Felsefe
Edebiyat

 

 

Türk Şiiri, Modernizm, Şiir

Salih Bolat
 

Haşan Bülent Kahraman, çok yönlü ve çalışkan entelektüellerimizden birisi. Sosyolojiden siyaset bilimine, sanattan ekonomi-politiğe uzanan bir yelpazede düşünce üretiyor. Bu tavrında, almış olduğu formel eğitimin payı büyük. Nitekim, lisansı inşaat mühendisliği, yüksek lisansı ekonomi, doktorası siyaset bilimi. Ayrıca, ABD’de sanat sosyolojisi ve sanat felsefesi çalışmış. Öğretim üyesi, gazeteci. Türl{ şiiri, Modernizm, şiir (Agora Kitaplığı, İstanbul, 2004) adlı yapıtı, dergilerde yayımladığı yazılardan oluşturduğu, izleksel bütünlüğü olan bir yapıt. Söz konusu yapıtta yer alan yazılarda ilk dikkati çeken özellik, şiire ülkemizdeki yerleşik bakış açılarından farklı yaklaşıyor olması. O da şu: şiire yalnızca edebiyat estetiği, dil ve edebiyat tarihi açısından değil, tarihsel, politik ve sosyolojik açılardan da bakması. Örneğin, “Özdemir İnce şiiri: İmge-Simge, Tarih Bağlamında” başlıklı yazısında, modern Türk şiiri (Kahraman “Türkçe şiir” diyor) ile gelenek ve kültür ilişkisi üzerinde dururken, modern Türk şiirinin oluşmaya başladığı ilk günden bu yana üzerinde durduğu ve bir türlü aşamadığı temel sorunun, gelenekle ve kültürel birimlerle kurduğu ya da kurması gerektiği ilişki olduğunu öne sürüyor. Bu durumun, Türk şiirinin (Kahraman bu kez “Türk şiiri” diyor) modernist yapısını gösteren önemli bir kanıt olduğunu vurguluyor ve modernin gelenekle daima sorunlu ve çetrefil bir ilişki içinde olduğunu öne sürüyor. Kahraman’a göre, modernin kuşatmak istediği gelenek değil, tarihseldir. Modern, geleneksel olana ciddi bir tepkiyle ve ondan radikal bir kopuşla kendisini ifade etmiştir. Modern Türk şiiri ise, geleneksel olanı aşılmaz bir ufuk olarak belirlemiştir. Kendisini, ondan kan ve özsuyu almak zorunda hissetmiştir. Türk şiirinin her defasında belli bir kopma noktasına gelse de yeniden geriye dönmesinin altında yatan en önemli neden budur. Kahraman’ın bu perspektifi çizdikten sonra, Türk şiirinin gelenek kavramını her zaman gündemde tutmasına karşın, gelenekten nasıl yararlanması gerektiğine yönelik sağlıklı bir yanıt verememiş olduğunu belirtmesi, yadsınamayacak bir gerçektir. Ne var ki Kahraman’ın, ya gelenek kavramı tümüyle inkar edilmiştir, ya da gelenek adına tutucu bir şiir üretilmiş biçimindeki genellemesine katılmak kolay değil.

Kahraman’ın, Türk şiiri gelenek arasında ilişki kurarken izlediği yöntem doğru olmakla birlikte, vardığı sonuç için aynı şeyi söylemek biraz zor. Gerçi, Türk şiirinin modernleşme süreci içerisinde ne geleneği reddeden ne de gelenek adına tutucu bir şiir üreten bir şair olarak yalnızca Özdemir Ince’yi gösterse bile, Ece Ayhan, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Behçet Necatigil, Nazım Hikmet gibi şairleri, gelenekle doğru bir ilişki kurmuş olan şairlere örnek gösterebiliriz. Gerçekte Kahraman’ın belirttiği gibi, gelenekle ilişkisini tutuculuğa dönüştüren ya da geleneği tümüyle reddeden bir şair tavrı, Türk şiirinin modernleşme sürecinde genel bir karakter olarak gösterilemez. Olsa olsa Attila İlhan gibi iki üç şairden söz edilebilir.

İlginç olan şu ki, Kahraman, “Attila İlhan şiiri” başlıklı yazısında, Attila İlhan şiirini gelenekle ilişkisi açısından son derece ender şairlerden biri olarak gösteriyor ve şöyle diyor: “ ...klasik divan yazınının biçim özelliklerinden olduğu kadar, Apollinaire şiirinden de, kitle iletişim araçlarında (telefon, teleks) kullanılan dilin olanaklarından olduğu kadar, halk şiirinin biçim özelliklerinden de, kısacası bir poetikayı bütünlcyecek hemen her şeyden ustaca ve büyük bir ozanlık becerisiyle yararlanmıştır. Cumhuriyet yazınında İlhan’ınki kadar ‘yüklü’ (loaded) bir şiirsel dil daha bulmak kolay değildir.” Oysa Attila İlhan şiiri, şiirin ses boyutuna, “sessel uyum” endişesine ulaşmak için divan şiirine yaptığı büyük referansla, şiirin sesli okunabilme özelliğini sürekli vurgulayan tutumuyla, şiiri neredeyse sözlü kültürün uzantısı olmaya indirgeyen, bu nedenle de gelenekle ilişkisi açısından tutucu sayılabilecek bir şiirdir. Kahraman’ı bu yanılgıya düşüren nedenlerin, doğru saptamalarda bulunmasını sağlayan nedenlerle aynı olduğu söylenebilir: Toplumsal tarih, ekonomi-politik, sosyoloji. Nitekim, Attila Ilhan şiirini değerlendirirken, yalnızca bu ölçütleri temel belirleyici olarak ele alıyor:

“Toplumcu (gerçekçi) bir söylemin egemen olduğu 19411954 arası dönem,

 Bireyin evrensel varoluş trajiğinin makro ve mikro kozmosun diyalektik çatışması içinde sorgulandığı 19541968 arası dönem,

 Geçmişin şiirsel birikiminin, tarihsel-toplumbilimsel verilerle birlikte, belli bir ideologya çevresinde dönüştürülerek yeniden üretildiği 1968 sonrası neoldasik dönem.”

Haksızlık etmeyelim; dil, eğretileme, imge, anlam yaratma süreçleri gibi şiirsel estetiğe özgü ölçütler de Kahraman’ın ölçütleri arasında yer alıyor. Ama bir dili şiir yapmaya yarayan, gelenekle ilişkiyi ilk önce ele verebilecek en önemli ölçütlere nedense en son başvuruyor.

Türk şiiri, Modernizm, şiir adlı yapıtta yer alan yazılar şiir odaklı olsa bile, bu odak çevresinde ve geri planlarda, Türkiye’nin modernleşme sürecine düşünsel bir tanıklık yapmamıza olanak tanıyor. “198090 şiiri, İlk Nazım Hikmet Ötesi şiir” başlıklı yazı, bu açıdan ilginç. Kahraman bu yazısında, 1980 sonrası denilince, akla ilk gelen şeyin, “askeri darbe” olduğunu haklı olarak belirttikten sonra, askeri darbenin Türkiye’de aydın çevrede etkili olduğunu ve kimi şeyleri doğrudan etkilediğini vurguluyor. Kahraman’a göre bu etkinin sonucunda, daha içe dönük, daha durağan, daha dinlendirilmiş bir edebiyat anlayışı öne çıkmıştır. Bu durum, elli yıl gecikmiş bir kopmadır. Cumhuriyet ideolojisinin son büyük çıkışı olan ve merkez-çevre çatışmasının bir kez daha merkez lehine çözüldüğü 1960 atılımıyla birlikte toplumsal dönüştürüm projesi de son atağına kalkmış, iş edebiyat dünyasına köy edebiyatı biçiminde yansımıştır. Barthes’ın, biraz Kristeva’nın, az çok Jacobson’un, kısmen Prag Okulu’nun iyi kötü Frankfurt Okulu’nun görüşleri dillendirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda gelişen bir eleştiri anlayışının nesnel (belki de öznel) farklılığı edebiyata yavaş yavaş yedirilmek istenmiştir ki, 1980 sonrası bu zemin üstünde kurulur.

Gerçekten de 1980 sonrası eleştirel bilinç, şiir anlayışı, yayımlanan çeviri kitaplarla Batı düşüncesini kaynak olarak alır. Barthes, Todorov, Chomsky, Berger, Eagleton çevirileri, şiirin kendi söylem biçiminin yeniden sorgulanmasına neden olur. Wellek ve Warren’in “iç biçim” olarak adlandırdıkları, daha çok Marxistlerin, “ içerik” olarak adlandırdıkları boyuta tanınan kredi, “biçim”e de tanınmaya başlanır. Estetize edilmemiş bir “anlam”ın şiirsel değeri yoktur. İşte bu ve buna yakın özelliklerle belirlenen 1980 sonrası şiiri üzerine çok sayıda yazı yayımlanmıştır. Ancak, 1990’lı yılların şiirini karakterize etmeye çalışan pek fazla yazı yayımlanmamıştır. Haşan Bülent Kahraman’ın “198090 şiiri, İlk Nazım Hikmet Ötesi şiir” başlıklı yazısı da bu açıdan oldukça önemlidir. Kahraman, “1990 Kuşağı” diye adlandırdığı ama bu kuşağın şairlerinin kimler olduğunu belirtmediği yazısında, ’90 şairlerinin şairanelikten hiç gocunmadıklarını, bu olgunun üstüne üstüne gittiklerini, bunu yakalamayı görev bildiklerini belirtir. Kahraman’a göre bu oluşum şairlerin sürekli olarak toplumsalın içinde kalmasına, şiiri o bağlamda kurmasına, fakat toplumsalı politik olarak dönüştürme çabası içine de girmemesine yol açmıştır. Kahraman’ın 1990’lı yılların şiiriyle ilgili genellemelerde bulunurken, bu şiirin karakteristik özelliklerini taşıyan şairlerden örnek vermemesi, yaklaşımlarının inandırıcılığını belli düzeyde yitirmesine neden olabiliyor. ’90 kuşağını oluşturan şairler kimlerdir? Bir kuşak oluşturacak kadar böylesine homojen bir şiirden söz edilebilir mi? Bu şairler örneğin Zeynep Köylü mü, Metin Kaygalak mı, Baki Ayhan mı, Bejan Matur mu, Devrim Dirlikyapan mı, Selim Temo mu?

Türk şiiri, Modernizm, şiir, birçok konuyu tartışma gündemine taşımasına karşın, düşünsel katkısı tartışılamayacak bir yapıt.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült