Edebiyat

 

Yazının Doğası

Jonathan Culler
 

1. Dilin 'ön plana çıkaranı' olarak yazın. Genellikle ‘yazınsallık’ konusunun, dilin yazını dilin diğer amaçlar için kullanımından ayırt edilebilir kılacak biçimde düzenlenişinin ötesinde yer aldığı söylenir. Yazın, dilin kendisini ‘ön plana çıkaran’ dildir: Dili tuhaflaştırır, tuhaf biçimlerde şekillendirilmiş bir dille uğraştığınızı unutmamanız için onu size fırlatır — “Bak! Ben dilim!” Özellikle şiir dilin ses düzlemini düzenleyerek onu üzerinde düşünülecek bir biçime sokar. Aşağıda Gerard Manley Hopkins’in “Inversnaid” adındaki şiirinin girişi yer almakta:

This darksome burn, horseback Brown,

His rollrock highroad roaring down,

In coop and in coomb the fleece of his foam

Fluces and low to the lake falls home.‘

Dilsel kalıbın ön plana çıkması ‘burn ... Brown ... rollrock ... road roaring’ seslerinin ritmik yinelenmesive ‘rollrock’ gibi sıra dışı sözel bileşimler, dilsel yapıların kendilerine dikkat çekmek için düzenlenmiş dille uğraşmakta olduğumuzu netleştirir

* Bu kopkoyu dere, at sırtı renginde / Kayalık dik yatağında çağlar kükreyerek / Dar geçitlerde, geniş vadide köpüğünü saçarak / Çağıldar ve akar aşağıdaki göle, yuvasına.

 

Ama bir şey yazın olarak tanımlanmamışsa okuyucuların çoğu zaman dilsel yapılanmanın farkına varmadıkları da doğrudur. Standart düzyazı okurken dinlemezsiniz. Bu tümcenin ritmi okuyucunun kulağını tırmalayan türden değildir; ama bir uyak aniden belirecek olsa ritmi duyacağız bir şey haline getirecektir. Yazınsallığın geleneksel göstergesi olan uyak zaten başından beri orada duran ritmin farkına varmanızı sağlar. Bir metin yazın adı altında çerçevelendiğinde, genellikle göz ardı ettiğimiz ses yapılanmasına ya da diğer türden dilsel düzenlemelere dikkat etmeye başlarız.

2. Dilin bütünleşmesi olarak yazın. Yazın, metnin çeşitli unsurlarının ve bileşenlerinin karmaşık bir ilişkide bir araya getirildiği dildir. Değerli bir amaç için katkımı isteyen bir mektup aldığımda mektubun tonunun anlamı yansıttığını düşünmem pek olanaklı değildir, oysa yazında farklı dilsel düzeylerdeki yapılar arasında ilişkiler berkitme ya da karşıtlık ve karşılık ilişkileri mevcuttur: ses ve anlam arasında, dilbilgisel yapı ve izleksel kalıplar arasında. Bir uyak iki sözcüğü (‘suppose/knows’’) bir araya getirmek yoluyla bunların anlamlarını ilişkiye sokar. (‘Bilmek’ ‘sanmak’ın karşıtı mıdır?)

Ama belli ki ne (1) ne (2) ne de ikisi birden yazın için bir tanım sağlayamamaktadır. Yazın her türüyle (l)’de önerildiği gibi dile ön plan sağlamaz (birçok roman bunu yapmaz) ve ön plana çıkarılmış dilin de her zaman yazın olması

*Suppose: sanmak; know: bilmek.

gerekmez. Dikkatlerini dile çekip sizi hata yapmaya yöneltmelerine karşın söylenmesi zor tekerlemeler (“Peter piper picked a peck of pickled peppers”) ender olarak yazınsal olarak nitelendirilir. Reklamda dilsel gereçler genelde lirik şiirlerde olduğundan daha cesurca ön plana çıkarılır ve farklı yapısal düzeyler daha otoriter bir biçimde bütünleştirilebilir. Saygın bir kuramcı olan Roman Jakobson, dilin ‘şiirsel işlevi’ konusunda kendisine örnek olarak bir şiirden bir mısra değil, Dvvight D. (‘İke’) Eisenhower’ın Amerikan başkanlığı kampanyasından siyasal bir slogan seçmiştir: I like ike. Burada, sözcük oyunu yoluyla, beğenilen nesne (‘like’) ile beğenen nesne (‘1/ben’) eylem (‘like/beğenmek’) içinde sarmalanır: Hem ben hem de like beğenmek içinde birleştirilmişken ben nasıl olur da like’dan hoşlanmam? Bu reklam yoluyla like’ı beğenme gereksinimi dilin yapısına işlenmiş gibidir. Şu halde, neden, dilin farklı düzeyleri arasındaki ilişkilerin yalnızca yazına uygun olması değildir, yazında bizim biçim ile anlam arasında ya da izlek ile dilbilgisi arasında ilişkiler aramamızın ve kullanmamızın, her bir unsurun bütünün etkisine yaptığı katkıyı anlamaya çalışmamızın, bütünleşme, gerilim ya da uyumsuzluk bulmamızın daha olası olmasıdır.

On plana çıkarmaya ya da dilin bütünleşmesine odaklanan yazınsallık açıklamaları, örneğin, Marslıların yazın türlerini diğer yazma türlerinden ayırmalarını sağlayacak testler sağlamaz. Bu tür açıklamalar, yazının doğasına ilişkin çoğu sav gibi, dikkatleri yazının merkezi olma savında bulunan belirli yönlerine yönlendirme işlevini görebilir. Bu açıklamanın bize söylediği şey, bir şeyi yazın olarak inceleyebilmenin her şeyden önce onun dilinin düzenlenişine

bakmak olduğu, onu yazarının tini ya da onu üreten toplumun yansıması olarak okumamak olduğudur.

3. Kurgu olarak yazın. Okuyucuların yazına farklı yaklaşmalarının bir nedeni de sözcelerinin dünyayla özel bir ilişkiye ‘kurgusal’ adını verdiğimiz ilişkiye sahip olmalarıdır. Yazınsal eser konuşmacıyı, aktörleri, olayları ve sezindirilen bir okuyucuyu (eserin nelerin açıklanması gerektiği ve dinleyicinin neleri bilmesi gerektiği kararları doğrultusunda şekillenen bir okuyucuyu) içeren kurgusal bir dünyayı yansıtan dilsel bir olaydır. Yazınsal eserler tarihsel bireyler yerine hayali bireylere değinir (Emma Bovary, Huckleberry Firın) ama kurgusallık karakterler ve olaylarla sınırlı değildir. Sözcenin durumuyla ilişkili yönlendirici dil özellikleri olan ve yönsel olarak adlandırılan adıllar (I/ ben, you/sen) ya da yer ve zaman belirteçsileri (here/burada, there/orada, now/şimdi, then/o zaman, yesterday/dün, tomorrotv/yarın) yazında farklı biçimlerde işlev görür. Bir şiirdeki now/şimdi (“now... gathering swallows twitter in the skies”') şairin o sözcüğü yazdığı ana ya da ilk basımının zamanına değil, şiir içindeki eyleminin gerçekleştiği kurgusal dünyadaki bir zamana değinir. Ve lirik bir şiirde, örneğin Wordsworth’ten alman “I wandered lonely as a cloud”" içinde, geçen ‘I/ben’ sözcüğü de kurgusaldır; şiiri yazan görgül birey William Wordsworth’ten oldukça farklı biri olabilecek şiir konuşucusuna göndermede bulunmaktadır. (Şiirin ya da anlatıcısına olan ile Wordsworth’e yaşa

' Şimdi... toplaşan kırlangıçlar gökyüzünde ötüşüyor. " Gezindim bir başıma, bir bulut gibi.

Ama yaşlı bir adam tarafından yazılan bir şiirin genç bir konuşucusu da ya da bunun tam tersi olabilir. Ve romanların anlatıcıları, öyküyü anlatırken ‘ben’ diyen karakterler, yazarlarının deneyim ve yargılarından oldukça farklı deneyimlere sahip olabilir ve yargılarda bulunabilir.)

Kurguda, konuşucuların söylediklerinin yazarların düşündükleriyle ilişkisi her zaman bir yorum sorunudur. Dünyada anlatılan olaylar ve durumlar için de durum böyledir. Kurgusal olmayan söylem genellikle onu nasıl algılayacağınıza yönelik bir bağlam içindedir: bir kullanma kitapçığı, bir gazete haberi, yardım derneğinden bir mektup. Ancak, kurgunun bağlamı kurgunun ne hakkında olduğu sorusunu net bir biçimde yanıtsız bırakır. Dünyaya yapılan gönderme, kendilerine yorum tarafından kazandırılan işlev ölçüsünde yazınsal eserlerin bir iyesi değildir. Eğer bir dostunuza “Yarın saat sekizde Hard Rock Cafe’de akşam yemeği için buluşalım" derseniz, dostunuz bunu somut bir davet olarak alacak ve zaman ve uzamsal göndergeleri sözcenin bağlamından (‘yarın’ 14 Ocak 2002 ve ‘sekiz’ de Doğu Standart Zamanına göre 20.00 demek) çıkaracaktır. Ama şair Ben Jonson “Inviting a Friend to Supper” (Bir Dostu Yemeğe Davet) başlıklı bir şiir yazdığında, bu eserin kurgusallığı onun dünyayla ilişkisini bir yorum sorunu durumuna sokar: Mesajın bağlamı yazınsaldır ve şiirin öncelikle kurgusal bir konuşucunun tutumlarını nitelendirip geçip gitmiş bir yaşam biçimini mi özetlediğine, yoksa dostluk ile basit zevklerin insanın mutluluğu için en önemli şeyler olduğunu mu sunduğuna karar vermemiz gerekir.

Hamlet’i yorumlamak, diğer her şey bir yana, bu eserin Danimarkalı prensin sorunlarından mı, ben kavramında değişimler yaşayan Rönesans dönemi insanlarının ikilemlerinden mi, genelde erkeklerle anneleri arasındaki ilişkilerden mi, ya da (yazınsal olarak da dahil olmak üzere) betimlemelerin deneyimlerimizden nasıl bir anlam çıkarılacağı sorununu nasıl etkiledikleri sorusundan mı bahsediyor biçiminde okunacağına bağlıdır. Oyun boyunca Danimarka’ya değiniliyor olması onu Danimarka konulu bir esermiş gibi okumanız gerektiği anlamını taşımaz; bu yorumsal bir karardır. Hamlet’i çeşitli farklı düzeylerde çeşitli farklı yollardan dünyayla ilişkilendirebiliriz. Yazının kurgusallığı, dili, içinde kullanılıyor olabileceği diğer bağlamlardan ayırır ve eserin dünyayla ilişkisini yoruma bırakır.

4. Estetik nesne olarak yazın. Yadının şu ana kadar tartışılan nitelikleri dilsel düzenlemenin ek sağlayıcı düzeyleri, sözcenin pratik bağlamlarından ayrılma, dünyayla kurgusal ilişki dilin estetik işlevi genel başlığı altında bir araya getirilebilir. Estetik, tarihsel açıdan sanat kuramının adıdır ve güzelliğin sanat eserlerinin nesnel bir niteliği mi yoksa izleyenlerin öznel bir tepkisi mi olduğu konusu ile güzel olanın gerçek ve iyi olanla ilişkisi konusunda görüşler içermiştir.

Modern Batı estetiğinin başlıca kuramcısı Immanuel Kant’a göre, estetik, maddesel dünya ile tinsel dünya, güçler ve büyüklükler dünyası ile kavramlar dünyası arasındaki farkı kapatma girişiminin adıdır. Estetik nesneler, tıpkı tablolar ya da yazın eserleri gibi, duyulara hitap eden biçim (renkler, sesler) ve tinsel içeriği (görüşler) birleştirmeleri yoluyla maddesel ile tinseli bir araya getirme olasılığını örneklerler. Yazınsal bir eser estetik bir nesnedir, çünkü, ilk baştan içerilen ya da bekletilen diğer iletişimse! işlevlerle, okuyucuyu biçim ile içerik arasındaki karşılıklı ilişkiyi düşünmeye yönlendirir.

Kant ve diğer kuramcılara göre estetik nesneler ‘amaçsız bir amaçlılık’ içerirler. Yapılandırılmalarında bir amaçlılık vardır: Parçalan bir hedef uğruna birlikte çalışsınlar diye yapılmışlardır. Ama bu hedef harici bir amaç olmayıp, sanat eserinin kendisi, eserde mevcut olan zevk ya da eser tarafından fırsat tanınan zevktir. Pratikte bu demektir ki, bir metni yazın olarak nitelendirmek, eseri bizi bilgilendirmek ya da ikna etmek gibi bir amacı gerçekleştirmek için öncelikle tasarlanmış biçimde görmek olmayıp, o metnin parçalarının bütünün etkisine katkısını aramaktır. Öykülerin konuyla bağlantıları ‘anlatabilirlik’lerinde yatan sözceler olduğunu söylediğimde, öykülerde bir amaçlılık (onları ‘iyi öykü’ yapan nitelikler) olduğunu ama bunun kolaylıkla harici bir amaca bağlanamayacağını belirtmekte ve böylece öykülerin, hatta yazınsal olmayan öykülerin estetik, duygusal niteliklerini belirtmekteyim. İyi bir öykü anlatılabilir niteliktedir, okuyucuda ya da dinleyenlerde “buna değer” izlenimi bırakır. Eğlendirebilir, yol gösterebilir, kışkırtabilir, birden fazla etkiye sahip olabilir, ama iyi öykülerin genelini bunlardan herhangi birine sahip olmayanlar biçiminde tanımlayamazsınız.

Metinler arası ya da özdönüşür yapı olarak yazın. Yakın zamanlarda kuramcılar eserlerin diğer eserlerden oluştuğunu ileri sürmekteler: aldıkları, yineledikleri, karşı çıktıkları, dönüştürdükleri önceki eserler tarafından olanaklı kılındıklarım. Bu kavram bazen ‘metinler arasılık’ gibi süslü bir adla da adlandırılır. Bir eser diğer metinler arasında, onlarla ilişkisi sayesinde var olur. Bir şeyi yazın olarak okumak, o şeyi diğer söylemlerle ilişkisi açısından anlama sahip dilsel bir olay olarak düşünmektir, örneğin, önceki şiirler tarafından yaratılan olasılıklara dayanan bir şiir ya da gününün siyasal uzsözlülüğünü sahneleyen ve eleştiren bir roman gibi. Shakespeare’in “My mistress’ eyes are nothing like the sun” (Sevgilimin Gözleri Güneşle Kıyaslanmaz Bile) adlı sonesi aşk şiirleri geleneğinde kullanılan eğretilemeleri alır ve onları inkar eder (“But no such roses see I in her cheeks”*) onların “when she walks, treads on the ground”** diye tanımladığı bir kadına özgü yol olmalarını inkar eder. Bu şiir onu olanaklı kılan gelenekle ilişkisi açısından.anlama sahiptir.

*Ama göremiyorum öyle güller yanaklarında.

**’ Yürüdüğünde, ezer adeta yeri.

Bir şiiri yazın olarak okumak, onu diğer şiirlerle ilişkilendirmek, anlam kazanma yolunu diğerlerinin anlam kazanma yoluyla karşılaştırmak olduğuna göre, şiirleri şiir sanatıyla aynı düzeyde olduklarını düşünerek okumak olasıdır. şiirler şiirsel hayal gücünün ve şiirsel yorumlamanın operasyonlarına dayanmaktadır. Bu noktada, ele aldığımız kuramda önem taşıyan diğer bir kavramla karşılaşmaktayız: yazının “özdönüşürlülük” \selfreflexive\ kavramı. Romanlar bir düzlemde romanlar hakkındadır, deneyimlere şekil ya da anlam kazandırma ve bunları betimlemenin sorunları ve olasılıkları hakkındadır. Bu nedenle M adam Bovary, Emma Bovary’nin ‘gerçek yaşamı' ile hem kadının okuduğu romantik romanların hem de Flaubert’in kendi romanının deneyime bir anlam katma yolu arasındaki ilişkinin bir araştırması biçiminde okunabilir. İnsan bir roman (ya da bir şiir) konusunda, o eserin anlam kazandırma konusunda imalı biçimde söylediklerinin kendisinin anlam kazandırmaya kalkışma yoluyla nasıl ilişkili olduğunu her zaman sorgulayabilir.

Yazın, yazarların yazını ilerletme ya da yenileme çabasında olduklan bir uygulamadır ve böylece her zaman için yazının kendisinin dolaylı bir biçimde yansımasıdır. Ama bir kez daha, bunun diğer biçimler için de söylenebilecek bir şey olduğunu bulmaktayız; arabaların arkasına yapıştırılan sloganlar, şiirler gibi, daha önceki benzer sloganların anlamlarına bağımlı olabilir: “Nuke a Whale for Jesus!”* sloganı “No Nukes”, “Save the Whales” ve “Jesus Sayes”" olmaksızın hiçbir anlam taşımaz ve “Nuke a Whale for Jesus” sloganının da gerçekte arabaların arkasına yapışanları sloganlar hakkında olduğu kesinlikle söylenebilir. Son olarak, yazının metinler arasılığı ve özdönüşürlülüğü tanımlayıcı bir nitelik değil, dil kullanım yönlerine ait bir ön plana çıkarma ve başka yerlerde de gözlenebilecek betimlemeye yönelik sorulardır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült