Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  

Yazın Ne Ölçüde Tanıtıcı Olabilir?

Bilge Karasu


Daha baştan söylenmiş bir şey vardı: Bu ödül, İngilizceye az (arada bir) çevrilen dillerde yazılmış bir kitaba veriliyordu, kitabın çevrilip yayımlanmasından sonra da yazar Amerika Birleşik Devletlerine çağrılıyor, yazın/sanat çevrelerine tanıtılıyordu... Yazar açısından, kıvanç verici bir durum söz konusuydu. Temsil etmek, tanıtmak önemli bir şeydi. Ama bunun üzerinde düşünmek de gerekiyordu.

Hep biliyoruz, propaganda bakanlıklarından tanıtım bakanlıklarına, birçok (belki de "pek çok" demeli) devletin coğrafyasını, tarihini, kültürünü tanıtacak örgütleri vardır.

Gitgide küçüldüğü ileri sürülen bir dünyada tanımak, kendini tanıtmak, tanınmak izlekleri çerçevesinde yürütülen etkinlikler var. Bu etkinlikleri, artan bir komşuluk duygusu içerisinde, "öteki"ne yöneltilmiş sayabiliriz: Ötekini tanımak, kendimizi ötekine tanıtmak.

Bunun ancak karşılıklı olarak yürütülmesi halinde anlam taşıyabilecek bir iş olduğunu söylemek, besbelli, gereksiz. Kişilerarası ilişkilerde olduğu gibi kültürlerarası ilişkilerde de, tek yanlılık, kimsenin kabul etmeğe yanaşacağı şey değildir.

Dünyanın küçülüp küçülmediğini bir yana bırakalım şimdi. Bir yerlerde ne olup bittiğini haber almak, öğrenmek, başka iştir; birbirinin işine burnunu sokmak da bambaşka bir iş. Birbirini kültürü yolu ile etkilemek ise, bizi hemen pek dikenli sorunlarla karşı karşıya bırakır.

Ama alanı çok daraltarak, "birbirinin yazınını tanımak nasıl bir şeydir?” diye sorabiliriz. "Yazın ne ölçüde tanıtıcı olabilir?" sorusunun orasını burasını deşebiliriz. Eşe eşe bir şeyler bulabiliriz. Hoş sözlerin boşlukları dolduğu ölçüde, yaygın birtakım görüşlerin anlamı araştırıldığı ölçüde, düşünmek de kolaylaşır.

Gelgelelim, dille ilişkili bir sorundan söz etmiyor gibi davranacağım. Düşünmeğe çalıştığımızı şöyle bir soruyla dile getirmeği deneyeceğim: "Yabancı" dediğimiz bir yazın, başkaları yani o yazının yaratıcıları üzerine neler öğretebilir bize?

Ama soruyu sorar sormaz, başka sorulara öncelik tanımamız gerektiğini anlıyoruz. Örneğin, uzmanı değilsek, olmak için uğraşmıyorsak, yabancı bir yazın üzerine bilgimiz ne olabilir? Bir kültür üzerine, tarihsel boyutu hesaba katarak bir toplum üzerine, yazını yoluyla edinilebilecek bilgi, öğreni, ne olabilir? Bir soru daha, hem de en çetininden: Yazın deyince ne anlarız ki?

Arka arkaya dizdiğim bu üç soru, örtük biçimde de olsa, uğraştığımız konuda karşılaşacağımız güçlükleri gösteriyor.

1.       Bir tanıyan var, bir de tanınan. Ancak tanıyan, unutmayalım, herhangi bir okurdur, bir okurlar topluluğudur. Bu okur, ya da okurlar öbeği birtakım ortak nitelikler taşıyabilir ama bu nitelikleri kestirmek, betimlemek, hele hele, değişmez saymak, olanak dışıdır.

Buna karşılık tanınan, belli metinlerdir. (Bunu söylerken de okumanın sorunlarını hiç hesaba katmıyor gibi davranıyorum.) Ama belli okurlarla belli metinlerin karşı karşıya geleceği bir "çalışma varsayımı" bile olamaz. Durumu "herhangi bir okur/ herhangi bir metin" olarak düşündükten sonra, belli okur öbeklerinin eğitim, ilgi, moda gibi belirleyici nedenlerle belli metinlere yönelebileceğini düşünebiliriz.

2.       Kendi yazınımız söz konusu olduğunda kolaylıkla tuzağa düşüyorsak, yabancı bir yazın karşısında aynı tuzağa düşmemiz ne kadar daha kolaydır! Sözünü ettiğim tuzak, olup bitenlerin "gerçekliği" yansıttığını sanmaktır. Tabii, "iyi okur bu tuzağa düşmez," demek kolaydır. Ama bir başka kültürün, bir başka dilin yazını bize neler öğretmiştir diye düşünmeği denersek bu alanda karşılaşacağımız sorunların ne kadar karmaşık olacağını anlamak çok kolaylaşır. "Okuma sorunları" ile "çeviri sorunları' adını verebileceğimiz, ama öyle adlandırdığımızda aklımıza gelebilecek olanlardan bambaşka sorunlardır bunlar.

3.       "Yazın deyince ne anlarız?" sorusunu ilk elde bir engel olmaktan çıkarmağa çalışalım. Yazın okuru olarak her birimiz, yazının sınırlan, tuttuğu yer, işlevi, önemi açısından, kendi yazın anlayışımızı kendimiz kurarız;. ya da, yetişimimiz, okul öğrenciliğimiz sırasında bize verilmiş olan tanımlayıcı düşünceleri, şu ya da bu biçimde, benimsemekle yetiniriz. İyi bir okur olmağı başarabildiğimiz ölçüde yazın üzerine düşündüklerimiz, yazından anladığımız, kişisel olacaktır.

Yalnız, gözden kaçmamalı, her iki durumda, yazın, bizim için, okuduklarımızın, dolayısıyla da, okumadıklarımızın belirlediği bir alandır. Her okuduğumuz, okumadığımız bir başka metnin yerini alır; isterseniz şöyle de düşünebiliriz: Bir kitabı okumak, başka bir kitabı okumamaktır. Seçim olarak da, vakit yatırımı olarak da... Yazın deyince anladığımız da bu sınır içerisinde oluşur. Bunları söylerken iyi kitap/kötü kitap karşıtlıklarını düşünmüyorum. İyi kitabın kokusu değişik değildir. İyi kitabı da, kötü kitabı da size başka bir kitap öğretecektir. Bu yolda fazla yürümeyelim. Ama "yazın deyince anladığımız"ın bir başka yanı var: Okuduklarımızın belirlediği bir anlayış okuyacaklarımızı bağlayamaz. Okuduğumuz her yeni kitap, edindiğimiz ölçütleri sınayacak bir yeni yaşantıdır. "Öyle değildir, olamaz" diyorsak, belli bir anlamda okumaktan vazgeçmişiz de haberimiz yok demektir.

İmdi; "okuduklarımızın belirlediği anlayış"tan söz etmek de fazla bir şey söylemek değildir. Belirleme düzeyleri çok değişiktir, iç içe çerçeveler halinde ele alınmağı gerektirir. Her okunan çünkü, belli bilgi, beceri, kültür etmeni çerçeveleri içerisinde okunur.

Biz gene tanıma sorununa dönelim. Az önce söylediklerimizle orada da karşılaşacağız.

Bizimki dışında bir yazını tanımamız nasıl olabilir? Ya o "yabancı" dili biliriz, özgün metni okuruz; ya da o dilden yapılan çevirileri okuruz. Hepimizin bildiği bir şey bu.

Burada okurun, ya da çevirmenin o yabancı dili, kültürü ne kadar bildiği, kendi dilini ne kadar bildiği üzerinde hiç durmayacağız. Bu alanda da durum "çok iyi" diye nitelenebilecek olsun.

Tanınacak olan nedir, kim, ya da kimlerdir?

Yazın alanı, binlerce yıldan bu yana, ötekini tanımanın pek gözde bir aracı gibi görünmüştür. Ama kuramsal olarak salt tek yanlı bir tanıma çabası söz konusu olsa bile, tanımanın iki yanı ilişkiye sokan bir iş olduğunu unutamayız: Bir tanıyan var, bir de tanınan. Karşılıklı tanışma, taraflardan her birinin hem tanıyan hem tanınan olmasını gerektireceğinden iş büsbütün karmaşıklaşacaktı. Biz, şimdilik, tek yandan bakmakla yetinelim.

Yazının, kendisini üreten kültürü yansıttığı çok söylenmiştir. Öyle olsun. Ama bu yansıtmanın metnin değişik düzeylerinde nasıl göründüğü, biri birinden ne kadar değişik biçimlerde ortaya çıktığı kolay kolay çözülebilecek bir sorun değildir. Hele bu "yansıtma" işinin tek tek okurlarca nasıl yorumlandığı, bu yorumlar içerisinde kiminin birçok okurun onayını yıllar içerisinde aldığı, kimininse başkalarınca paylaşılmadığı gözönünde tutulursa işler büsbütün karmaşıklaşır. En yeni, en ince çözümleme yöntemleri bulguların yorumlanması işini gene incelemeciye bırakır; yani, tek bir okurun yorumudur bu gene.

İşin asıl karmaşıklaştığı yer ise, tanıyan ile tanınanın karşı karşıya geldikleri nokta; yani bir yanın tanımak isteğini duyarak, öteki yanın da tanınmak isteğini duyarak karşılaştığı nokta. Bu noktaya dek rastlantılardan söz edebilirdik. Bu noktada artık rastlantılardan değil, eldeki (ya da kullanılabilir) verilerden söz ederiz.

Tanınmak istemek, bir yazar için de, bir devlet yönetimi için de doğal bir istek sayılabilir. Bir değeri olduğuna inanan kişi de, bir kültürün siyaset düzlemindeki temsilcisi de, başkasının, başkalarının bu değeri tanımasını ister. İster, çünkü karşıdakine kendi de değer vermektedir. Kendi de onu tanıdığına inanmakta, bu tanıma işinde bir karşılıklılık olmasını istemektedir. Nasıl tanınmak ister? Sorusu saçma gibi görünebilir. Nasıl mı? Kendi değerini nasıl görüyor, nasıl kuruyorsa, öyle elbet!

Oysa durum bu kadar sade suya değildir. Çünkü karşıdakinin sizi, sizin kendinizi gördüğünüz gibi görmesini beklemekte bir yanılgı var.

Bu yanılgının imgeler düzeyinde ele alınışına girişmeden önce, çok gündelik verilere dayanarak ortaya konmasına çalışalım.

Yazın yapıtı bir daha söylüyorum şimdi dünyaya, yaşama, dilin içinden bakmağa bir çağrıdır. Her pencere gibi de, belli bir açıdan, belli bir biçimde bakmağı önermektedir. Öneriler de, bildiğiniz gibi, kabul edilebilir, reddedilebilir.

İmdi, her öneri, elbet, bir (birkaç, birçok) okurun beğenisine sesleneceği umularak ortaya konur. İlle kurularak da değil; kimi durumda bilinerek ortaya konur diyebiliriz. Ama bu noktada çok önemli bir güçlükle de karşılaşırız. Bilmek, bunu daha önce denediğimiz, gözlemlediğimiz için bilmek, önerinin fazla bir yenilik, başkalık, yadırgatıcılık taşımadığını da bilmektir. Arayan, sanatının olanaklarını geliştirmeğe çalışan sanatçı, başkalarının (ya da kendinin) daha önce yaptığı ile yetinmeği amaç bilmeyen yazar için bilmek, neredeyse söz konusu değildir. Böyle yazarlar, olsa olsa, umar. Öneriden söz edilecek yer de burasıdır zaten.

Ama bu türlü bir öneri söz konusuysa, yazar, yalnız okunmağı değil, eleştirilmeği, irdelenmeği de, olsa olsa umabilir. Eleştirilmek, irdelenmek, bir önerinin kabul görmesi olasılığını artırır çünkü.

Peki, eleştirilmek, irdelenmek, tanınmak mıdır? Önce, tanıtılmaktır; önceleri, tanıtılmaktır. Daha yaygın bir tanınma daha sonra, belki çok daha sonra gelecektir.

Kendini kendi dilinde okuyanlara seslenen bir adamın tanınması, görüldüğü gibi, kendiliğinden olan bir iş değil. Onu kendi dilinde okuyanlar çok değişik, çok çeşitli ölçütlere vurarak beğenecekler ya da beğenmeyeceklerdir, dahası, onu "tanıyabildikleri" bir çerçeve içerisinde görecek, ya da, yadırgayacaklardır. Ama (burası ele aldığımız konu açısından çok önemli sayılmalıdır) okudukları metni tek bir metin, yazarını da, öbür yazarlardan ayrı, tek bir yazar olarak göreceklerdir. Ölçütleri de, ne kadar değişik olursa olsun, iki düzeyde belirecektir: O ülkede, o dilin yazını içerisinde, ya da, bilindiği, tanındığı ölçüde, "dünya" yazını içerisinde. Tabii bu "dünya yazını" çerçevesi pek belirsiz bir çerçeve olur, unutmayalım.

Kendi kültürümüzle ilişkili işlerde dikkat etmediğimiz, hesaba bilinçli olarak katmayacağımız bir önemli özellik, bize yabancı bir yazının yapıtlarına baktığımızda kendini hemen belli eder. Ötekini tanımak dediğim işte her zaman gözlemleyebileceğimiz bir şeydir bu.

Daha önce de söylemiştim. Uzmanca okumalar dışındaki okumalarda yabancı göz, yapıtın kendi kültürünü yansıtıcılığını, temsil ediciliğini hem aramaması gereken, ya da aramaması beklenen yerde arar; hem her yapıtı, her yazarı, aldatıcı bir temsilcilikle yükler. O metnin, o yazarın önemi ya da önemsizliği, hele ilk tanışma sıralarında, gözönünde tutulan bir şey olmaz; yani, o metin, o yazar tekliği içinde değil, bilinmeyen bir bütünün temsilcisi olarak görülür.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org