Edebiyat

 

Şiddet Solumuş Bir Kuşağın Öykücüsü Olmak

Ahmet Yıldız

Edebiyatta kuşaklardan söz etmek ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Knut Hamsun’un, Artur Conan Doyle’un 1859, O. Henry’nin 1862, Çehov’un 1860 yılında doğmuş olmaları onları bir kuşak olarak algılamayı aklımıza bile getirmez. Ne var ki ülkemiz için bu kuşak tanımı ya da böyle bir sınıflandırma ve tarihselleştirme sanırım uygun düşüyor. Çünkü bizde her on yıl, belki de her beş yıl, bir kaymanın, eskinin aleyhine olarak bulanık bir kopuşun ve her şeye yeniden başlamanın ve yeni bir miladın adı oluyor. Bu tarihsel bir gerçeklik, 5060 arasını, birkaç Don Kişot’un mücadelesini seyreden bir toplumun trajedisi olarak oluşan bir birikim dönemi, 6070 arasını ise bambaşka bir süreç, özgürlüklerin sonsuzluğu ve aklın kıyısından bile geçen düşüncelerin bağırarak söylenebildiği kıpır kıpır, coşkulu bir aydınlık olarak tanımlayabiliriz. Bu yılların ortak yanı, şairlerin ve öykücülerin, romancıların bu sürecin bizzat içinde olmaları, bu anaforla pişip yoğrulmaları ve herkesin de geriye cesaretle dönüp bakabilmeleriydi.

Ama yıllar sonra, edebiyat tarihçileri 80’li yıllarda yazılıp çizilenlere baktığında bir tarihsel izdüşümü yakalayamayacaklar, bir renk, koku bulamayacaklar. 80’li yıllara egemen bir şiiri ya da anlatı bulamacıyla yoğrulmuş öyküsünü on yıllar sonra okuyanlar onlara bir tarihsel ad bulamayacaklar. Ülke tarihinin birden yok edildiğini, her ev ve ailede, her bireyde derin acılar ve kaos yaşanırken konak nostaljisi üreten romanlar okunduğunu, herkesin kapılarını kilitleyip odalarına çekildiğini ve her şeyi yeniden tanımlamaya, hatta şiiri bile öldürmediğini, elliye yakın darağacının bu ülkenin cezaevi avlularının sabahında çatırdamadığını, iki yüz küsur kişinin intihar etmek için emniyetin beşinci katlarını bu ülkede tercih etmediğini yazmak zorunda kalacaklar. Gerçekte kendi kişisel yaşamına bile yabancı yazarları ve "cin gibi bir zeka"ya sahip, "kendi kanını emen kara kuşaklar" diye övülen şairleri yazmak zorunda kalacaklar. Öykünün ve bu yıllarda ne kadar şamata koparmış olursa olsun şiirin bile kendini devre dışı bıraktığını, sözcük oyunlarıyla dolu bir poetikanın çerçevesi içinde kapalı bir devrede, kendi çalıp söylediğini yazacaklar.

Ancak yaşam bütünsel, sıkıştırılmış bir süreçtir. Kaçma olanağımız yoktur. Eagleton’un dediği gibi edebiyat hiçbir zaman saf değildir ve "80’li yıllar kuşağı" birçok kazanıma sahiptir. Odalarına kaçan ve belki de politikanın baskısından uzaklaşan, yalnızlaşan yazar ve şairlerimizin okuma ve düşünme tartışma değil süreçleri için önlerinde, kimsenin sorup uğramadığı oldukça geniş yıllar bulduklarını ve bunu tepe tepe ve olumlu bir anlamda kullandıklarını düşünüyorum. Özellikle öykü ve romanda Latin Amerika Edebiyatı’nda yapılan yoğun çevirilerin, örneğin Borges, Marquez, Cortazar çevirilerinin, teknik anlamda ve yaşama, eşyalara, zamana bakışta öykücülerimize derin etkiler ve yeni bakış açıları sunduğunu sanıyorum. Özellikle Mahir Öztaş’ın, Murathan Mungan’nı bu etkileri kendi tarihsel kimliğimizle iyi yoğruldukları kanısındayım. Son yıllarda Orta Avrupa kısa öykülerinin yayımlanması, edebiyat kuramı alanında ise Kağanın Estetik'inin yeniden basımı, Eaglaton çevirileri oldukça yardımcı oldu. Bu ülke edebiyatının tek eksik yanının, felsefi içeriğinin doldurulması gündeme geldi. Yazma eyleminin sosyolojik boyutunun hep ön planda olduğu ülkemiz edebiyat ürünlerinde felsefe anımsandı ve eşyalar, olaylar, sözcükler için dikine düşünceler üretilmeye başlandı. Kadın öykücülerimizin etkisi; feminist söylem, erkeklerin susturulduğu bir dönemi iyi değerlendirdi. Teknik ve düşünsel planda yepyeni zenginlikler biriktirildi.

Bu yıllarda özel olarak öykünün hırpalandığını ve gerekli itibarı görmediğini söylemek zorundayım. Bunun nedeni biraz da öykü yazan arkadaşların kendi aralarında bir iletişimden ve aslında her şeye egemen olan "cemaat" ruhundan uzak olmalarıydı. Yürekli kıpırtılar her zaman oldu. Erendiz Atasu, Ahmet Çakır (şimdilerde spor yazarlığını tercih ediyor), Hakan Şenocak, Özcan Karabulut gibi ve onlarca mütevazi arkadaşımız gibi... Hiçbir zaman öyküden vazgeçmemiş Muzaffer Buyrukçu gibi...

İki binli yıllara yaklaşmışken artık bütün teknik ve düşünsel donanımım tamamlayan edebiyatımız yeniden bu topraklara dönecek. İşte o zaman iki yüz yıllık tarihlerini kullanarak, kendi felsefelerini de katarak Batı’nın yazma tekniklerini iyi kavrayarak, diğer dillere çeviriye önem vererek edebiyatlarını bütün dünyaya egemen kılmayı başaran Latin Amerika Edebiyatı bu başarısını yakalayamamız için bir neden kalmayacak.

Öykünün iki binli yılların yazın türü olacağına inanıyorum. Elektronik, mekanik dünyanın yumuşak ruhları için ayırdığı kısacık anlarda, metrolarda okumaya en uygun türün öykü olduğunu şimdiden görüyorum. Okuyanın üzerinde etkileyici ve bitirilebilir duygusu taşıması zamanı kullanmayı bilen insanların talebini çoğaltacak. 1860 doğumluların (Knut Hamsun, Herman Hesse, Maksim Gorki, Franz Kafka vd.), 1960 doğumlularda yeniden dirileceğini ve öykünün yüzyılımızın başındaki itibar ve kullanım yoğunluğuna, etkisine yeni yüzyılın başında da ulaşacağına gönülden inanıyorum. Bütün bunların metro yapılmadan metro şairi olmakla değil, bizim insanımıza, bizim toprağımıza, onun binlerce yıllık uygarlığına, şöyle yirmi yıllık tarih ve olay zenginliği bile yeterli ve bir yazar için çok maceralı olduğuna inandığım bugününe ve maceralı olacağını sandığım geleceğine dönerek başarılacağı kanısındayım.

Ülkemizin sürekli bir şiddeti yaşadığına inanıyorum. Bu, kaba, doğulu, ilkel, dilsel ve bedensel bir şiddet. Açlıkla, baskıyla, eğitimsizlikle, saygısızlıkla, insan yaşamının değersizliğiyle tezahür ediyor. Böyle bir şiddet ortamında yumuşak, dişil, insanı bayıltan, mırıldanan bir anlatı dilinin dışına çıkmayı deniyorum. 1988’de yayımlanan Üçlü Kavşak adlı öykü kitabım ve yeni bitirdiğim Kadın ve Boğa adlı kitabımdaki öykülere egemen olan şiddet ve öykü diliminin sertliğini de buna bağlıyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült