürme çabasını sürdürmelidir. O yüzden yazarlık zor, yazarlığı başarıyla sürdürmek çok daha zor.

Öyküyü bireysel duyarlılıkları, izlenimlerini anlatmaktan daha uzun soluklu, daha toplumcu bir yazın türü olarak algılıyorum. Ancak böylesi metinlerin, bana zevk verdiğini anladım. O zaman öyküyü önemsedim ve sahip çıktım. Böylesi öyküler yerel insanımızın profilini daha da belirginleştiriyor.

Öyküde dil hataları veya dil güzelliği romandan daha kolay algılanıyor. Nedeni öykünün şiire daha yakın oluşu. şiirde sözcüklerin içeriği atmosfer oluşturur ya da oluşturmaz. Aynı duyarlı ortamı öyküyle yaratmak çok hoş. Bunu amaçlayınca, anlatılan şeyle dil arasında somut ilişkiyi sağlamak için özel çaba harcıyor, dil kuyumunu titizlikle ve bilgiyle işleme zorunluluğunu duyuyorsunuz. Anlatılacak şey amaç olmaktan çıkıyor, iyi, etkileyici ve çoğaltıcı anlatım önem kazanıyor. Böylece, daha az deneyimli okura (başka bir deyimle genç okura) yaklaşmayı başarıyorsunuz. Onların dil bilincini, dil tadını arttırabiliyor, onlar farkına varmadan onları yönlendirebiliyor, etkiliyorsunuz.

Öykülerimin bir yandan toplumsal tanıklık ki bu doğaldır yaptığını, bir yandan da Türkiye inşam kimliğinin tanıklığı yoluyla insanımızın özgün sorunlarını gündeme getirdiğini düşünüyorum. Kısaca, doğa, dil, kültür farklılığı, destekli insan tragedyaları etiketi taşıdıklarını söyleyebilirim.

Daha önce, öyküler yazmama karşın kendimi romancı saydığımı söylerdim. Öykü yazmak ikinci bir işti, bir artı oluşumdu. Şimdiyse bazı söyleyeceklerimi en özgün ve etkili söyleme biçimi gördüğüm için, öykü yazmayı daha çok seviyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült