Edebiyat

 

Şiir Hakkında

Ahmet Hamdi Tanpınar


I

Bugün sanat meseleleriyle yakından alakadar olmuş bir zeka için artık münakaşasına imkan görülmeyen hakikatlerden biri de Şiirin her türlü menfaat endişesinden uzak, gayesini yalnız kendinde bulan bir mükemmeliyet olmasıdır.

Bu böyle olduğu halde, maalesef memleketimizde mutlak derecede bir ekseriyet hala sanatkarda büyük insani mefkûrelerin bir peygamberini, cemiyet hayatının ateşli bir havarisini görmek arzusundadır. Asaleti nispetinde sakat olan bu arzuda, şiir hakkında yerleşmiş, kök salmış batıl zanların, yanlış telakkilerin mühim bir hissesi vardır. Filhakika malzemesini lisan gibi umumun malı olan bir menbadan alması, diğer sanatlara nispeten tekniğinde mevcut zahiri kolaylıklar ve daha bunlara benzer birçok sebepler, onu zaman zaman tabiatının büsbütün haricinde olan yanlış telakkilere maruz bırakmış ve adeta fikrin her çeşidini istiaba elverişli bir nevi imtiyazlı kap olarak kabul ettirmiştir. Bu yüzdendir ki, sadece muzdarip ve huzursuz ruhun saf bir lisanı olması lazım gelen şiiri çok defa irşadın kürsüsünde vaaz eder gördük. Hakikatte bütün bunları ifade için başka bir dil, yevmi hayatımızın aynası olan nesir vardı.

Lisanın tabii mantığından başka hiç bir kayıt tanımayan serbestisiyle, hudutsuz genişliğiyle nesrin, bütün bunların en tabii tercümanı, fikrin her çeşidini istiaba müsait olduğunu kim inkar edebilir? Birbirini kovalayan sahifeler, vuzuhtan bir an ayrılmayan düzgün ve mantıki cümleler, bütün arzularımızı tatmine, her türlü temiz niyetimizi aşılamaya muktedirdir. Fikrin birbirini itmam eden basamaklarla istenen neticeye isalini ancak o temin eder. O istediğiniz şekle girer, arzu ettiğiniz hüviyeti alır. Ağlar, güler, anlatır, mantık yapar, itham eder, ikna eder, zekamızın bütün faaliyetlerini ifade, gündelik hayatımızın bütün ihtiyaçlarını tesviye eder ve esasen onların mahsulüdür.

Buna mukabil tabiatı itibariyle toplu olan şiir, fikir için her şeyden evvel dar bir çerçevedir. Büsbütün başka bir nizamın birleştirdiği bu kesik cümleler, söze kah yontulmuş bir mermerin düzgün salabetini, kah bir manzaranın renk ve gölgelerini veren ve her an tarifsiz bir musikiyi peşinden sürükleyip götüren değişiklikleri ile hiç bir nazariyeyi izaha ve hiç bir davayı ispata müsait değildir. O, bir yılan gibi kendi üstüne çöreklenen ruhun bir an için kendi kendini temaşasından doğan bir mükemmeliyettir ki, ağlatmak ve düşünmek ona terettüp etmez. Böyle bir teşebbüste derhal kendi tabiatının haricine çıkmak felaketine duçar olur. Edebiyatımızda bol bol görülen hasretnamelerin hitabet ve belagat nümuneleri, hangi mebdeden hareket etmiş olursa olsun bu yanlış adımın vardığı tatsız neticeleridir. Eğer onları sevdiğimiz, beğenmediğimiz anlar olmuşsa, bu şüphesizdir ki, sanattan büsbütün başka endişelerin doğurduğu alakalarla olmuştur. Türkçe çok yerinde olan bir tefrikle bu kabil mahsullerine «nazım» der. Bunlar muayyen bir gaye takip ederler. Her emel bir neticenin etrafında toplanır. Halbuki hakiki Şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir hedefi yoktur. Kendisinden başlar, kendisinde biter. Bütün asaleti de buradan gelir. Ondan beklenebilecek yegane şey, bizde bedii alaka dediğimiz ve hayatınızın maddi taraflarıyle, gündelik endişeleriyle münasebettar olmayan saf bir alaka uyandırmasıdır.

Bu, belki ani bir cehtle kendini bulan ruhun, insandaki ezeli hakikatle temasından doğan bir konuşmadır; belki güzellik dediğimiz idealle bir lahza başbaşa kalmanın verdiği mestidir. Bu manada denebilir ki, şiir ve alelumum sanat, ferdin en mutlak ve hür surette kendini idrak ettiği zirvedir.

Muvaffak bir sanat eseri, içinde bütün unsurların ve bütün yorgunlukların bir mükemmeliyet haline geldiği, ayrılması kabil olmayan bir terkiptir. Bu terkipte her parça birbirini tamamlar. Bu böyle olduğu halde, ekseriyet şiirde şekil ve muhteva denen iki ayrı unsurun mevcudiyetini kabule daima mütemayildir. Bunun tabii neticesi olarak mübdi de biri şair, biri sanatkar, yani biri duyucu ve biri işçi olarak iki şahsiyete ayrılmış oluyor. Sanat bahislerinde ne kadar esaslı karışıklıklar doğuracağını tahmin edebileceğimiz bu yanlışlığın başlıca sebebini yine Şiirin kullandığı malzemede bulabiliriz. Şiir, güzel sanatlar içinde maddesinin tabiatı itibarıyle başlı başına bir hususiyet teşkil eder. Diğer sanatlar yalnız kendilerine ait ve has olan maddelere ait ve has olan maddelere müftekır iken o, doğrudan doğruya malzemesini umuma ait olan ve onun ihtiyaçlarından doğan lisandan alır. Heykeltraş ve mimarın yontup işledikleri taş, tabiatta serbest halinde bir kıymet değildir. Hilkatin, üzerinde hiç bir mana dolaşmayan laalettayin bir parçasıdır. Muayyen kabiliyetleri olabilir, fakat ona hususi bir kıymet verdiren insan zekasıdır. Ancak heykeltıraşın elinde bir ifade, bir mana, bir hayatiyet kazanan mermer, sanatkarı ortadan çıkarttığınız gün ocağına avdet eder, ebedi ve müsterih uygusuna dalar. Musikişinasın elinde bir mucize haline gelen ses de öyle değil midir? Halbuki lisan, bunun aksine olarak insanların vücuda getirdiği, işlediği bir şeydir. Muayyen ihtiyaçlardan doğmuş, onların genişlemesiyle tekamül etmiştir. Şiir, onun için tabiatın haricinde kalan tali bir vazifedir. Şiiri kaldırınız, lisan yine cemiyetin içinde yaşar, ilk ve zaruri vazifesini görür.

Binaenaleyh mermer, granit, çizgi, ses, bir sanat tertibine saf olarak geldikleri halde, bunların aksine olarak kelime, şiire üstündeki manayı, delalet ettiği gizli ve aşikar alemi, yani yaşayan canlı bir kıymeti de beraberinde getirir. Bu suretle bu sanatta kendiliğinden mana denen bir hal teşekkül eder ki, sathi bir görüş onu muayyen ve maddi bir say’ın neticesi olarak telakki ettiği şekilden, kalıptan ayırmakta mahzur görmez. Halbuki hakikat büsbütün başkadır ve şekil ile muhteva dediğimiz şeyler ta mebdeinden itibaren herhangi bir ayrılığı kabul etmeyen bir tek mevcuttur. Bir fikrin, bir tasavvurun veya bir hayalin kendini yaratıcı melekeye arzetmesi her şeyden evvel onun bir nevi şekilleşmesi, yani kendine has bir kalıp sahibi olması demektir.

Bundan evvelki devre ihsas devresidir ki, tamamiyle uzvidir ve biz farkında olmadığımız bir ameliye ile onu derinleştirerek bu neticeye vasıl oluruz. Sanat eseri ise kendiliğinden hasıl olan bu teşekkülün harice aksi, zihnin karanlığından güneş altına nakli olduğuna göre buraya kadar böyie bir ikilik mevcut değildir. Bilahare terkibin vahdeti için irademiz ve say’imizle yaptığımız değişikliklere ge' lince (ilaveler, tarhlar vs.), bunlar muhteva derecesinde maddeye de tesir eden ameliyelerdir. Aksini kabul edebilmek için birisini olduğu gibi bırakıp diğerini değiştirmekliğimiz imkanını bulmak lazım gelir ki, bu da kabil değildir. O halde beraber doğup, beraber yaşayan, en ufak bir tadilden beraberce müteessir olan ve hatta hayatları bile birbirinin vücutları ile kaim olan böyle iki ayrı mahiyet tasavvurundan ise bunların kabili tefrik olmadıklarını kabul etmek daha doğru olmaz mı?

Tekniği zayıf fakat mütefekkir yahut hassas bir sair yerine münasebetsiz bir mimari eserin banisini alalım. Çarpık. bir hendese, birbirini tutmayan motifler, eserde kaynaşmayan birtakım tezyinat vs... Ve farz edelim ki, bu ucubeyi beldeye yadigar eden mimar, onu “edebiyet” i ifade etsin diye yapmış olsun, o kadar ki her fer’in bu ifadede kendi başına bir manası olsun ve bu, bize anlatıldığı zaman münakaşasız kabul edilecek kadar sahih, doğru, hesaplı olsun.

Şimdi biz bu gayri muvaffak mimari eseri için ebediyet mefhumunu bir mazeret olarak telakki edebilir miyiz? Ve mesela banisi için “büyük mimar, fakat ne yapalım ki kötü işçi... tekniği bozuk, yoksa fikirleri hiç de fena değil” diye kıymet biçebilir miyiz? Halbuki dememiz lazım.

Ebediyet şiirde olduğu kadar mimaride de itibar sahibi olan bir mefhumdur. Hatta mimari, devamı çok müşahhas surette ifadeye müsait malzemeden doğduğu için belki daha ziyade ona layıktır. Bu altından her geçeni ezen, muhteşem ve yüksek kapı, ışığın tepesinde halka halka boğulduğu bu derin kubbe, bu sert, dayanıklı malzeme, insana asırları omuzlamış hissini veren bu kalın, divkari sütunlar, en ufak çınlayışında sesinize binlerce neslin hüsran veya neşatından toplanmış bir sesle cevap veren bu boğuk aksiseda, her şey size burada zamanı, geçmişi, geleceği hatırlatır. Uzviyetinizi zaman habsetmiştir, onunla ve ona ait düşüncelerle mahbussunuz. Hatta şu kemerli pencereden süzülen olgun ışıkta bile devam gizlidir. Hissedersiniz ki, sizden yüz sene, iki yüz sene sonra da günün bu saatinde bu ışık, renkli camlardan böyle kayacak, duvardaki levhanın filan kıvrımını zaire yine bu kabartmada gösterecektir. Fakat burada siz olmayacaksınız, tanıdığınız olmayacak ve dışarıya çıktığı zaman sizinkinden büsbütün başka bir aleme kavuşacak. Hülasa, değişen bir alem içinde yalnız bu bina zamanı tanımayacak, ilk taşının atıldığı günün tasavvurunu devam ettirecek. Görüyorsunuz ki, mimaride ebediyet vardır. O halde taşı hendese ile yoğurmasını bilmeyen fakat ebediyet hakkında düşünceleri bulunan bu mütefekkir haninin eserini siz, hareket noktası olan yüksek bir fikir hürmetine muvaffak olmuş bir eser telakki edebilir misiniz? Şüphesiz hayır... Çünkü o andayani bir mimari eseri ile karşılaştığınız anda sizin sanatkardan istediğiniz şey, fikir ve onun azameti değildir. Siz ondan, bina denen ve muayyen malzemenin, muayyen kanun ve usullerle imtizacından doğan bir terkip istiyorsunuz. Fikir onun banisinin kafasında bir tasavvurdu. Bu tasavvur belki bu binanın nüvesi oldu. Fakat dimağın şe’niyetinden gün ışığına bir taş ve harç yığını olarak doğduğu andan itibaren onunla olan bütün alakası değişmiştir. Şimdi o dimağın kanunlarına değil, ait olduğu sanatın nizamlarına tabidir. Her ilave edilen yeni taş, her zaviye, her çıkıntı kendisine ait ihtimalleri ve ihtiyaçları beraberinde getirerek fikirden büsbütün ayrı bir şey, bina denen şeyi meydana koyar.

Bu bina, muvaffak bir eserse, bittiği zaman, banisinin ilk hareket noktasını hatırlatabilir, fakat büsbütün başka bir şekilde veya başka bir yolda. Bir fikir silsilesi halinde değil, tekevvününü tamamlamış müşahhas bir timsal halinde. Aksi takdirde ancak ve ancak mübdünin acemiliklerini sayar.

Fikir, his, imaj, bunlar her faniyi vakit vakit ziyaret eden lutufkar misafirlerdir ki, çok defa bir anın lezzeti yahut ıztırabı içinde yaşar ve ölürler. Onlarla eser arasında meşakkatli bir didişme, sanat dediğimiz nizamdan geçen ve her adımını birçok İstihalelerin zarureti bekleyen uzun bir yol vardır.

Son zamanlarda vezne, kafiyeye, muntazam şekillere karşı gösterilen bir lakaydi, hatta bir nevi düşmanlık vardır ki, bunu bazı yeni sanatkarlarda mevcut müfrit bir hürriyet aşkıyle izah etmek mümkündür. Diğer saikleri ne olursa olsun, bu aleyhtarlık bugün dünyada mevcut muhtelif yeni sanat mensuplarının birbirleriyle anlaşabildikleri yegane noktayı teşkil etmektedir. Bunlara göre vezin, kafiye, muntazam şiir şekilleri sanatkarı tahdit eden, bir nevi esarette tutan birer zincirden başka bir şey değildir. Bu zalim boyundurukların altında sanat, bütün kudretlerini, zenginliklerini kaybetmektedir. Bir sanatkarın muntazam bir mısra dahiline sokmaya muvaffak olabileceği şey, söylemek istediği şeyin çok def’a iskeletinden ibarettir. Bu suretle fikri parçalamalarına mukabil ona verdikleri şey de sun’i ve cebri bir ahenktir. Halbuki hudutsuz bir serbesti bundan daha iyisini yapabilecektir. Hakiki ritm, deruni ritmdir ki, çok def’a mısra denen çerçevenin dahilinde boğulmaktadır. Bir cümlenin musikisi kendisiyle doğar ve o cümlenin hudutları içinde yaşar; bunu taksim veyahut herhangi bir değişikliğe uğrattınız mı, o kaybolmuş demektir. Muntazam şekle ve onun zaruretlerine karşı yapılan bü:ün bu itirazlar şüphesiz ki haklı şeylerdir. Vezin, kafiye ve şiir şekillerinin sanatkar için daima sühûletbahş birer vasıta olduğunu iddia edemeyiz. Eğer şiir bilhassa içindekileri tamamen söylemek sanatı addedilecek olursa, bu surette birçok şey kaybetmiş olabilir. Ancak bütün bunları ortadan kaldırın akla elde edilecek serbesti sanattan anladığımız şeyle kabili telif midir? Birim şiirden anladığımız mana, kelimelerin terkibinden doğan ritm, ahenk vs. vasıtalarla alelade lisanla ifadesi kabil olmayan deruni haletlerimizi, heyecanlarımızı, istiğraklarımızı, neş’e ve kederimizi ifade eden ve bu suretle bizde bedü alaka dediğimiz büyüyü tesis eden bir sanat olmasıdır. Zahiri bir bakış bununla, vezin, kafiye, şekil dediğimiz kayıtların arasında hiç bir münasebet bulamaz; bunları sonradan gelme, hakiki bünye ile alakası olmayan birtakım ilaveler, lüzumsuz kayıtlar gibi görür; fakat biraz daha yakından gören bir göz, bütün bu sonradan gelme lüzumsuz ilavelerde Şiirin nizamını, mükemmeliyet dediğimiz kıvılcımı çıkartmak için, zekanın madde ile mücadelesini temin eden esaslı unsuru bulur.

Lisan haddizatında serbest, her türlü teşekküle müsait bir maddedir. Bu seyyal maddenin içinde eczası dağınık ideali sıyırmak, onu ayıklayıp yoğurmak, kelimeyi üzerine asırların yığmış olduğu müşahhas ve mücerret bin türlü mana yığınından yıkamak ve sanat malzemesi haline gelinceye kadar temizlemek, mebde fikri sağlamak ve derinleştirmek ancak bu nizamla kabildir.

Güç ve nadir kafiye, tedailerimizin seyrine mesut ve yakışır bin yol açar; vezin çıkardığı müşkülatla bizi tesadüflerin gecesini zorlamaya mecbur eder. Şekil, lisan denen kaosun içinde, varmamız lazım gelen mükemmeliyetin hudutlarını çizer, dolduracağımız boşlukları gösterir.

Bütün bunları yaparken şüphesiz ki, şairi de birtakım fedakarlıklara mecbur ederler. Fakat bunlar ibdaın zaruretleridir; bizi sanatın nizamından vazgeçirtecek sebepler olamazlar.

 

II

Bundan birkaç sene evvel M. Bremond, saf şiire dair Akademi’de söylediği bir nutukta, şiir lisanına dua demişti. Kabulü biraz güç olan bu iddiada sür lisanımın alelade konuşma ve nesir lisanından ayrı olması gibi büyük ve esaslı bir hakikat mevcuttur.

Bu ayrılık şüphesiz lisanın müfredatında yani kelimelerde değildir. Bunu söylemekle kelimenin şiire kontrolsüz girdiğini söylemek istemiyoruz. Bilakis Şiirin hemen daima kendisinden uzak tuttuğu kelimeler mevcuttur. Bunlar mesleklerin teferruatına, hususiyetlerine yahut da insan hayatının en asil ihtiyaçlarına ait kelimelerdir. Filhakika bunlar için mevcut bir kaide, bir nizam yoktur. Hiç kimse başı veya sonu şöyle olan kelimeler şiire giremez demediği gibi, bunun için umumi istatistik de yapılmamıştır. Fakat bu hemen her lisanda, sanatın nizamında yer olmamış binlerce kelimenin mevcudiyetini menetmez. Bu hususta şaire ve onun tercih ettiği temlere ait kuvvetli bir itibarilik mevcut olduğu gibi, sanat mehcuru kelimelerin adet ve talihleri, devirlerin modasına sıkıca tabidir. Fakat her ne de olsa şair de konuşan veya hikaye eden yahut mantık yürüten adam gibi, aynı umumi hazineyi istimal eden adamdır. Binaenaleyh bu ayrılık kelimelerde değil, belki ona tasarrufta başlayan bir ayrılıktır.

Filhakika Şiirin lisana olan tasarrufu, nesrin ve konuşmanın tasarrufundan çok başkadır. Berikilerde sırf delalet ettikleri uzak, yakın manaları için kullanılan kelime, şiire büsbütün başka hususiyetleri için girer. O artık şiirde yalnız kamusda mevcut falan veya filan manaların sahibi olan kelime değil, bir haleti ruhiyenin malzemesini kendinde bulmuş olduğu bir sanat malzemesidir ki, içine gireceği terkipte kemiyeti ile beraber keyfiyetini de kullanacaktır. Ahengi, telkin kudreti, ses şekli, rengi ile o, sanatın nizamında kah bir ham boya parçası, kah renkli bir mozaik taşı ve kah bir ses ve çok def’a bütün bunların hepsi birden olacaktır. Aynı zamanda konuşma ve nesre usulünü veren, lisanın bütün sanatını tanzim ve idare eden, mananın hükmünü süren nahiv, şiirde çok def’a tanımadığı bir teşekküle seyirci vaziyetinde kalır. Çünkü şiirde bir layete gayyer ve sadece lisanın vuzuh ihtiyaçlarından gelmiş bir kanuna göre dizilen kelimelerin dünyasından çıkarız; bu büsbütün başka bir nizamın yanyana getirdiği gizli kıymetleri birbirini tamamlayan parçalar alemine gireriz.

Bu alemde ne konuşmanın girintili çıkıntılı serpintiler halinde tedailerimizin seyrini takip eden ve istediğini elde etmek için jestlerden, ses değişikliklerinden, yüz ifadesinden istifadeye mecbur olan natamam parçaları ve ne de nesrin gittikçe genişleyen ve müteaddit kollar halinde sevkedilen bir kıt’a gibi muayyen neticeye yürüyen inkişafı vardır. Bu birbirine kilitlenmiş bir Roma lejyonu, tesadüflerin karanlığıyla döğüşe döğüse ilerleyen bir küldür ki, bozulmayan nizamı, hareketini sükûnet ve mutlak sükûnetini bir hareket gibi gösterir. Bu nizamda her şey müsait hareketlerle bir tek gayeye varmak ister ki, o da başka sanatların çizgi, hacim veya sesle elde ettikleri faidesiz alakayı uyandırmaktır.

Bu alakada, aklın, hikmetin, büyük mefkûrenin ve küçük insani zaafların hiç bir hakkı yoktur. O hepimizin tabii olarak mücehhez bulunduğumuz teessür cihazım tahrik etmeyi düşünmez. Onun içindir ki, şiir, tesirini konuşma ve nesir gibi kaba manasıyle mana ve vuzuh ile yapmaz. Bununla beraber şurasını tasrih edelim ki, bu sözlerle şiirde mana yoktur demek istemiyoruz. Sözü sanatta sadece bir musiki kıymeti gibi kullanmak belki bir hayal olarak birkaç müstesna fıtratı bir an için okşamıştır. Fakat onların tecrübeleri bize bu arzuyu nasıl bir imkansızlığın karşıladığını daha pek yakın zamanlarda gösterdi.

Şiirde mana vardır, fakat bu mana nesrin ve konuşmanın manası değildir; ve asıl kıymet onda değil, Şiirin manevi benliğini yapan havasındadır. Birbiriyle irtibatı olmayan rüyet ve düşünce parçalarını, hissin ve hayalin bütün dağınık unsurlarını kendi içinde ve bir vahdet halinde toplayan, işte asıl bu havadadır. Mana bu havaya, tıpkı sesle melodi gibi refakat eder. Aksini nasıl kabul edebiliriz ki, şiirdeki bu mana sadece söz veya nesirde ancak tali ve tezyini bir kuvvet mahiyetinde kullanılan imajların birbirini takibinden ibarettir.

Şiire asıl sihrini veren bu bahsettiğimiz havadır. Buna İstersek Şiirin musikisi de diyebiliriz. Yalnız bu tabiri kullanırsak bir ruh haletinin gölgeli havasının lisana naklinden ibaret olan ve kolaylıkla hiç bir asla irca edilemeyen seyyal bir halitayı, hiç olmazsa zahiren bir tek hassamıza ait olan bir kelime ile tayin etmek tehlikesi vardır.

Bütün kuvvetini ve tesir kabiliyetini, velhasıl mükemmeliyetini doğuran her şeyi sanatın lisanından alan bu havanın kelime ile, imajla olan münasebeti bir peyzajın veya bir odanın ışıkla olan münasebeti gibidir. Nasıl bir odanın içindeki eşya, ayna ve dolaplar, sedir, kitaplar, her şey ruhumuza itiyatlarını veren asıl izafi varlıklarını perdelerden süzülen veya lambadan dökülen ışıkta bulursa ve bütün bu kapalı mahremiyet o aydınlığın vaziyet, kuvvet ve cinsine göre ruh ve manzarasını değiştirirse, söz veya fikrin unsurları da bu havanın öylece ihtiyarına tabidir. Ufak bir ışık değişikliği eşyayı nasıl bir vehim, bir gölge ve bazen bir korku haline indirir, buutları değiştirirse, bu hava da kelimelerin ve imajların üzerine öylece tesir eder. Işığı büsbütün kaldırın, o zaman itiyatların kapalı zarfı olan odanın yerini münferit ve dağınık yaşayan eşya alır ve bütün bu değişikliklere sebep küçücük bir zarf içinde yanan esansın yokluğu yahut derecesidir. Çünkü o, bu ayrı ayrı parçaları içinde birleştiren, bir kül halinde toplayan alaka idi. Uzaklık, yakınlık, bin türlü izafiyet hep ondan geliyordu. Onu kaldırınca bir terkip en canlı noktasından, alakasından ihlal edildi ve oranın yerini teker teker ve ancak aramakla bulunacak eşya aldı.

Şiir de böyledir. Onu yapan havayı kaldırınız, elinizde lûgata iadesini bekleyen bir yığın kelime ile birkaç hayal kırıntısı kalır. Asıl olan bu hava sanatkardaki ruhi vaziyetin lisana naklinden başka bir şey değildir ve bunu yapan da sanatın nizamı ve sanatkarın çalışma kudretidir. Onun için bir Şiirin mucizesini onun dışında aramak, bir uzviyeti zihayat kılan müessiri kendi haricinde aramağa benzer. Yaşıyorsam, uzviyetimi teşkil eden ecza arasında tam bir irtibat ve ahenk mevcut olduğu için vücut dediğimiz bu mudil makinenin her parçasının bende birbirini tekzip etmeden, birbirini kaybetmeden ve bir an için İstikballerini düşünmeden çalıştıkları için yaşıyorum. Niçin benim eserim benden ayrı olacak. Bu sari hava, bu seyyal ruh vücudum gibi birbirini tutan, birbirini tamamlayan, hakiki varlıklarını, güzelliklerini birbirinden bulan cüz’ülerin, kelimelerin, şekillerin terkibinden doğmuştur. Bu en ufak parçasından en hakim fikrine kadar hepsini birbirine tabi cüz’ülerin yaptığı mükemmeliyetin manasıdır.

Bu şekli kırın, bu nizamı bozun, hatta sadece bu' mısraları yanyana getirin, sarf ve nahvi gözetin ve mananın mübhemiyetini tamamlayın, bu cazibe, bu sihir ölmüştür.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült