Edebiyat

 

Şiirde Sembolizm’e Giden Yol

Erdoğan Alkan


ROMANTİZM

Yeni doğan bir sanat okulunun dinamiğini; toplumsal, siyasal ve kültürel değişimler, eskiyene karşı bıkkınlık, sanatçının yenilik özlemi gibi iç etkenler ve yabancı ülkelerden esinlenme gibi dış etkenler oluşturur.

On altıncı yüzyılda başlayan ve on sekizinci yüzyıl sonuna dek süren Klasik Okul, şiirin kaynağını eski çağda, Yunan ve Roma uygarlığında arıyor; ozanlar, yapıtlarına komedya, tragedya, epitr, satir, fabl gibi isimler veriyorlardı. şiir dili tumturaklıydı ve yüce kavramları işliyordu. Dizeye Yunan ölçüleri egemendi. Biçim çabası başta geliyordu ve ozanlar eskil (antique) biçimlerle yazıyorlardı. şiirlerin teması yaşama övgü idi, ama bu övülen yaşam, sokaktaki adamı değil, soylunun, derebeyinin, soylular içinden çıkan yiğitlerin, kişilerin yaşamıydı. Dinde reform, din savaşlarına yol açmıştı ve yazın da dinin propaganda aracı olmaya yöneliyordu. Kısacası yüzyıla, soylular (aristocrates) ve din adamları (ruhban sınıfı) egemendi, şiirde Klasisizm de soyluların sanatıydı, soyluların beğenisine yönelmişti.

On dokuzuncu yüzyıl yaşamına kentsoylular ağırlığını koyunca, toplumsal değişimlere paralel olarak şiirdeki sanat akımı da değişti, Klasizm’in yerini Romantizm aldı.

Bu değişim şöyle oldu:

Fransız Devrimi

Fransız Devrimi’ne dek, Fransa'da ve bütün Avrupa ülkelerinde erk, soylular ve din adamlarının tekelinde. Sanayi devrimi ürünlerini henüz vermemiş, işçi sınıfı güçsüz. Nüfusun büyük çoğunluğunu Doğu ve Orta Avrupa’da köle, Batı Avrupa’da köylü denen tarım emekçileri ve zanaatçılar oluşturuyor.

Ticaret din adamlarına yasak, soylular ise ticareti hor görüyor. Yeni denizyollarının bulunması ticaret üstünlüğünü Asya’dan Avrupa’ya kaydırıyor, yeni ülkelerin açılması bu ülkelerin altın ve gümüşünü, mallarını, hammaddelerini sürekli Avrupa’ya taşıyordu. Böylece ayrıcalıklı soylular ve din adamlarının yanı sıra, parayı, anamalı, ekonomik gücü tekelinde bulunduran, yeni bir sınıf, zenginler sınıfı, burjuvazi doğdu. Sayıları ve sermayeleri gittikçe çoğalan, hazine açıklarını kapamak için kralların ve derebeylerin bile el açtıkları burjuvazi yönetimde de söz sahibi olmak istiyordu. Para sayesinde çocuklarına yüksek öğrenim yaptırmışlar, eğitimden yararlanma eşitsizliğini kırmışlardı. Öğretim görevlileri, avukatlar, hekimler ve edebiyatçılar artık bu sınıftan çıkıyordu. Küçük kentlerin yönetiminde de bazı yerleri tutmaya başlamışlardı. Düşün yaşamına egemen olan Jean Jacques Rousseau, Voltaire, D’Alembert, Diderotgibi kentsoylu aydınlar özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları yerleştirdiler, düşünsel ortamı hazırladılar. Öte yandan ekonomik sıkıntı içindeki saray, koyduğu vergilerle halktaki hoşnutsuzluğu artırıyordu. XVI. Louis’nin, bir defaya özgü, bütün taşınmaz mallardan yüksek bir dolaysız vergi almaya kalkması soyluları da kızdırdı. Yüksek düzeydeki din adamlarıyla kendileri arasında büyük gelir ayrımının bulunması köy papazlarını öfkelendiriyordu, onlar da saraya karşıydılar. Ortam oluşmuştu. Burjuvazi Robespierre, Danton ve Marat’nın önderliğinde devrimi gerçekleştirdi. Krallık yıkıldı, yeni bir anayasa düzenlendi ve Birinci Cumhuriyet ilan edildi (1792). Başkaldırılar şiddetle bastırıldı. Giyotinler sürekli işledi. Soyluların ve ruhban sınıfının mallarına el kondu ve bu malları da alarak kentsoylular daha da zenginleşti. 1804 tarihli Fransız Medeni Kanunu (Code Çivile Française) ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını kentsoylular yararına değiştirdi. Din, evlenme, yerleşme, yer değiştirme, sanayi ve ticaret özgür esaslara bağlandı. Vergi ve askerlik yönünden yasal eşitlik gerçekleştirildi. Loncalar, tarımsal yaşamı sınırlayan kurallar, kilise mahkemeleri kaldırıldı. Bu kurumsal değişikliklerin yanı sıra, devrim, boyunduruk altındaki ülkelerde milliyetçilik kavramını da güçlendirdi. Fransa’nın işgal ettiği Flollanda, İsviçre, Almanya, İtalya ve İspanya gibi ülkelere Fransız ordusuyla birlikte devrimin ilkelerini benimsemiş yeni bir yönetim de girdi.

Karşı Devrim

Devrimler ve karşı devrimler birbirini izledi. Avrupa’daki bu hızlı değişim kralları korkuttu. İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya Fransa’ya karşı birleştiler. Napoleon yenildi (1814). Tahta yeniden Bourbon Hanedanı yerleşti. Ne var ki, Fransız Devrimi’nin yaydığı düşünce öldürülemedi. Ve bütün bu on dokuzuncu yüzyıl, Fransa’da ve özellikle Batı Avrupa ülkelerinde, burjuvaziyle soylular ve ruhban sınıfı arasındaki siyasal çatışmalarla geçti. Soyluların ve kralların erkini sınırlandırmak, halkın söz sahibi olmasını sağlayacak bir yönetim kurmak isteyenler “liberaller”, kral ve soyluların mutlak erkini sürdürmek isteyenler “tutucular” (conservateurs) adı altında kamplara ayrıldılar. Çoğunlukla liberaller cumhuriyetçi kentsoylulardan, tutucular ise kralcı soylulardan oluşuyordu. Yönetim bazen liberallerin, bazen tutucuların eline geçti. Ancak her iki kamp da bir konuda kesinlikle anlaşıyordu: Mülkiyet dokunulmaz, kutsal bir haktır.

Bu siyasal savaşımda gerek düşünceleri, gerek kişisel çıkarları doğrultusunda zamanın ozan ve yazarları da yer aldılar. Chateaubriand sağcıların safında yer aldı, hatta sağcıların lideri oldu, içişleri ve dışişleri bakanlıkları yaptı. Kişisel çıkarlarına gölge düştüğü zaman cumhuriyetçilere yanaştı. Lamartine ve Hugo milletvekili oldular. Lamartine yüzyılın birinci yarısında siyasette çok etken bir rol oynadı, 1848 Paris Devrimi’nde geçici hükümet başkanı oldu. Yüzyılın ikinci yarısında ise Hugo ön plana çıktı. Napolyon’cu Stendhal elçilik görevleri aldı, Alfred de Vigny ve Alfred de Musset meclise giremeyince büyük düş kırıklığına uğrayıp halka küstüler, Baudelaire sosyalizme özendi, 1848 Paris ayaklanmasına katıldı, yüzü gözü barut içinde barikatlarda koşuyordu. Kamusal Esenlik,[ (Salut Public) adlı sosyalist dergide yazılar yazdı, ama kısa zamanda politikadan soğudu. Leconte de Lisle soylu bir aileden gelmesine rağmen sosyalist Phalange dergisinde yazılar yazdı. Uğradığı ilk siyasal başarısızlıkta, “Bu köle ruhlu halkı susturmak için bir çavuşla dört kişi yeter de artar bile,” deyip siyasetten çekildi.

On dokuzuncu yüzyıl, yalnız Fransa’da değil, bütün Batı ve Orta Avrupa’da liberallerle tutucuların, bir başka deyimle, burjuvaziyle aristokrasinin siyasal mücadelesine tanık oldu ve burjuvazi giderek ağırlığını koydu. Yine de soylular ve ruhban sınıfı üstün sınıf olmaya devam etti.

Sosyal Değişiklikler ve Sosyal Öğretiler

İngiltere dışındaki Avrupa ülkelerinde nüfusun büyük çoğunluğunu köylüler oluşturuyordu. Köylüler, Doğu ve Orta Avrupa’da köle durumundaydı. Ancak Batı Avrupa ile Fransa’da hazine arazilerinin küçük bir bölümünü almışlardı. Tarım ürünleri fiyat artışlarından eşit oranda olmasa da yararlanıyorlardı. Gelenek ve göreneklerine çok bağlı insanlar, çağın siyasal eylemlerine uyamıyordu. Düşün akımları köylere uzanmıyor, siyasal mücadele kentlerde, özellikle büyük kentlerde yürütülüyordu.

Ticaret su yoluyla yapılan uzun ulaştırmadan yararlanarak gelişmelerini sürdürüyor ve bu gelişmeler burjuvazinin zenginliklerini büyütüyordu.

Sanayide teknik ilerlemeler sanayi işçilerinin sayısını çoğaltıyordu, ama yine de, bu işçilerin çoğunluğunu zanaatçılar oluşturuyordu. Ücretleri düşüktü ve sürekli işsiz kalma tehdidi altındaydılar. Grev yasaktı. Çalışma süresi uzundu. Sağlık koşulları çok kötüydü. Düşün alanında sosyalist görüşler de yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. SaintSimon (17601825) verimlilik kavramı üstüne kurulmuş sosyal bir düzeni savunuyor, emek sanayinindir, diyordu. Fourier (17721837) bireylerin uyumlu bir topluluk oluşturacağı yeni bir sosyal hücrenin, phalange’larin kurulmasını istiyordu. Başlangıçta dinsel bir toplumculuğu (catholicisme social) savunan Lamerınais, daha sonra kilise ile bağlarını koparıp sosyalizmi seçti. “Mülkiyet hırsızlıktır,” diyen Proudhon ise (18091865) bireycidir ve her tür devlet sosyalizmine karşıdır. Marx 1848’de Engels’le birlikte, İngiltere’de Manifestoyu yazdı.

Ancak işçiler arasında bu düşünceler yayılmamıştı.

Dinsel öğretiye karşıt öğretiler, liberal yönetimli ülkelerde açıktan açığa, mutlak monarşilerde ise gizli derneklerde yapılan toplantılarda tartışılıyordu.

Bilim; fizik, fizyoloji ve doğal bilimler alanında hızla ilerliyordu.

Gelenekler, görenekler, değer yargıları, kasabaların, kentlerin, toplumun yüzü hızla değişiyordu.

Romantizm ve Fransız Romantikleri

Avrupa toplumları ve Fransa’daki bu çalkantı, şiir sanatında da etkisini göstermekte gecikmedi. Soyluların sanat ve beğenisinin ürünü olan Klasisizm’e karşı gençler ayaklandılar ve onun yerini burjuvazi duygularını dile getiren Romantik Okul aldı. Klasik şiiri, temalarıyla olduğu kadar, aşırı biçimciliği, yeni topluma yabancı eski Yunan ve Roma dize sanatı ve “sorınet”, “ballade” gibi şiir şekilleriyle de bıkkınlık uyandırmıştı. Gençler yeni biçimler denemek istiyordu. Romantizm in dinamiğini oluşturan bu iki iç etkene bir üçüncü etken, dış etken eklendi. Almanya’da Goethe (17491832) ve Schiller (17591805) daha on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Romantizm i kurmaya ve lirik şiirler yazmaya başlamışlardı. Bu yazarların yapıtları Fransızcaya çevriliyor ve Fransız ozanlarını etkiliyordu.

On sekizinci yüzyıl; Fransız sanatında genellikle düzyazının egemen olduğu bir yüzyıldı. Voltaire, Montesquiou, Rousseau eski geleneğe karşıt, yeni düşüncenin ışığı altında romanlar, siyasal kitaplar, yergiler ve mektuplar kaleme alıyordu, ama şiirde henüz, Racıne’lerın, Moliere’lerin saltanatlı dili ve duyguları egemendi. Ozanlar kendilerini eskilerin devamı sayıyor, Rönesans’ı sürdürüyor, yapıtlarına komedya, tragedya, epitr, satir, fabl gibi adlar veriyorlardı. Temaları, soylular arasından çıkan yiğitlerin, din kişiliklerinin, tanrıların, yarı tanrıların, din savaşları kahramanlarının, derebeyi ve şövalyelerin yaşamöyküleri, yüce kavramlar oluşturuyordu.

Romantizm Okulu bu kuralları yıktı:

-Artık yalnız soyluların yaşamöyküleri değil, her şey şiirin konusu haline geldi.

-Tumturaklı, klasik şiir dilinin yerini gelişigüzel bir sesle yazılmış, kişisel duyguları, kentsoylunun duygularını yansıtan diri ve canlı bir halk dili aldı.

-Soylu kişilikler sürüldü, şiirde bireyin imgelemi, düşgücü ve duyarlığı, "ben'in fendinden geçişi ve kişisel lirizm egemen oldu.

-Ozanlar, biçime değil öze ağırlık verdiler.

-Yunan ölçüsünün yerini on iki heceden oluşan ulusal Fransız ölçüsü, aleksandrin’ler aldı. Zengin uyaklar gözden düştü.

-Romantik şiirin lirizminde doğa ve insan kaynaştı.

-Sanat özgürleşti, klasik trajedinin kurallarını bir yana attı.

-Romantizm’in şiirde kurucusu kabul edilen Hugo, tekdüze kuralcılığın yerine, daha yumuşak olan düzgün anlatımı koydu.

-Şiir insanın duygularını olduğu kadar yoksulluğunu ve toplumsal sorunlarını da kendine dert edindi.

Romantizm, on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar tek başına şiirde egemen oldu. Daha sonra yerini Sembolizm’e bıraktı. Ancak büsbütün ortadan kalkmadı. Bazen bağımsız, bazen Sembolizm ile iç içe, yüzyılın ikinci yarısında da varlığını sürdürdü.

Lamartine (17901869) ve Victor Hugo (18021885); Romantik şiir’in kurucuları ve en büyük iki ismidir. Bu iki ozan, çağlarının siyasal savaşımında etkin bir rol aldılar. Hugo, şiirin yanı sıra, pek çok roman ve tiyatro eseri yazdı. Cromıvel'in önsözünde Romantik Tiyatro’nun kurallarını tanımladı. Romantizm’in önderi durumuna geldi ve NotreDamedes Champhs sokağındaki evi, Romantik sanatçıların toplantı yeri halini aldı. Vigny, Dumas, Merimee, Balzac, SaintBeuve, Nerval ve Gautier bu evin başlıca konuklarıdır. Hugo, daha otuz yaşına gelmeden tanrılaştı.

Ozan Alfred de Musset (18101857); Romantizm in verimli çocuğu olarak tanınır. Bir ara siyaset ile de uğraştı. 1848 Devrimi’nde milletvekilliğine adaylığını koydu, ama seçilemedi. Melankolik ve aşırı karamsardı. 1852’de Fransız Akademisi’ne seçildi. Aşklar ve alkol yaşamını yıprattı. Son yıllarda adından da söz edilmiyordu. Kırk yedi yaşında öldü.

Alfred de Vigny (17971863); şiirin yanı sıra tiyatro yapıtları da yazdı. 1848 Devrimi’nde Charet bölgesinden milletvekilliğine adaylığını

koydu. O kadar az oy aldı ki, üzüntüsünden ülsere yakalandı. Soylu bir aileden gelen Vigny, başlangıçta kendini krala bağlı duyar, ama 1830’lardan sonra Lamerınais’nin toplumsal Hıristiyancılığına ve SaintSimon öğretisine ilgi gösterir.

Gerard de Nerval (18081855); Romantik Akım’ın içindedir. Ancak bu büyük sanatçı, yapıtlarıyla daha sonra kurulacak olan Sembolizm ve Gerçeküstücülük okullarının öncüleri arasında yer aldı. Düşgücü ve bilinçaltı onu öylesine zorluyordu ki, sonunda düş ile gerçeği birbirine karıştırdı. 1855’in bir ocak sabahında bir sokak lambasına asılı olarak bulundu.

Theophile Gautier (18111872); Nerval’in arkadaşı. Başlangıçta ressam olmak istiyordu, ama şiirde karar kıldı. Hugo ya hayran olan ozanın ilk şiir kitabı, Romantizm Okulu’ndan kaynaklanır. Giderek Romantizmden ayrıldı. Parnasse Olculu nun kurucularından oldu.

Charles Baudelaire (18211876); ilk şiirlerinde romantiktir. Ancak hiçbir akımın dar sınırları içine kapanıp kalamayacak kadar büyük şiirler yazan bu ozan da, Nerval gibi, Sembolizm’in ve Gerçeküstücülük’ün kurucularından oldu.

Romantizm, şiirde egemen olan bir akımdır. On dokuzuncu yüzyıl romanına ise, çağın ilk yarısında da, son yarısında da Gerçekçilik (realisme) damgasını vurdu. Emile Zola, gerçekçilikten kalkıp, Doğalcılık (Naturalisme) okulunu kurdu. Romanda ise Romantizm’in başlıca iki temsilcisi var: Chateubriant ve George Sand. Ancak şunu da belirtmek gerekir: Romanda, gerçekçi akım içinde yer alacak olan Stendhal ve Flaubert de Romantizm çıkışlıdır. Tarihçi Renan, eleştirmen Beauve de bu akımın içinde yer alır.

Parnasse Okulu

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa, 1870’e kadar, dış ve iç savaşlar, siyasal ve toplumsal savaşımlar alanıydı. 1870’ten sonra dış savaşlar son buldu. Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’na dek sürecek uzun bir barış dönemi yaşadı, bundan yararlanarak, özellikle Batı Avrupa ülkeleri ve Fransa toplumsal kurum ve kuruluşlarını yeniden düzenledi. Siyasal erki ele geçirme mücadelesi sürüyordu ama burjuvazi terazinin kefesine giderek ağırlığını koyuyordu. Mal varlığı gittikçe azalan soylular, rahatlarını sürdürmek için, evlilik yoluyla burjuvaziyle kaynaştılar. Burjuvalar da soyluluk unvanı kazandıran büyük topraklar satın alarak sınıf değiştiriyorlardı. Bu kaynaşma, şiir sanatında da senteze yol açtı ve Sembolizm akımı doğdu. Ancak, bu senteze varılabilmesi için, bir ara süreç gerekiyordu. Bu süreci de Parnasse Okulu gerçekleştirdi.

Şimdi, olayların gelişmesini, toplumsal değişmeleri ve bu şiir okulunun doğuşunu biraz ayrıntılı araştıralım.

1848 Paris Devrimi

Seçim yasası, burjuvazinin meclise girişini güçleştiren özellikler taşıyordu. Milletvekilliğine ancak büyük toprak sahipleri adaylığını koyabiliyordu, toprak ise genellikle soyluların tekelindeydi. Seçim yasasını değiştirmek için Paris soyluları ayaklandı. Cumhuriyetçilerden bir grup onlara önderlik ediyordu. Louis Philippe ve yönetimi devrildi. Geçici hükümetin başına Lamartine getirildi. Devrimi işçiler yapmıştı ama başlarında burjuva cumhuriyetçiler vardı. Sosyalistler henüz örgütlenmemişlerdi. Bazı delegeler ellerinde kızıl bayraklarla geldiler. Ama Lamartine, ünlü söyleviyle onları saf dışı bıraktı. Burada Lamartine’in kişiliği üstünde durmakta yarar var. İnsanların geleceğini siyasal demokraside gören Lamartine de çok tutarda taşınmaz malları olan zengin bir kentsoyluydu. Sosyalist bir düzene karşıydı. Mülkiyet hakkının kutsallığına, onun tek ve en büyük sosyal kuruluş olduğuna inanıyor, işçilerin bir gün yönetimi ele geçirmelerinden korkuyordu. Bunu önlemek için de, toplumsal iyileştirmeler ve düzenlemeler yapılmasını gerekli görüyor, “Son derece önemli şeyler son derece güçlü hükümetlerce gerçekleştirilir,” diyordu. Ancak, tutucular ve liberalleri bu düşünce çevresinde bir araya getiremeyince, 1841 ’de sol karşıtlar safına, 1843’te de sol karşıtların başına geçti. Böylece, halka devrim yaptıracak, ama bu devrimin bizzat başında bulunduğundan onu frenleyerek, yalnızca çok zorunlu bazı toplumsal düzenlemeleri gerçekleştirecek, mülkiyet hakkına dokundurmayacaktı. Nitekim, geçici hükümetin başına geçince ilk işi sosyalist devrimi engellemek oldu.

Öte yandan, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylüler de eyleme kayıtsızdı. Böylece, hükümet yönetiminde, kralcı burjuvalar ve soyluların yerini cumhuriyetçi burjuvalar aldı.

Seçim yapıldı. Meclise, Lamartine’le birlikte, Paris bölgesinden Victor Hugo da girdi. Alfred de Vigny ve Alfred de Musset seçimi kazanamadılar. Baudelaire ve Leconte de Lisle başlangıçta devrimin içinde yer aldılar, sosyalizme sevgi duydular, ama sonra aktif politikadan çekildiler.

Aralık 1848’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde iki başkan adayı vardı; Lamartine ve Louis Napoleon. Seçimi, ezici bir çoğunlukla Louis Napoleon kazandı. Lamartine’e karşıt olanlar arasında Victor Hugo da vardı.

İkinci İmparatorluk Dönemi

1849’da seçilen meclisin çoğunluğu monarşistlerden oluşuyordu. L. Napoleon (Üçüncü Napoleon) 1851 Aralık’ında hükümet darbesi yaptırıp yönetimi güçlendirdi, bir yıl sonrada (1852) imparatorluğunu ilan etti. Cumhuriyetçileri ve kendisine karşıt olanları tutuklattı. Önceleri Louis Napoleon’u savunan Hugo, ideolojik olduğu kadar, kişisel nedenler yüzünden sola yaklaştı. Evenement (Olay) adlı gazetesinde Louis Napoleon’un çevirdiği dolapları açıkladı. Parislileri ayaklandırmaya çalıştı, başaramadı. Tutuklanmak üzereydi. Ülkeyi terk edip Belçika’ya geçti ve savaşımını yurtdışından sürdürdü.

1848 Paris Devrimi başka ülkelere de örnek oldu. Diğer bazı Avrupa ülkelerinde de halklar ayaklandılar. Devrimciler, önceleri bazı haklar elde ettilerse de, sonra kendi aralarında anlaşmazlığa düştükleri için, erklerini yeniden güçlendiren gerici hükümetlere yem oldular.

Devrimleri karşıdevrimler ve büyük devletler arasındaki savaşlar izledi.

İngiltere, Rusya ile; Fransa, Avusturya ve Prusya ile; Prusya, Avusturya ile savaştı. Bu savaşlar imparatorları yıprattı. Ülkelerinde bazı iyileştirmeler yapmak, liberallere yanaşmak, bazı yeni haklar vermek zorunda kaldılar. Fransa Prusya’ya yenildi, Fransız ordusu esir düştü, Prusya ülkeyi işgal etti. 4 Eylül 1870’de Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet ilan edildi. Prusyalıların Paris’ten çekilmesinden sonra Parisliler bir kez daha ayaklandılar, devrimci hükümet yönetime el koydu. Versailles’dekı ordu Paris’e yürüdü, devrimi bastırdı.

Avrupa ve Fransa’da Toplumsal Yapı

Üçüncü Cumhuriyet’in ilan edildiği sırada, Avrupa ve Fransa’nın toplumsal, siyasal ve ekonomik durumunu şöyle özetleyebiliriz:

Doğumlar yüksek orandaydı, nüfus sürekli artıyordu. Nüfusun büyük çoğunluğunu köylüler oluşturuyordu; sanayileşme sonucu, köylerden kentlere sürekli akın vardı. Büyük kentlerin sayısı çoğalıyor, toplumsal iletişim ve alışveriş kolaylaşıyordu.

Yasalar önündeki eşitsizlik kaldırılmıştı ama ekonomik eşitsizlik sürüyordu. Toprak sahibi olmayan tarım emekçileri ve gündelikçiler yoksulluk içindeydi. Sanayi işçileri tekniğin ilerlemesinden pek yararlanamıyor, yine sömürülüyordu. Sendikalar ya yoktu, ya da sarıydı; grevleri engelliyor, siyasal mücadeleden kaçınıyordu. Evlerinde çalışan işçiler ise sürekli işsiz kalıyordu.

Dış ticaret gelişmişti. Alım satımlar borsalarda yapılıyor, kredili satışlar ticaret hacmini kabartıyordu.

Avrupa’da özgür bir anayasa hukuku doğmuştu. Anayasaların başlıca niteliği, monarşiye ve siyasal özgürlüğe dayalı olmalarıydı. Sözde özgürlükler veriliyordu ama yönetimler savaş, ayaklanma, kargaşa, ulusal çıkarlar gibi gerekçelerle özgürlükleri rahatça kısıtlayabiliyor, kaldırabiliyor, olağanüstü mahkemeler ve askeri yargıçlar aracılığıyla ileri atılmaları durduruyor, ilericileri tutukluyordu.

Kadın hakları gelişmemişti. Kadın erkeğin mutlak egemenliği altındaydı.

Sanayinin nimetlerinden ve artan üretimden en çok burjuvalarla soylular yararlanıyordu. Soylular Doğu Avrupa’da yine üstün sınıfı oluşturuyordu. Orta Avrupa ve özellikle Batı Avrupa’da ise soyluluk unvanı sağlayan büyük toprakları satın alma ve evlilik yoluyla burjuvazi soylularla kaynaşıyordu.

Bilimsel ve Kültürel Değişimler

Bilim ilerliyordu. Pozitivist görüş egemendi. Gözlem ve deneydışı bilgi saygınlığını yitiriyor, gerçekdışı sayılıyordu. Bu eğilim, maddeciliğin giderek ön plana çıkmasına yol açtı, fizikötesi gözden düştü. Pozitivist ve maddeci görüş din ile bilimin arasını açtı. Ne var ki, ilk ve orta öğretimde din yine egemendi, ilerici düşünceler ancak üniversitelere girebiliyordu.

Filozoflar daha çok ruhbilime yöneldi.

Tarihsel araştırmalara ve yazılara ağırlık verildi. Michelet (17981830), Fustel de Coulanges (18301889), Ernest Renan (18231892), Augistin Tluerry (17951856), Tocqueville (18051859) gibi tarihçilerin araştırma ve yapıtları özellikle Parnasse Okulu ozanlarının tarihe yönelmesine yol açtı.

Roman alanında, Balzac, Stendhal, Flaubert, Georges Sands ve Emil Zola’nın yapıtları egemendi.

Çağın ozanları: Victor Hugo, Lamartine, Theophile Gautier, Alfred de Musset, Leconte de Lisle, Banville, Baudelaire, adını duyurmaya başlayan Verlaine, Mallarme ve Rimbaud.

Cumhurbaşkanı seçilemeyince Lamartine büyük düş kırıklığına uğrayıp kabuğuna çekildi. Hugo yurtdışından mücadelesini sürdürdü. Diğerleri ise genellikle fildişi kulelerde yaşadılar. Toplumcu öğretilere, işçinin ve gündelikçi köylünün, topraksız köylünün, kısaca emekçinin sömürülmesine, yoksulluğuna, ezilmesine ilgi göstermediler. Emekçi sınıflar bir yana, burjuvazinin gerçeğine bile eğilmediler.

Şürde Parnasse Okulu, özetle şu etkiler sonucu ortaya çıktı:

Burjuvazi soylularla kaynaşınca, burjuva aydınlar da soyluların beğeni ürünü olan eski klasik akıma ilgi duymaya, şiirin kaynağını geçmişte aramaya başladılar.

Bilim ve tarih alanındaki gelişmeler genç ozanları etkiliyordu. Bilimsel maddeciliğin ve pozitivizmin gelişmesi onları, kişiselden uzaklaştırıp, kişisel olmayanı, nesneli aramaya, tarih çalışmalarının gelişmesi de öznelerini ve konularını geçmişte aramaya yöneltti.

Eskiyen her akım gibi Romantizm de bıkkınlık uyandırıyor, gençler yenilik arıyordu.

Fransız şiir geleneğinde her akımın ve bu akımı sürdüren ozanların başını bir ya da biriki ozan çeker. Hugo 1851’de yurtdışına kaçınca, Romantizm de, Paris ozanları da öndersiz kaldı. Önder aranıyordu. Sainte Beuve, Baudelaire’e, “Ozanları derleyip toparla,” dedi. Fleurs du Mal'in ozanı kestirip attı: “Bu dünyaya şunu ya da bunu yönetmek için gelmedim, hem ben, kendi kendini yönetemeyenlerden de tiksinirim.”

Theodor de Banville ciddiye alınmıyordu.

Musset’nin adı üstünde duruldu, Baudelaire, Rimbaud ve Verlaine onun hemen defterini dürdüler.

Zamanın egemen akımı Romantızm’den hoşlanmayan bu başsız ozanlar topluluğu, bazen Leconte de Lisle’in evinde, bazen de yayıncı Lemerre’in “Parnasse’ın Asma Katı” adını taşıyan kitabevinde toplanıyor, şu ortak düşünce yöresinde birleşiyordu:

Sanat sanat içindir: Doğasıyla sanat yarar gözetmeyen bir uğraşıdır. O halde sanattan yararlı hiçbir amaç beklememek gerekir.

Sanatçının bir tek tanrısı vardır: Güzellik. Sanatçının düşünü yalnız güzellik gerçekleştirir, kaygılarım güzellik dindirebilir. Ölümsüz olan yalnızca güzelliktir. Güzellikten başka amacı olmadığı için ozan plastik sanatlarla bağlantısını güçlendirmeli, güzeli elde etmek için bütün çabaları göstermeli, işi rastlantıya bırakmamalıdır (Gautier).

Biçim ve teknik zorunludur: Bir yapıt ne kadar teknik bir çalışmanın ve yenilmiş güçlüklerin ürünü ise o kadar güzeldir. Sanatçı kolaylığı sürgün etmeli (Gautier). Dize üstünde önemle dururlar, ritimleri, tiz ve tam uyakları severler. “Uyak dizenin ta kendisidir.” (Banville). Oysa Romantizm’de, bilindiği gibi, tumturaklı, klasik şiir dilinin yerim gelişigüzel bir sesle yazılmış, kişisel duyguları yansıtan, diri, canlı bir halk dili almıştı. Romantik şiirin kurucusu kabul edilen Hugo, tekdüze kuralcılığın yerine, daha yumuşak olan düzgün anlatımı koymuştu.

Kişisel lirizme ve kişiselliğe paydos: Kişisel temalar ve onun çok yinelenen çeşitlemeleri dikkati yordu, tüketti. “Nesneli aramalıyız, kişisel olmayana yönelmeliyiz. Bu duygusuzluk anlamına gelme lirizmi artık bir yana bırakalım. şiir bireysel bir destanda kanatlanamaz. Bilge bir kuşaktanız. Çağın aydınlık yoluna girmek için geçmişe yönelmeliyiz, geçmişten günümüze gelmeliyiz. Bilimin yoluna, pozitivizmin yoluna böyle girebiliriz. Artık geçmişi, imgelemlerle ya da yerel renklerle çağrıştırmak değil de, en yeni belgesellerin yardımıyla, fikirleri, olayları, özden yaşamı, varolma, inanma, düşünme, davranma nedenini, eski soyları oluşturan her şeyi yeniden yaşatmak söz konusudur. Uzun zamandan beri birbirinden ayrılmış olan bilim ve sanat, birbiriyle kaynaşmasa bile birleşmek zorundadır.” (Leconte de Lisle). Oysa, bilindiği gibi, Romantizm’de, bireyin imgelemi, düş gücü ve duyarlığı ‘ben’in kendinden geçişi ve kişisel lirizm egemendir.

1860’tan beri edebiyatta varolan ve yukarıda özetlediğimiz ilkeleri savunan bu Romantizm karşıtları, kendilerine uygun bir ad arıyor, bulamıyorlardı. Üslupçular (Stylistes), Biçimciler (Formistes), Fanteziciler (Fantaisistes), Duygusuzlar (Impassibles) gibi adlar üzerinde durdular, beğenmediler. Yedi yıl sonra, 1867’de, toplandıkları kitabevinin adını benimseyip okullarına Parnasse, kendilerine de Parnasse’cı (Parnassien) dediler. Yaşlı Gautier liderleri olamadı ama okul ilkelerinin çoğunu ondan aldı.

Tarih kitaplarını didiklediler. Resim atölyelerini dolaştılar. Mitolojilerin tanrılarını, yarı tanrılarını, su perilerini şövalyelerin yiğitlik öykülerini yazdılar. Betimlere uzun uzun yer verip şiirde tablolar çizdiler. Dizeyi kuyumcu gibi işlediler. Ancak, soğuk bir plastik güzellik yaratmaktan öteye gidemediler. şiirleri, dışı özene bezene işlenmiş değerli taşlarla süslü, ama içi boş bir mücevher kutusuna benzer.

Parnasse Okulu bir sanat akımı değil, Romantizm ile Sembolizm arasında bir süreçtir. Nitekim, büyük bir akım olan Sembolizm’in dört öncüsü; Baudelaire, Verlaine, Rimbaud ve Mallarme bu okulun içinden çıktı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült