Edebiyat

 

Yazılı Kültür Çöküyor mu?

Salih Bolat


Son birkaç yıl içerisinde, yazılı kültürü sorgulayan kitaplar Türkçeye çevriliyor ve yayımlanıyor İşte, Walter J. Ong’un Sözlü ve Yazılı Kültür, Paulo Freire ile Donaldo Macedo’nun birlikte oluşturdukları Okuryazarlık, Barry Sanders’in çok önemli Öküzün A’sı adlı yapıtları, farklı yayınevlerince yayımlanmasına karşın, rastlantısal olarak, arka arkaya ve birbirini tamamlayacak biçimde yayımlanmıştır. Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür adlı yapıtında, konuya en geniş ve evrensel açıdan yaklaşarak, insanlığın iki uygarlığını, sözlü ve yazılı uygarlığını, bu uygarlıkların temel ölçütlerini, üstünlük düzeylerini, varoluş koşullarını saptamaya çalışıyor. Freire ile D. Macedo, “yazma” ve “okuma” olgularına pedagojik açıdan, eğitimbilim açısından yaklaşıyorlar. Bu nedenle, “okuryazarlık” konusunu, yazılı kültür içerisinde, insanlığın yazılı uygarlığı içerisinde ele alıyorlar. Bu iki yazar, konuyu çeşitli ülkelerde karşılaştırmalı olarak irdelerken, sınıfsal perspektif, ideolojik temellendirme, onları diğer yazarlardan ayıran çok önemli özellikler oluyor. Barry Sanders ise, Öküzün A’sı adlı yapıtında yazılı kültür konusuna ülkemizi de ilgilendiren, önümüzdeki yıllarda daha yakından ilgilendirecek olan bir perspektiften yaklaşıyor: “Doğru, çocuklar okulu geride bıraktı, fakat bu kopuşu bilinçli bir kararla gerçekleştirmediler. Araya bilgisayar girdi. TY sinema ve video oyunlarının görüntüleriyle karşılaştırıldığında, okul dünyası sıkıcı görünmeye başladı. Uyuşturucu satıcılığının aşçılıktan daha karlı bir meslek olduğu anlaşıldı. Ben buna okulsuzlaştırma değil, eğitimsizleştirme diyorum. Cehalet bugün gençlerin içini derinden derine kemirmekte. Bu sorun eğitimlerinin ilk başından, doğumdan hemen sonra, evde çözülmesi gerekiyor. Cehalet ortak bir sorundur; çocuk anne ve baba tarafından paylaşılır.”

Barry Sanders, görüldüğü gibi gençlerin okumaya ilgisizliğini ve cehaletin yükselmesini, eğitim ortamlarının olumsuzluğuna bağlıyor. Eğitimi genellikle siyasal ve ideolojik içeriğinden yalıtıyor. Freire ve Macedo ise, bu tür yaklaşıma şu biçimde bir eleştiri getiriyorlar: “Eğitimin siyasal boyutu kabul edilirse, öğrencileri suçlamak zorlaşır. Yadsınırsa, öğrencileri suçlamak için ahlaki potansiyel üstlenirsiniz. Amerika’da eğitimin siyasal yapısının ideolojik boyutu olumsuzlanıyor ve eğitimin herkese hizmet ettiği yapay görünüm veriliyor. Böylece egemen sınıfın çıkarına iş görmesi sağlanıyor. Bu efsanevi evrensellik birçok kişiyi, okulu terk ettikleri için öğrencilerin kendilerini suçlamaya yöneltiyor. Okumak ve başarılı olmak istiyorlarsa, bu onların kararıdır.”

Ülkemizdeki eğitim fakültelerinin gerek öğretmen yetiştiren bölümlerinde, gerek lisansüstü eğitim programlarında, genellikle eğitimin şu tanımı benimsenir: “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir.” Bu tanımda eğitim ile kültürlenmeyi ayıran tek ölçüt, “kasıtlılık” oluyor. Çünkü bireyler, Sanders’in de vurguladığı gibi, doğuştan itibaren bir kültürlenme sürecine girerler. Ama bu süreç her zaman dış dinamiklerce kasıtlı olarak belirlenmez. İşte, bireyin kültürlenme sürecinin dış dinamiklerce kasıtlı olarak belirlenen bölümü, ülkemize ABD’den transfer edilen eğitimbiliminin eğitim anlayışıdır.

Peki bir kültürlerime sürecini eğitim yapan kasıtlılığın ölçütü nedir? Bu ölçüt yalnızca okuldaki kültürlenme sürecinin programlı oluşu mudur? Oysa bilinçli ana babalardan oluşan ev de bir yerde programa dayanır. Okulu sevimsiz yapan, öğrenciyi diğer iki kültürlenme ortamından biri ve en önemlisi olan çevre’ye çeken temel etken, Freire ve Macedo’ya göre, okulun, öğrencilerin kültürünü ve günlük yaşamlarını olumsuzlamasıdır. Bu iki yazara göre, en geniş anlamda öğretim içeriği, yalnızca okul sisteminin program içeriklerini değil, zaman çizelgelerini, disiplini ve okullarda öğrencilerden günbegün istenen görevleri de kapsar. O halde bu içerikte, çocukların ve ergenlerin giderek başkaldırmasını kışkırtan gizli bir nitelik vardır. Onların karşı koyuşu, öğrencilere ve onların ilgilerine karşı işleyen öğretim içeriğindeki saldırgan öğelere uygun düşer. Bu öğrencileri bastıran okul yetkilileri, kendilerinin yalnızca öğrencilerin saldırganlığına yanıt veriyor olduklarını ileri sürebilirler. Gerçekte öğrenciler okullardaki, onların tarihlerini, kültürlerini ve her günkü yaşantılarım olumsuzlayan bir öğretim içeriğine ve öteki maddi koşullara karşı tepki göstermektedirler. Okul değerleri bu öğrencilerin ilgilerine karşıt çalışır ve onları bir an önce okuldan çıkarmaya eğilim gösterir. Bu tür düşünme, okul atmosferini bu denli etkileyen egemen ideolojinin içsel düzeneklerini henüz kavrayamayan birçok iyi niyetli eğitimci tipinin belirgin özelliğidir. Okulu terk eden ya da dersleri asan ve öğretim programının önceden belirlediği düşünsel etkinliklerde bulunmayı reddeden çocukların ve ergenlerin isyancılığı, bu öğrencilerin yazılı sözcüğü kavramayı reddetmeleriyle sonuçlanır (kendi sözcüklerini değil elbette, öğretim içeriğinin sözcüklerini). Böylece onlar okuma pratiğinden uzak kalır.

Aslında Barry Sanders, Walter J. Ong’un Sözlü ve Yazılı Kültür adlı yapıtıyla temellendirdiği Öküzün A’sında, yazılı kültürün geriye düşmesini, kendi ifadesiyle cehaletin yükselmesini, her ne kadar Freire ve Macedo gibi sınıfsal ve ideolojik yaklaşımlarla irdelemese de, teknoloji üretilmesini destekleyen politikaların ve politikacıların, farkında olmadan yazılı kültürü baltaladıklarını vurgulamaktadır. Sanders’e göre, okulları suçlamak, her şeyi öğretmenlerin başarısızlığına bağlamak kolay. Böylece idareciler maaş zammı isteyebilir. Öğretmenlerin daha iyi eğitilmesini talep edebilirler; böylece okullar en son okuma stratejisini uygulamak için mali destek bulabilir. Öğrenciler, tıpkı fok balıkları gibi, daha iyi performans vermeleri için eğitilebilirler. Doğru alıştırmaları yaptıran öğretmenler öğrettiklerini testlerde islenen bilgi ve becerilerle sınırlayabilirler. Ama sonuçta bu önlemler ne kadar başarılı olursa olsun, ciddi bir iş yaparmış gibi görünmek isteyen her okul idarecisi ve politikacı eninde sonunda “okul sisteminin çöküşünü” engelleyebilmek için teknolojiye sarılacaktır, işte asıl tehlike bu noktadan sonra başlamaktadır. Modern dünya, teknolojinin olanaklarını kullanarak okullaşmanın niteliğini artırmak ve yükseltmek isterken, sihirli değnek gibi görülen teknoloji adeta bir bumerang gibi kendine yönelerek, kendisinin de varoluş koşullarını hazırlayan yazılı kültürün çöküşüne neden olur. Ülkemizde de uzun zamandır tartışılan ve yer yer uygulanan “bilgisayar destekli eğitim” projesinin, hiç de hesapta olmayan tehlikeli sonuçlarını Sanders şu sözlerle açıklıyor: “Oysa bilgisayara daha fazla yer vermek, sorunu daha da ciddi bir hale getirir: Dilin güç ve oyun potansiyelini daha iyi anlamaları adına öğrencileri bir ekrana mahkûm etmek, psikososyal bir referans çerçevesi olan içselleştirilmiş metni içlerinden alır ve okuryazarlıklarına zarar verir. Sonuçta bilgisayar onları adım adım cehalete yaklaştıran bir araç olarak karşımıza çıkar.”

Walter J Ong. Sözlü ve Yazılı Kültürün bir yerinde, sözlü kültürün psikodinamiğinden söz ederken şöyle diyor: “Bir yazılı kültürün bugün hala sözlü geleneğe ne derece bağımlı olduğunu zihindeki bellek yükünden, başka bir deyişle eğitiminin gerektirdiği ezber oranından belirleyebiliriz.” Ülkemizdeki eğitim sisteminin gerektirdiği ezber oranı göz önüne alınırsa, ayrıca basılan gazete ve okunan kitap sayıları da düşünüldüğünde, yazılı kültürümüzün gerçekte bir sanal kültür olduğu, egemen olan kültürün sözlü kültür olduğu görülecektir. Durum böyleyken, son yirmi yıl içerisinde görsel kültürün, elektronik teknolojinin nefes kesen gelişmesine bağlı olarak saldırısı, başta yazılı edebiyatımız olmak üzere, toplumun yazıya olan ilgisinin körelmesine neden olabilecektir. KAYNAKÇA

Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, Metis Yayınları, 1995.

Paulo Freirc Donaldo Maccdo, Okuryazarlık,, İmge Yayınları, 1998.

Barry Sanders, Öküzün A'sı, Ayrıntı Yayınları, 1999.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült