Edebiyat

 

Yazınımız Modern Mi?

Octavio Paz


Batı yazını için onun tek olduğunu söylemek, anında, geçerli bir tepki doğurur: İtalyan on bir hecesiyle iki heceli İngiliz dizeleri arasında, Camoens ve Hölderlin, Ronsard ve Kafka arasında ortak olan ne var? Buna karşın, Batı'nın yazının bir bütün olduğunu öne sürmek, hem akla yakın, hem de yadsınmaz görünüyor. İngiliz, Alman, İtalyan veya Polonya yazını dediğimiz birimlerin her biri, bağımsız ve tek başına bir teklik oluşturmaz, ama diğerleriyle sürekli ilişki halinde bir bütün oluşturur. Corneille, Juan Ruiz de Alarcön'un yapıtını okudu ve yararlandı, Shakespeare de Monteigne ile aynı şeyi yaptı. Batı’nın yazını bir ilişkiler ağıdır; idyomlar, yazarlar, biçemler ve yapıtlar, sürekli bir içiçelikte yaşadılar ve yaşıyorlar. İlişkiler, çeşitli yönlerde ve farklı planlar üzerinde kendini gösteriyor. Bazıları yakınlık, bazıları da çelişki türündendir: Chaucer, Gülün Romanı'nı çevirdi, ama Alman romantikleri Racine'e karşı ayaklandılar. İlişkiler mekansal veya zamansal olabilir: Manş'ın öte yakasında, Eliot Laforgue'un Şiirini keşfetti; Pound, zamanın öte yanında, 12. yüzyıldaki Oksitanya Şiirini. Bütün büyük yazınsal hareketler uluslar ötesiydi ve geleneğimizden gelen bütün büyük yapıtlar da başka yapıtların sonucu bazen de karşılığı oldu. Batı yazını, kendi kendisiyle kavga halinde, bir yönüyle de yinelemeler ve değişimler olan bir evetlemeler ve hayırlamalar peşpeşeliği içinde, durmadan kendi kendine ayrışan ve buluşan bir bütündür.

Hareket halinde ve doğallıkla da, yayılma halindeki yazın... Yalnızca başka topraklara (Amerika, Avustralya, Güney Afrika) yayılmakla kalmadı, ama daha başka yazınlar da yarattı. Kutuplarından birinde, Slav yazınlarının boy verdiği görüldü; öteki kutupta, İngiliz, İspanyol, Portekiz ve Fransız dillerindeki Amerikan yazınları. Kısa bir süre sonra, bu yazınlardan biri Kuzey Amerika'nınki evrensel konuma geldi; yani kültürel ve tarihsel evrenimizin tamamlayıcı parçası haline geldi demek istiyorum. 19. ve 20. yüzyılları, Melville, Poe, Whitman, James, Faulkner, Eliot olmaksızın kavramak mümkün değildir. Öteki evrensel yazın, Rus yazını oldu. Özellikle oldu diyorum, zira bu yüzyıl boyunca bize büyük ozanlar ve romancılar vermekten geri durmamış olan Kuzey Amerika yazınının tersine, Rus yazı sanatı bir gün batımına uğradı. Aslında, gün batımı sözcüğü doğru değil, çünkü bir doğal olguyu, insanların istencinden bağımsız bir doğal olguyu belirtiyor; oysa ki Rus yazınının tahribine, bir grup insan tarafından isteyerek girişildi. Ve burada, modern tarih içinde olağan dışı olan, tek olan şey de Hitler'in girişimi en sonunda başarısız kaldığına göre bu tahribatın, toplumu olduğu kadar, insan doğasını da değiştirmeyi ödev bellemiş Prometheusvari bir tarihsel projenin sonucu olmasıydı. 2. yüzyılda yaşamış bir Hıristiyan’ın, eğer yeniden yaşasaydı, kendi çağında, bugünden yarına diye bellediği şeyin, İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişinin, iki bin yıl geçmiş olduğu halde gerçekleşmemiş olduğunu fark edince uğrayacağı düş kırıklığı, Marx ve Engels'in Manifesto'nun yayımlanışından bir buçuk asır sonra düşüncelerine reva görülen muameleyi kendi gözleriyle görmüş olsalardı duyacakları utancın yanında, muhakkak hafif kalırdı. Son yıllarda, Rus yazınının yeniden doğuşuna tanık olunabildiği doğrudur. Soljenitsyne, Siniavski, Brodski ve daha başkaları... Ama bu yazarların etkinliği, yazınsal olmaktan çok ahlakidir.Soljenitsyne bir biçem değil, bir vicdandır: yapıtları bir dünya görüşü getirmekten çok, dünyamızın dehşetine tanıklık etmektedir.

Avrupalı olmayan üçüncü yazın, iki büyük kolu ile Latin Amerika yazınıdır: Portekiz ve Kastilyan kollan. (Franko Amerikan yazı sanatının durumu farklıdır.) Brezilya ve İspanyol-Amerikan yazınlarının evrimi büyük benzerlikler ve yakınlıklar göstermekteyse de, gerçekte, birbirinden bağımsız evrenler söz konusudur. Gelişmeleri, kaderin, yakın ama aralarında hiçbir iletişim bulunmayan iki kente yerleştirdiği ve benzer koşullarla karşılaştıklarında, aynı biçimde tepki gösteren ikizleri düşündürüyor. Brezilyalı ve İspanyol-Amerikan ozanlar, bu yüzyıl boyunca aynı etkileri Fransız sembolizmi, Eliot, gerçeküstücülük, Pound almışlarsa da, şu son yıllar bir yana bırakılacak olursa, aralarında en ufak bir ilişki bile olmamıştır. Aynı şey, roman, tiyatro ve deneme için de söylenebilir. Bunun dışında, Brezilya tarihi de, öteki Latin Amerika ülkelerinin tarihinden farklı seyretti. Bütün bu nedenlerden ötürü, burada yalnızca İspanyol-Amerikan yazınına değineceğim.

Başlangıçlarında, bizim yazınımız İspanyol yazı sanatının düpedüz bir uzantısıydı, tıpkı Kuzey Amerikalı yazarların İngiliz yazınım sürdürmeleri gibi. 16. yüzyılın sonundan bu yana, İspanyol-Amerikan ulusları, özellikle de Peru ve Yeni İspanya naiplikleri, Kastilya yazınına belirleyici kimlikler armağan ettiler. Dramaturg Ruiz de Alarcon ile kadın ozan Sor Juan ines de la Cruz'u anımsatmak yeter. Bunların yapıtlarında, Amerikan köklerini ortaya koyan kimi çizgiler veya deyişler bulmak mümkündür; ama bu özellikler, bize ne kadar belirgin görünürse görünsünler, onları, zamanlarının İspanyol yazınından ayırmaz. Ruiz de Alarcon, Lope de Vega'dan farklıdır, ama onun tiyatrosu bir başka gelenek kurmaz: yalnızca, daha ince ve daha az aşın, bir başka duyarlılığı dile getirir; Sor Juan Madrit'teki çağdaşlarından üstündür, ama onunla bir başka Şiirsel dönem başlamaz; asıl, onun yapıtlarıyla 17. yüzyılın büyük İspanyol nazımı son bulur. 18. ve 19. yüzyıllar İspanyol-Amerikan yazını, çok iyi bilinen istisnalar dışında, o dönemde İspanya’da yazılmış olan kitapların genel zayıflık ve vasatlıklarını paylaşır. Ne neoklasisizmin, ne romantizmin şansı olmuştur bizim dilimizde.

Geçen yüzyılın sonunda, Fransız sembolik şiiri tarafından döllenmiş olarak, İspanyol-Amerikan nazımı ortaya çıkar. Onunla ve onun aracılığıyla, bir süre sonra da öykü ve roman doğar. Karanlık bir dönemin sonunda, ozanlarımız ve romancılarımız, yüzyılın ikinci yarısında bir evrensel bilgiye ulaşmışlardı. Bugün hiç kimse, özgün ve İspanyolcadan farklı çizgiler taşıyan bir İspanyol-Amerikan yazınının varlığını yadsımıyor. Bu yazın, Şiirsel yapıtlarda ve düzyazıyla kaleme alınmış öykülerde zengin, tiyatro aleminde ve yazınsal, felsefi ve ahlaki eleştiri alanında fukara göründü. Özellikle eleştirel düşünce küresinde görünür olan bu zayıflık, aramızdan bazılarının kendi kendilerine, acaba İspanyol-Amerikan yazını bize göründüğü ve olduğu kadar modern mi gerçekten diye sormalarına yol açtı. Soru yerindedir, zira 18. yüzyıldan beri, eleştiri, modern yazının kurucu öğelerinden birini oluşturuyor. Eleştirisi olmayan bir yazın modern değildir, ya da özel ve çelişkili bir biçimde öyledir.

İspanyol Amerikasında eleştirinin yokluğu üzerine sorulan bu soruyu yanıtlamadan önce, onu açık seçik formülleştirmek gerekir: eleştirel bir yazının mı olmadığı söylenmek isteniyor, yoksa yazınsal, felsefi veya ahlaki eleştirimizin mi olmadığı? Birincisinin varlığı bana yadsınmaz görünüyor. Hemen hemen bütün İspanyol-Amerikan yazarlarında, doğrudan veya dolaylı, toplumsal veya metafizik, gerçekçi veya alegorik, eleştirinin şu ya da bu biçimde ortaya çıktığı görülür. Nitekim, örneğin Mariano Azuela'nın yapıtında, romanesk buluşu siyasal eleştiriden nasıl ayırmalı? Meksikalı romancının tam karşıtı bir yazar olan Borges veya Borges'ten çok değişik bir yazar olan Mario Vargas Llosa için de aynı şey söylenebilir. Borges'in öyküleri hemen hemen her zaman metafizik bir eksenin etrafında döner: bizim gerçek dediğimiz şeyin gerçekliğini sorgulayan akılcı kuşku... Açık seçik diye bellenmiş birtakım kavramların köktenci bir eleştirisidir. Söz konusu olan: mekanın, zamanın, bilincin kimliğinin eleştirisi... Vargas Llosa'nın romanlarında, kıssadan hisse ahlakın ayrılmaz parçasıdır, İspanyolcadan çok Fransızca anlamıyla, yani beşeri içselliğin betimlenişi ve çözümlenişi olarak... Üç yazarda da, eleştiri ayrılmaz bir şekilde imgelemenin buluşlarına ve uydurmalarına bağlıdır; ve bu kez, imgeleme gerçekliğin eleştirisi olarak harekete geçer. Toplumsal metafizik, ahlaki manzaralar: bunların her birinde, gerçeklik, sözsel buluşun ve eleştirinin çifte operasyonuna uğradı. İspanyol-Amerikan yazını yalnızca bizim gerçekliğimizin ifadesi olmadığı gibi, bir başka gerçekliğin keşfi de değildir: bu gerçekliklerin gerçekliği üzerine, yine bir sorudur.

Eleştirinin düşünme ve düşünce gibi olmaktan çok yaşamsal tavır gibi Amerika’mızın şiiri ve anlatısı içindeki sürekli varlığında rastlantısal hiçbir şey yok. Bu bütün modern yazınlar için ortak bir çizgidir. Ve şu da bizim gerçekten neyin devamı olduğumuza, fazladan bir kanıttır kendiliğinden besbelli olan şeyi de kanıtlamam gerektiğini düşünürsek: tarihi, dille ve kültürle, biz Batı'ya mensubuz, yoksa demagoglarımızın sözünü ettikleri o bulutumsu Üçüncü Dünya'ya değil. Biz Batı'nın bir kutbuyuz tuhaf, fukara ve karşıt bir kutup. Eleştiri modern çağın doğuşundan beri bizim uygarlığımızın beyinsel ve ahlaki gıdası oldu. Modern yazınla geçmişin yazını arasındaki sınırı çizen odur. Calderon'un bir tiyatro oyunu akılla inşa edilmiştir, eleştiriyle değil; bu, tanrısal hikmetin söylemi ve yeryüzündeki yansıması; insanın özgürlüğü içinde açımlanan bir akıldır. Balzac'ın bir romanındaysa, bunun tersine, eylem, bir ilahi kanıtlayış olarak değil, ama göreli nedenler ve koşullar, bu arada beşeri tutkular ve rastlantı tarafından yönetilen bir öykü olarak ortaya çıkar. Modern yapıtlarda, aynı zamanda boş bir bölge; eleştiri tarafından kemirilmiş eski tanrısal inançların bıraktığı boşluk olan, bir belirsizlik bölgesi vardır. Şu ya da bu biçimde, o boş bölgenin ortaya çıkmadığı çağdaş bir İspanyol-Amerikan yapıtı bulmak çok zor olurdu. Bu bakımdan, yazınımız moderndir. Hem de, eleştiriyi hiç tanımayan ve hemen her zaman onu baskı altına alan siyasal ve toplumsal sistemlerimizden daha eksiksiz bir tarzda modemdir.

Ne ki, eleştirel yazından söz etmek yerine, yazınsal, siyasal ve ahlaki eleştiri sorununa yanaşırsak, soruya verilecek yanıt o denli tek ve kuşatıcı olmayacaktır. Hiç kuşkusuz, yalnızca çağdaşları saymak gerekirse, Andres Bello'dan Pedro Henriquez Urena'ya ve Jöse Enrique Rodo'dan Alfönso Reyes'e kadar, birtakım iyi yazın eleştirmenleri gördük, o halde, İspanyol Amerikası'nda neden eleştirmenlerimizin olmadığı söyleniyor? Konu engin ve karmaşık. Ben burada bir açıklama ilkesi başlatmakla yetineceğim. Bu belki neden değil, ama eminim ki, en azından, nedenlerden biridir.

iyi bir yazınsal eleştiri her zaman oldu; bizim tanımamış olduğumuz ve halen de tanımadığımız, özgün beyinsel hareketlerdir. Bizim tarihimizde, Schlegel kardeşler ve gruplarıyla; Coleridge'le, Wordsvvorth'la ve çevreleriyle; Mallarme ve Sah toplantılarıyla kıyaslanabilecek hiçbir şey bulunmaz. Ya da, daha yakın örnekler yeğlenirse, Birleşik Devletler'deki new criticism ile, İngiltere'deki Richards ve Leavis ile veya Paris'in yapısalcılarıyla kıyaslanabilecek bir şey... Bu garabetin nedenini nedenlerinden birini keşfetmek zor değil: dilimiz, felsefenin alanında da, bilimlerin ve tarihin alanlarında da gerçek bir eleştirel düşünce ortaya koyamadı. Kant olmaksızın, Coleridge belki de Şiirsel imgeleme üzerindeki düşüncelerini yazmamış olacaktı; Saussure ve Jakobson'suz, yeni eleştiri olamayacaktı. Felsefi ve bilimsel düşünce ile yazınsal eleştiri arasında, sürekli bir içiletişim vardır. Modern çağda, ozanlar aynı zamanda birer eleştirmendiler ve Baudelaire'den Eliot'a, pek çok olayda, düşünmeyi yaratmadan, şiirseli şiirden ayırmak mümkün değildir. İspanya, Portekiz ve bunların eski sömürgeleri istisna oluşturur. İspanya’da bir Ortega y Gasset, Arjantin'de bir Borges ve eleştirel bilinçle donanmış birkaç ender ozan ve romancı gibi bireysel çıkışlar bir yana bırakılırsa, beyinsel olarak ikinci elden yaşamaktayız. Birkaç mükemmel yazın eleştirmenine sahibiz, ama İspanyol Amerikası özgün ve kendine has beyinsel hareket tanımadı, tanımıyor. işte bunun için biz, Batı'nın tuhaf bir parçasıyız.

Tuhaflığımız ne zaman başladı: 17 yüzyılda mı, 18. de mi? Bir Descartes'ımız da, "bilimsel devrim" adı verilene benzer bir şeyimiz de olmamakla birlikte, bana öyle geliyor ki, bizim asıl eksikliğimiz Ansiklopedi'nin ve eleştirel felsefenin benzerlerinin olmayışıdır. Bizim 18. yüzyılımız olmadı: en iyi niyetlerle bile, bir Feijoo'yu veya bir Jovellanos'u Hume ile Locke ile, Diderot, Rousseau veya Kant ile kıyaslayanlayız. işte büyük kopuş: modern çağın başladığı yerde, bizim de ayrılışımız başlıyor. Bu yüzden ülkelerimizin modern tarihi tuhaf bir tarih oldu. Ansiklopedi'yi de burjuva devrimini de ne Eleştiri ne Giyotin — tanımadığımız için, Eleştiriye ve onun yapılarına karşı o tutkusal ve zihinsel tepkime olan Romantizmi de, yeterince tanımadık. Bizimki alayişli ve dışa dönüktü. Başka türlüsü de olamazdı: romantiklerimiz, acısını tatmadıkları bir gerçekliğe karşı ayaklanıyorlardı: aklın zorbalığı. Ve bu böyle sürdü... 18. yüzyıldan beri, dansın ölçüsünü unuttuk, bazı bazı, "modernci" çağda olduğu gibi, günün figürlerini sınıyoruz. Bereket versin, bunu da tümüyle başaramadık. Bundan ötürü de yakınacak değilim; kendimizi ölçüye uydurabilmekteki beceriksizliğimiz, sanki ters yönden, benzersiz yapıtlar üretti. Olağanüstü sıfatını hak eden yapıtlar... Buna karşılık, düşünce alanında, siyasa, kamu ahlakı ve toplumsal yaşam alanında, tuhaflığımız bir felaketti.

Tarihçilerimizin çoğunu dinlersek, modern çağ, Latin Amerika'da, Bağımsızlık Mücadelesi ile birlikte başlar. Önerme fazlasıyla genel ve kategoriktir. Bir kez, Brezilya'nın bağımsızlığı, onu kıtanın diğer ülkelerindeki bağımsızlık hareketlerinden açıkça ayıran, bir defalık özellikler gösterir. Ayrıca, İspanyol Amerikası'nda bile, bağımsızlık olgusu, tekil değil, ama çoğuldur: Meksika'nın bağımsızlığı ile Arjantin'inki aynı doğrultuda değildir ve Venezüella'nınki Peru'nun bağımsızlığı ile aynılaştırılamaz. İkincisi, eğer Bağımsızlık Mücadelesi ülkelerimizde modem çağın başlangıcını işaretliyorsa, bunun çok garip bir başlangıç olduğunu itiraf etmek gerekir.

İdeologlarımızın ve devrim önderlerimizin esinlendikleri modeller, Birleşik Devletler'in Bağımsızlık Savaşı ve az biraz da, Fransız İhtilalı’dır. Kuzey Amerika'nın eylemi yeni kıta üzerinde yeşertilmiş İngiliz düşüncelerinin, kumullarının ve ilkelerinin bir sonucu aşırı ve isterseniz, çelişkili bir sonucu, ama yine de bir sonucu oldu. İngiltere ile ayrılış İngiltere'nin yadsınması olmadı: ilk sömürgeleri temellendirmiş olan ilkelerin ve inançların, özellikle de din özgürlüğü ilkesinin evetlenmesi oldu. Birleşik Devletler'de, özgürlük ve demokrasi, siyasal kavramlar olmazdan önce, birer dinsel deneyim oldular ve dayanakları da Reform hareketindedir. Bağımsızlık Savaşı, Birleşik Devletleri İngiltere'den kopardı, ama yeni ulusun üzerinde kurulduğu dini, kültürü ve ilkeleri değiştirmeye asla kalkışmadı. İspanyol Amerikan sömürgelerinin Metropol ile ilişkisi tümden farklıydı. Bizim ülkelerimizi yaratmış olan ilkeler Karşı-reformun, mutlak monarşinin, yeni Thomas'cılığın ve 18. yüzyılın ortalarında da, III. Charles'ın "aydınlık despotizminin ilkeleriydi. İspanyol-Amerikan bağımsızlığı yalnızca bir ayrılık hareketi değil, ama İspanya’nın yadsınışı hareketi oldu. Bu gerçek bir ihtilaldı tıpkı Fransa'daki gibi, yani bir sistemin yerine bir başkasını geçirme kalkışması: Mutlakıyetçi ve Katolik, İspanyol monarşik rejimi, cumhuriyetçi, demokratik ve liberal bir rejim kurmak üzere devrildi.

Fransız İhtilalı’yla benzerlik yine de belirsizlikler içeriyor. Fransa'da, bir yandan devrimci düşünceler, bir yandan da, onları özümseyen ve onlan gerçekleştirmeye kalkışan insanlar ve sınıflar arasında, organik bir ilişki vardı. Bu düşünceler, yalnızca "aydınlar" ve burjuvazi tarafından değil, bizzat soylular tarafından da düşünülmüş ve yaşanmıştı. İstediği kadar soyut, hatta ütopik görünsünler, bir bakıma, onları tasarlamış olan insanlara ve onları bayraklaştıran sınıfların çıkarlarına uymaktaydılar. Aynı olgu Birleşik Devletler'de de meydana geldi. Her iki şıkta da, modern düşünceler için kavga veren insanlar, modern kişilerdi. Buna karşılık, İspanyol Amerika'sında, bu düşünceler bir o kadar da maskeydi: bunların gerisinde dönenip duran insanlar ve sınıflar, Ispanyol hiyerarşik toplumunun doğrudan mirasçılarıydı: toprak ağaları, tacirler, askerler, ruhbanlar, memurlar. Geleneksel üçlü bürokrasiye; Devletin, Ordunun ve Kilisenin bürokrasisine ortak, latifundiyacı ve merkantil bir oligarşi... Bağımsızlık Hareketi yalnızca kendi öz yadsınmamız anlamına gelmiyordu, ama bir aldatmacaydı aynı zamanda. Bizim demokrasimizin gerçek kimliği Caudilloculuktur, liberalizmimiz ise yektecilikten başka bir şey değil. Modernliğimiz, ikiyüzlülüktü ve hala öyle. 19. yüzyılın ikinci yarısında, İspanyol-Amerikan "aydınları" liberallik maskesini pozitivizminkiyle değiştirdiler, 20. yüzyılın ikinci yarısındaysa, Marksizm-Leninizm'inkiyle. Düşkünlüğün üç biçimi...

Halklarımız sıfırı tüketti mi? Modern Batı uygarlığının felsefi ve siyasal, oluşturucu fikirlerinin bizde yerleşmeyi başaramadıklarını söylemek daha doğru olacaktır. Bu açıdan, bizim Bağımsızlık Mücadelemiz modern çağın başlangıcı gibi değil, ama İspanyol imparatorluğunun kopuş ve parçalanış anı olarak düşünülmek gerekir. Tarihimizin ilk bölümü, bir doğuşu değil, ama bir kopuşu yansıtır. Başlangıcımızın adı yadsımaydı, kopuştu, dağılmaydı. 18. yüzyıldan beri, tarihimiz, tıpkı İspanyol tarihi gibi, bir dekadansın uzun öyküsüdür; kopan ve parçaları sağa sola dağılan bir bütün belki de hiçbir zaman bir olmadığı için. Burada bir kez daha, Anglosakson dünya ile olan farklılık dikkate değer. Birleşik Devletler'in bağımsızlığıyla sona ermek şöyle dursun, İngiltere'nin sömürgeci güç olarak işlevi devam etti ve en tepe noktasına çok daha sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında, ulaştı. Sonra, sömürgeci İngiltere'nin çöküşünün ardından Birleşik Devletler sömürgeci cumhuriyetinin yükselişi geldi. Buna karşın, İspanya ve eski sömürgeleri modem dünyaya uymasını bile becerememişlerdi. Bana, İspanyolların önünde sonunda demokratik bir toplum kurmayı başarmalarının imkansız olmadığı söylenecektir. O zaman bile, o noktaya iki yüzyıl gecikmeyle ulaşmış olacaklardı.

Bizim halklarımız Batı'nın yegane istisnası değildir. Ruslar da 18. yüzyılı daha fazla tanımadılar; Ansiklopedinin bu topluma da, tıpkı bizde olduğu gibi, ancak "aydınlık despotizm'in aykırı biçiminde girdiğini söylemek istiyorum. Orada da tıpkı buradaki gibi, bu tarihsel ıskalayışı acı bir şekilde ödedik: hicvi, alayı, mizahı, kahramanca ayaklanmayı tanıyoruz da, eleştiriyi bilmiyoruz. Bu yüzden, siyasal uygarlığın ve ayrılıkçıların ye azınlık haklarının saygı görmesi üzerine kurulu gerçek demokrasinin temeli olan hoşgörüden habersiziz. Bununla birlikte, Ruslarla bizim aramızda bir temel fark var. 1917 İhtilalı muazzam bir değişiklik getirmekle beraber, kopuş, yadsıma ve parçalanmaya neden olmadı. Deli Petro ile Lenin, Korkunç İvan ile Stalin arasında kopuş değil, devamlılık vardır. Bolşevik ihtilalı, Rus yetkeciliğini daha mükemmel bir şekilde sürdürmek üzere Çarlığı yıkmıştır; Hıristiyan Ortodoksluğuna son vermiş, ama onun yerine, geleneksel dinden hem daha az tinsel, hem daha çok hoşgörüsüz bir ideokrasi yerleştirmiştir. Rusya büyüyor, ama değişmiyor: Çar yok, ama o hala bir imparatorluk. Bunun tersine, Bağımsızlık Mücadelesi İspanyol İmparatorluğu’nun çözülmesine yol açtı (ya da bu çözülmenin sonuçlarından biri mi oldu?). Parçalanmaya, akut istikrarsızlığı eklemek gerek: geçen yüzyıldan beri, ülkelerimiz düzensizlik ve edilginliğin şaşkınlığı, demagoji ve diktatörlük arasındaki spazmlarla yaşıyor.

Şu son yıllarda, dinsel "içgüdü"nün, çağdaş siyasal ideolojilerden başkası olmayan alt biçimleriyle zehirlenmiş olarak, birçok İspanyol-Amerikan aydını vazgeçmeyi yeğledi. Başka çağlarda olduğu gibi, onlar, Akla, Gelişmeye ya da Özgürlüğe değil, ama ideolojik şiddetin ve hoşgörüsüz iktidarın gücüne tapındılar. Öyle bir güç ki, boynuzlarında, kurbanlarının deşilmiş böğrünü bir zafer tacı gibi taşıyan kanlı bir boğayı andırıyor. İdeolojik hiziplerin ve şiddetin , retoriğinin büyüsü veya yıldırmasıyla, birçok yazar yeni vaizlerin ve fetvacıların hizmetkarlığına soyundu. Böylesi bir vazgeçişin rahatsızlığı içindeki bazıları, bağımsız meslektaşlarının kellesini istemek üzere siyasal tribünleri doldurdu. Hatta, kendinden nefretin ciniyle çarpılmış kimilerinin, bizzat kendilerinin cezalandırılmasını istedikleri görüldü. Ülkelerimizde eleştirinin ivedi gereksinimi bu yüzden. Eleştiri niteliği ne olursa olsun: ister yazınsal, ister felsefi, ahlaki ya da siyasal sonuç olarak bir tür toplumsal sağlık uygulamasıdır. Zorbanın monologu ve hiziplerin çığlıklarına, ötekini boğazlayan bu iki ikiz sakatlığa karşı, bizim tek korunma aracımızdır. Eleştiri aklın söylemidir.

Bu söylem doğası gereği çifttir, zira aynı zamanda da bir muhatap olan dinleyiciyi işin içine sokar. Eleştirinin, kendi başına, bir yazın, bir sanat, hatta bir siyasa üretemeyeceğini biliyoruz. Kaldı ki, misyonu da burada değil. Ama şunu da biliyoruz ki yalnızca o, içinde sanatın, yazının ve siyasanın açımlanabileceği alanı fizik, toplumsal, ahlaki alanı yaratabilir. Bu alanın yaratılmasına katkıda bulunmak bugün dilimizi kullanan yazarların ilk ödevidir.

Aralık 1975

(Taşkıran Çiçek/ La Fleur Saxifrage)

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült